|
29 Nisan
2009 |
Dün Almanya’dan
gelen Aliseydi KARAKAŞ (Albay) beni arasın demiş. Bende akşam
yürüyüşünde, Aşağı Tenci yolu üzerinde iken aradım. Evde cep
telefonları sinyali düşük olduğundan oralarda aradım. Hava
rüzgârlı idi. Aradığımda sesin cazırtılı gelmesi üzerine, şimdi
kapatayım, daha müsait olan az ilerde arayayım dedim. Ben
kapattım. Birkaç adım atmadan kendisi aradı. Yaklaşık yarım saat
konuştuk.
Almanya
ziyaretinden oldukça memnun ayrılmış. Gördüğü ilgi ve alakadan
oldukça memnun. Bütün Fethiyelileri teşekkürle anıyor. Bu
ziyaretle ilgili hoş ve güzel cümleler kuruyor. Ardından benimle
ilgili konuyu açtı.
“Adaş, beni
kardeşin bil ve şimdi konuşacaklarımı senin yararını düşünerek
ve inanarak söylediğimi ve seninde bunu böyle anlayacağından
emin olarak söylüyorum,”dedi. Bende, “hiç şüphem yok,” dedim.
Konuşmaya başladı, ben dinledim… Kimseye yağ çekmem; fakat
konuşmaları belli bir seviyeyi temsil ediyordu. Sonra karşılıklı
konuştuk. Sonuçta, söylemesi gerekeni özetledi.
Almanya’daki
arkadaşlarla ve başkanla seninle ilgili konuştuk ve senin
çalışmana ve internette de söyle bir cümle yazmanın yeni bir
başlangıç için doğru ve gerekli olacağını düşündük. Makul bir
özür cümlesi de oluşturmuştu kafasında, bana söyledi. Aliseydi
abinin özür cümle önerisi daha dikkatle kurulmuştu. Sonuç
itibari ile benzer bir cümle internette yazılı dedim.
Öyleyse dedi,
Fethiyelilere hitaben şöyle şöyle birkaç satır yaz dedi.
Söyledikleri zaten benim duygu ve düşüncelerimin sanki tercümesi
idi. Bende geçen 23 Nisan bayramında çektiğim iki resim ile ve
geçmişte şimdiki gibi benzer bir durum yaşandığında,
www.malatya-fethiye.org sitesindeki iki mesajı
örneklendirerek söyleyeceklerimi söylemek istedim.
Bahsi geçen
siteye biri farklı bir rumuzla benim lehime olumlu bir cümle
kurmuştu. Buna karşılık Almanya’daki bir başka Fethiyelide
“zaten birinden zorunan kurtulduk, birde sen mi çıktın,” diye
yazmıştı. Sitede bana yasak getirilmesini kastediyordu.
O kişiyle aynı
soy adda bir arkadaşıma bu kim dedim. O da falanın oğlu, filanın
torunu dedi… Bu genç ile hiç karşılaşmamıştım. Bu gencin babası,
dedesi, amcaları hatta aynı soy addan olan bütün sülalesi benim
bulunduğum bir masaya yaklaşacak olsa gülerek önlerinden kalkıp,
hoş geldin dediğim ve diyeceğim bir ailenin çocuğu idi. O beni
Fethiye’deki siyasette falancı, kendisini de filancı olarak
gördüğünden böyle bir tepki gösteriyordu. Burada yaşananların
binlerce km. uzaktaki Fethiyeliler üzerinde ne gibi etki
yaptığına açık örnek teşkil ediyordu bu. Buna çok üzüldüm.
İkinci örnek 23 Nisan’da çektiğim ve aşağıya koyacağım iki
resimle ilgilidir. Aliseydi abime de aşağıdaki konudan bahsettim.
Resimlerden
biri Gülser abla. Ben resim çekerken bana doğru gülerek bakıyor.
İkinci resim, Elif bacı(Başkanın annesi)nın. Ben yaklaştıkça
yüzü asılıyor ve başını belli belirsiz başka yöne çeviriyor. Bu
tavır duyduğum en kötü sözlerden daha ağır geldi bana. Elif bacı
beni dövse idi bu kadar incinmez üzülmezdim…
Elif bacı, beş
altı
yıl önce bize Gülser abla gibi bakıyordu. Bizde onlara. Şimdi
karşılaşınca yüz çevirir duruma gelmekteyiz…
Bulunduğumuz bu
noktada kim yada ney kazandı? Bu yaşananlardan başkan, ben,
belediye, Fethiye halkı, vatan, millet… bir şey kazandı mı?
Kimse kazanamadı; bu bir başarı mıdır? Değil. Böyle gidince
kayıp hanelerine birkaç çarpı daha atacaksak, sorun yada çözüm
nerede, veya bunları ne yönde aramalıyız?
Sosyal
ilişkilerde, bir insanın kafasından geçen her şey kural olamaz.
Ancak bu büyük yapının(sosyal kuralın) dar hareket alanının
müsaade ettiği boyutta olabilir. İnançlar ve ideolojiler,
toplumsal yasalar vb. bireyin toplumla ilgili ilişkilerine ait
üst, birey üstü haritalar, modeller sunar. Düzen böyle sağlanır;
büyük haritayı ret eden anlayışlar ise anarşinin kaynağına
dönüşür.
Mesela: bir suç
iddiası varsa, hâkimler bir bakalım der kanun kitaplarını açar.
Dine dair bir sorun oluşursa din adamları, muhataplar diyelim
Müslüman’sa, Kuran-ı ve Hadis kitaplarını açar; İdeolojilere
aitse, sağın solun bilinen kalıbını oluşturan sosyoloğ ve bu
alandaki içtihatlarına bakarsın… Bak, sen böyle böyle diyorsun;
ama kuram, kitap, dünyada yaşanan durum böyle böyle der, bunları birey
üstü toplumun çoğunluğunun kabul etiği üst ve ortak bir cetvele
göre ölçer, çizer ve terazide tartasın… Denir ya “Şeriatın
kestiği parmak acımaz.” Çoğunluğun yasası esas olduğundan böyle
söylenir ve bu da böyle kabul görür... Bu yasa her zaman dört
dörtlük doğruyu da içermeyebilir. Ama keyfilikten daha iyidir.
Sorun doğru,
iyi, güzel; başarı, kazanç… kavramlarından farklı şeyler
anlamamızdan ve birey üstü ilke ve değerleri yeterince dikkate
almamamızdandır. Çözümse, ortak bir cetvel ve ortak bir tartıyı
ölçü birimi kabul etmemiz ve ona uygun yaşamamızdadır. Bu ortak
ölçü birimi, bu günün ve yarinin evrensel değerlerinden
yuğrulmuş bir alaşımdan olmalı.
Yıkmak, kırıp dökmek ve çatık
kaşların vesilesi olmak kolaydır. Fakat, zor olan ve insana
yakışansa, kendine Gülser ablanın gülen bakışlarıyla bakmasını
sağlamak ve bunu muhafaza etmektir.
Çözümüm formülü
çoğu zaman basittir; fakat uygulanması ise zordur… Kendimizi ve
kendi dışımızdakini aynı şeye layık görmek... Yunus Emre’ni deyişi
ile “kendini ne sanırisen, ayruğuda öyle say”
Bütün insanlık
bir bedenin uzuvları gibidir. Neresinde bir rahatsızlık
oluşursa, bütün bedende acı hissedilir.
Altı yıldır
yaşanan bu olaylardan dolayı, ne kadar üzgün, mahcup ve kendimi
kötü hissettiğimi bilemezsiniz. Bütün bunlar yaşanmayabilirdi...
Kimsenin kazanamadığı ve başarıdan bahsedilmesinin mümkün
olmadığı bir kavgaydı
bu yaşananlar. Geriye dönüp baktığımda, insan ilişkilerinden
ibaret harabeler görüyorum. Keşke yaşanmasaydı ve
yaşanmasa! Keşke güzelikleri paylaşabilseydik; fakat bunu
şimdilik başaramadık. Ama benim ebedi hedefim bu...
Başa Dön |
|
|
29 Nisan
2009 |

Geçen akşam Hakka
yürüyen Avades ALTUN'un halası merhume Hayriye'ye ablaya Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı
dileriz.
***
Bu gün Hakka
yürüyen Turab EROĞLU'nun yeğeni merhum Hüseyin EROĞLU'na Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı
dileriz.
Merhum Hüseyin EROĞLU
kırkbeş yaşlarında ve İstanbul'da imiş. Turap abi bu öğlen sonu
İstanbul'a gitti. Turab abi bildiğim kadarıyla, soy adı ÇAĞLAR
ve Dindaroğulları'nın yakın akrabası.
|
|
|
28 Nisan
2009 |

Geçen hafta Hakka
yürüyen Hikmet YİĞİT'e Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı
dileriz.
Merhumun
naaş'ı Almanya'dan getirilip, Malatya şehir Mezarlığında bu gün defin
edilecek.
|
|
|
27 Nisan
2009 |
Nigar ASLAN(Satı Erol'un kızı) safra kesesinden ameliyat oldu.
İbrahim KIZILDERE prostattan ameliyat oldu.
Erdi ASLAN, parmaklarından ameliyat oldu.(Erdi futbol oyunda
kaleci içiş. Gevşek durunca atılan top bir kaç parmağını
kırmıştı.)
Hamza ÇAĞLAR(Derdiyokların eniştesi) hastanede yatıyor. Durumu
bitkisel hayat imiş.
Zehra
AKKOYUN, araştırma hastanesinde yatıyor. Son iki hasta(Hamza
ÇAĞLAR ile Zehra AKKOYUN)nın durumu, oldukça ciddi.
Hastalarımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.
Yabani ve niteliği bilinmeyen mantar yemeden Mehmet AÇIKGÖZ,
Oktay AYDOĞAN, Haydar AĞKILINÇ ile Siyam YILMAZ zehirlenme riski
geçirdiler ve zamanında müdahale ile bu riski atlattılar. Geçmiş
olsun.(Son haberin kaynağı Zeki ASLAN)
Başa Dön |
|
|
25 Nisan
2009 |

Bu gün Nazife
ile Cumali'nin Nisanı yapıldı. Kız evi Malatya Battalgazi'de
idi. Yol boyu başka resimlerde çekip ilave ettim.
Çiftler ömür boyu mutluluklar dileriz.
Gelin
adayı, Hasan İBİŞ'in torunu.
|
|
|
24 Nisan
2009 |
Küçük
Mehmet’le babası bir vadinin yamacında yürürken, küçük Mehmet
bir an boş bulunur, ayağı kayar ve düşer. Mehmet’in ayağını taş
yaralayınca Mehmet “üf… kahrolası … Nefret ediyorum senden, diye
bir çığlık atar…” Dağdan bir ses yankılanır: “üf… kahrolası…
Nefret ediyorum senden,” diye. Bunun üzerine küçük Mehmet,
dudağını sarkıtır ve yakınan bir üslupla babasına dönerek dağ
bana: “üf… kahrolası… Nefret ediyorum senden,” dedi der.
Babası
dağa döner: “küçük Mehmet’i seviyorum… yaşasın!”der. Dağdan
babasına: “küçük Mehmet’i seviyorum… yaşasın!” diyen bir ses
yankılanır.
Bundan
sonra babası küçük Mehmet’e: “Hayat bu dağ gibidir oğlum, hayata
duymak istediğin sözleri söyle, biçmek istediğin tohumu ek,
görmek istediğin güzellikte ol… der.”
***
Belediyenin yeni kurulduğu yıllardı; muhtemelen 2000 yılı. Eski
adı muhtarlık yeni adı belediye olan binanın önünde öylesine
ayakta beklerken, bir ağabeyimiz Safı ağabeyinin muhtarlık
dönemine ait bir anısını anlatmaya başladı. Bir gün,
filan(diyelim Aliseydi-ismini bilerek yazmıyorm) dedi, şur dan geçerken
Safı, “ Aliseydi kirve bir dakika gelir misin?” Dedi. O da
diklenerek, “şimdi işim var, başka zaman ,” deyip; çekip gitti,
dedi. Bu abi, “bizim oğlan olacaktı ki…” dedi.
Hikâyeyi anlatanda, su borcunun geciktirmiş yoldan geçen zatta,
aynı kuşağın insanı. Devlet dairesine borcu olan, bu nezakette
bir talep karşısında dahi kabalık yapan vatandaşa; “bizim oğlan
olacaktı ki, seninde, işinin de deyip, iki tane çeke,”diyen bir
yolu salık veriyordu. Oysaki devlet vatandaş arasındaki
ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmek ve onu uygulamak
için kâhin olmaya gerek yoktu… Okuduğunuz gibi, yıllar gelir
geçer; birinin ismi açıkça yazılır; diğeri, öneride bulunanın
ismi gizlenmek zorunda kalınır. Çünkü, isminden bahsedilmesini,
bir utanma ve öfke vesilesi olarak alır, bahsettiğim zat, yada
benzer anlayıştakiler.
Oysaki
ben insanın dağa, isminin daha gür bir sesle yankılanacağı
şeyler söylemesini ister ve beklerim. Kedinin fare tutması yada
farenin kediden sakınması; kuşun uçmayı, balığın yüzmesini
öğrenmesi için, kimseye ihtiyacı yoktur. Genlerinde kurulmuş
olan içgüdüde saklıdır. Otomatik meydana çıkar…
Fakat,
insanın değişen dünyayla uyumlu bir sosyal ilişki geliştirmesi,
otomatik oluşmuyor, büyük emek ve zaman istiyor… Med cezirler,
dalgalanmalar, zik zaklar, kırıp dökmeler… sonucu her gün bu
uyum sürecine bir kor tuğla koyarak ilerliyor ve ya eksilterek
geriliyor insanlık…
Farklılıklara saygı ise, bireye ayna tutup onlardan feyiz alarak
bireyin ve sonuçta insanlığın gelişmesine katkı sağlıyor.
Dağa
bağırışımızda referansımız mı ne olacak? Çağı iyi okumaya
çalışmak ve ona uygun şeyler bağırmak...
Bir
haftadır bizim gündemimiz, Kutlu Doğum Haftası ile benim işten
kovulmam meşgul ediyordu… Ülkenin önemli maddelerinin başında
ise Genel Kurmay Başkanının yaptığı konuşma geliyordu.
Demokrasilerde, askerin siyasi demeç vermesi hoş karşılanmaz ve
bu demokratikte değildir; fakat buna rağmen yapılan konuşma
geçmişe rağmen bir ilerleme işareti gibi gözüküyor.
Genel
Kurmay Başkanı tarihinde ilk olabilecek birkaç çok önemli söz
söyledi. “Teröristte nihayetin de insandır…” “PKK’lıların
dağdan indirilmesi için yasal düzenleme yapılmalı. Af…”
“Türkiye Halkı..” ““Atatürkçü
Düşünce Sistemi” adı verdiği Kemalizm’i, “Ne yapılacağını
anlatan bir ideoloji değildir. Akla ve bilime dayanarak nasıl
karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür…” gibi.
Daha dün(üç yıl önce) dağda öldürülen PKK’lıya “rahmetli” diyen
Güneş Tv’yi üç gün kapatan bir ülkenin Genel Kurmay Başkanı
söylüyor bu sözleri. Genel Kurmay başkanının Max Weber’den,
Montesquo’dan alıntılar yaptığı bir ülkede, ismini yazmadığım
ağabeyin bir muhtardan beklediği Ortaçağ kalıntısı bir ağalık
zihniyeti ile “bizim oğlan olacaktı ki, seninde, işinin de
deyip, iki tane çeke,”diyen anlayışı ile Dağa bağırmak, çağı
okuyamamaktır.
Beldemizde yaşanan son bir haftalık olay sonunda; belediye
başkanı ile aramızda, ilişkileri kopma noktasına yaklaştıran bir
gerilim, dalgalanma… yaşandı.
Bize
yakıştırmamamız gereken şeyler duyduk dağdan… Fakat, henüz olmuş
bitmiş ve telafisi ve kontrolü imkansız bir noktada değiliz.
Çivi çıkar izi kalır; ama bize, Fethiyeliye dahası insana
yakışır şeyler duyacağımız sözler söyleyebiliriz, dağa…
a.s.
Not:
795 Nolu mesaj yazıldığı gün ben Malatya’da idim. Malatya’dan
saat üç civarında geldim. Henüz oturmadan, Ziyaretçi Defterine
bir göz attım. Bahsi geçen mesajı görünce kızdım. Çünkü, ondan
öncede bir mesajını tamamen silmiştim ve şimdilik senin müdahil
olmanı gerektirecek bir şey yok demiş, birkaç kez uyarmıştım
onu. Buna rağmen yazmış. Mesajın başlığından niyetini anladım
ve tamamını dahi okumadan sildim. Telefon edip kendisine de
kızdık. Kimseden yazı siparişi etmedim. Fakat bu benzetmek
gerekirse, kibriti çakmak gibi bir şeydir. Kibriti çakmak bir
bakıma daha kolay; fakat, çıkacak yangını kontrol edebilmek çoğu
zaman zordur. Bu da öyle bir şey.
|
|
|
23 Nisan
2009 |
Bu gün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, İlk Öğretim
Okulumuzda coşkuyla kutlandı. Öğretmenler, bu etkinlik için
bayağı emek harcamışlar. Öğretmen ve öğrencilerimize bu etkinlik
için teşekkür ederiz.
|
|
|
22 Nisan
2009 |

Dün akşam
Cumali MERCANOĞLU ile Nazife'nin sözü alındı. Gelenek gereği
Allahın emrini, oraya davet edilmiş olan bir dede andı.
Edep erkan dedi. Bulunanlar diz çöktü. Diğer makine elimde
olsaydı, kapasitesi kadar dedenin söylediklerini kayda alırdım.
Bu hafta
nişanı yapılacak. Çiftler ömür boyu mutluluklar dileriz.
Gelin
adayı, Hasan İBİŞ'in torunu.
|
|
|
20 Nisan
2009 |
Eski bir Çin
hikâyesidir.
Köyün birinde yaşlı bir adam yaşarmış. Çok
fakirmiş ama Kralın bile kıskandığı bir ata sahipmiş. Kral bu at
için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama
adam satmaya yanaşmamış. “’Bu at, bir at değil benim için; bir
dost, insan dostunu satar mı?’’ demiş.
Bir sabah kalkmışlar ki at yok! Köylü
ihtiyarın başına toplanmış. “’Seni ihtiyar bunak, bu atı sana
bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün
sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne atın,’’
demiş. İhtiyar: ‘’Sadece ‘at kayıp’ deyin, çünkü gerçek sadece
bu. Ötesi sizin yorumunuz. Atının kaybolması bir talihsizlik mi,
yoksa şans mı bunu henüz bilemiyoruz.’’demiş.
Köylüler ihtiyara kahkahayla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden, bir gece ansızın at dönmüş. Meğerse
çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki
12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp
ihtiyardan özür dilemişler. ‘Tamam’’ demişler, ’sen haklı
çıktın. Atının kaybolması bi talihsizlik değil adeta bir devlet
kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.’’
"karar vermek için gene acele
ediyorsunuz’’ demiş ihtiyar. “’sadece atın geri döndüğünü
söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne
getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci
cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl
fikir yürütebilirsiniz?’’
Köylüler bu defa açıkça bu
ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden, ‘’bu adam sahiden
budala’’ diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, ihtiyarın tek oğlu vahşi
atları terbiye etmeye çalışırken attan düşmüş ve bacağını
kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun bi süre yatakta
kalacakmış.
Köylüler gene gelmiş ihtiyara. ‘’bir kez daha
haklı çıktın’’ demişler. ‘’ bu atlar yüzünden tek oğlun uzun
süre bacağını kullanamayacak. Sana bakacak başkası da yok. Şimdi
eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.’’
İhtiyar. “Siz erken karar
verme hastalığına tutulmuşsunuz.’’ Diye cevap vermiş.’’ O kadar
acele etmeyin oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin
yorumunuz, sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar
halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını size asla
bildirilmez’’
Birkaç hafta sonra düşmanlar kat kat büyük
bir orduyla saldırmış.
Kral son bir ümitle eli silah
tutan herkesi askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın
kırık bacaklı oğlu hariç bütün gençleri askere almışlar! Köyü
matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş. Giden
gençlerin öleceği ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler gene ihtiyara gelmişler.’’gene haklı
olduğun kanıtlandı’’ demişler. ‘’oğlunun bacağı kırık ama hiç
değilse yanında. Oysa bizimkiler hiç dönmeyecekler. Oğlunun
bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer’’
‘’siz erken karar vermeye
devam edin’’ demiş ihtiyar. ‘’ oysa gelecekte ne olacağını kimse
bilmez. Bilinen tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler
askerde… Bunların hangisinin şanssızlık olduğunu kim bilebilir
ki?’’
***
Aldı beni götürdüler asmaya
Gözlerimden ışığımı kısmaya
Yarınlardan umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür
Memleketten umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür
Seyduna
Teşekkür ederim; kokuşmamış, bozulmamış hala gül gibi buram
buram özgürlük, adalet, hak, vicdan, haysiyet, şeref, aydınlık
bir zihniyet ve gönül zenginliği… kokan, yaşamdan yana
Fethiyelilere…
Lut Peygamberin
kavmini ilhak etmeye karar veren Tanrı:Abraham(İbrahim)
Peygambere
“ bu ümmeten on tane dahi inanmış kalmışsa, ilhak etmeyeceğim,”
der… Sodom ve Gommara, "on" tane inanan dahi kalmadığı için ilhak
edilir.
Ne mutlu bizlere ki, “padişahın
hazinesine
karşılık dahi, insan hiç dostunu satar mı,” diyen, dostluğu
insanlıktan teşekkül, onlarca ümit vadeden Fethiyeli
var…
Bulunduğumuz bu an bir talihsizlik mi, yoksa
şans mı bunu henüz bilemiyoruz... Fakat, güzel günler görmeyi
ümit ediyoruz!
a.s.
Not:
Yukarıdaki hikâyenin farklı bir versiyonunu Ahmet ALTAN’in bir
makalesinde okumuştum. Fakat, bu versiyonu ise Mümin SEKMAN’ın
“Her Şey Seninle Başlar” isimli kitabından aldım.
Başa Dön |
|
|
19 Nisan
2009 |
Bu gün,
Abdal Musa Lokması yapıldı. Lokmaya katkı sağlayan
beldemiz halkının eline sağlık, dileğinin kabul olmasını
dileriz.
|
|
|
18 Nisan
2009 |
Bu gün
saat 12:00'de Merhume (Seloğ)Selver KORYÜREK'in kırkı yapıldı.
Merhumeye tanrıdan
rahmet, kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.
Başa Dön |
|
|
15 Nisan
2009 |
Hele ki
Yassı Adamız Yok...
Bu benim
belediyeden dördüncü, kovuluş(sürülüş)üm. Dördüncü sürülüşümün,
bu gün birinci günü tamamlandı. Yassı adamız yoktu, bende
evdeyim.
Muhtar olmak, belediye başkanı... olmak. İdareci olmaktır.
İdareci olmak; sen, ben o, bu, şunun yapabileceği hatalar,
yanlışlar, taşkınlıklar ve yarattıkları sorunlar...vb karşısında
daha soğukkanlı, ileri ve engin görüşlü, çağın ve
geleneklerin gereğine uygun çözümler üretebilmek, vasat insanın
kırıp döktüklerini onarmak ve hatta meydana çıkmadan önlemek,
çözmektir. Sorun değil, çözüm makamıdır orası.
Yazıhan
Belediyesinin Başkatibi Erdoğan; geçen seçimde (2004)görevinden
istifa etti. CHP'den seçime girdi. Seçim proboğandasını yaptı.
Kazanamadı. Tekrar görevine döndü ve AKP li belediye
başkanının yanında memur olarak çalışmakta. Erdoğan'ı birkaç kez
belediye başkanının bulunduğu mekanda bacak bacak üzerine atmış
halde gördüm. Fakat, benim yaşadıklarımın hiç biri orada
yaşanmadı.
Benim işimi yapan
muhasebecinin maaşı diğer belediyelerde bin dört yüze yakın. Benim dönemimden beri
çalışan işçinin ücreti yine yıllık ortalama bindörtyüze yakın.
Altı aylığına Yazıhan belediyesinde çalışan geçici işçilerin
maaşı 750-800 arası. Benim maaşım 796.00.TL
2004 mart
ayındaki maaşım vergi iadesi ile:635.00.tl. Bu gün, 785,00.ytl.
2004 yılı
Mart ayında belediye başkanı maaşı:1.170,00.TL
2009 yılı
Mart Ayında Belediye Başkanının maaşı: 3.277,00.tl, Ocak ayında
3.490,00 civarı idi.
Benim
işimi yapan, benim kadar kıdemli işçi Yazıhan'da, Durucasu'da,
şurada, yada orada şu kadar maaş alıyor desem: başkan
başka yeri
burayla karıştırma. Burası Fethiye. Burada ben varım
diyor.
Burası
kendi belediyeniz, fedakarlık yapmanız lazım. Eskiden paramız
yokta derdi. Şimdi paramızda var. Benim üç tane Habib'in yeyip
tüketemeyeceği kadar servetim var diyor başkan. Ama, belediyemiz
için fedakarlıkta öncülük etmek yerine bunu üç kuruşa ihtiyacı olanların
boğazına basıp, onlardan istiyor.(Ben sendikalı idim. Başkanını
işten atarım baskıları sonucu, ben bu maaşa razıyım yazısı
alındı ve notere istifaya götürüldüm. Zorla istifa
ettirilmeseydim, benim maaşım, diğer belediyelerde benim
kıdemimde olanların maaşına denk olacaktı. Sendikal haklarımın
iadesi için bir dava açacağım. Dava kesinleştikten sonra, dava
tutanaklarını sitemize koyacağım.)
Hak hukuk
diye ortaya ben çıktım. Ne oldu?
Lan oğlum.
Dangalak mısın?
Her zaman ki boklardan birini
daha yedi Aliseydi.
Seni bir döverim bir döverim ki
elimde kalırsın?
Bu şerefsiz sinirlerimi bozuyor
diye yakam yapışıp yumruk atmalar...
Bu sözler bir
idareciye değil Kurtlar Vadisi kahramanlarından Polat Alemdar'ın, Mamati'nin ağzına daha uygun düşüyor. Evet, burası Fethiye ve
burada Habib YÜCEL var...
Fethiye bu mu
olmalı? İdarecilik makamında bulanan zat bunları mı yapıp etmeli?
Beyler, bunları
yapıp etmek bir ayıp... Bunları savunmaya çalışmak beş ayıptır.
Ayıptır bunlar, ayıp... Fethiyelilik içinde ayıptır. İnsan olmak içinde
ayıptır. Utanç verici şeylerdir bu yaşananlar...
Utanıyorum, bir
insan ve bir Fethiyeli olarak bu gerçeklerden oluşan bir resmin
sayfamızda olmasından...
Bunları
yapıp eden anamda olsa, babamda olsa, kardeşim, eşim dostumda
olsa, en iyi
arkadaşımda olsa, siyasi gurubumun temsilcisi de olsa ayıp
etmiştir;
olmasa da.
Güç ve makam;
insanlara zalim olma hakkı ve yetkisi vermez.
Ahmet
ALTAN, bir yazısında: Zalimler, mazlumların sesli yada sessiz
kalarak verdikleri destek olmadan, bu kadar zalim olamazlar
demişti. Bazı fanatik mazlum taraftarlar, bu insanlık ayıbını
yahu adam şunu şunu yaptı diyerek örtmeye çalışacak.
Bu sözü söyleyecekler hesap biliyorsa şu rakamları bir
karşılaştırsın. 1999-2004 yılları arasındaki beş yıllık gelir
gider:500 milyar civarı. Yalnızca 2008 yılı gelir gider tutarı:
718 milyar civarı. Bu parayla, Musa KÖK yada Kadir ÇAĞLAR dahi
senin hayran olduğun icraatları yapabilir. Fakat insaniyet
herkesin elinden böyle kolayca gelip yapıp edeceği bir şey değildir...
Not: Yassı ada, 12 eylül darbesini
yapan generallerin, siyasi liderleri sürgün etiği ve göz altında
tuttuğu yerdir. Bu sabah başkan bana, pılını pırtını topla
yallah dedi. Pılımı pırtımı topladım şimdi evdeyim. Sonay'a,
otur bunun koltuğuna ve muhasebeyi öğren dedi. Ecoyada benim,
Hüseyin abi, Ahmet ile Mehmet alinin sitemizdeki yazılarını
yazdırıp avukata dava açmak için götür dedi.
***
Pazar günü Abdal Musa
yapılacak. İşsiz olduğumdan bol bol resim çekerim herhalde. İki
gündür iyi yağmur yağıyor. Bu yıl bereketli geçecek.
Başa Dön |
|
|
14 Nisan
2009 |
Merhabalar bu hususta
sitemize sırasıyla yazan Ahmet, Mehmet Ali ve Hüseyin abi. Ben
geçen “Komünistler Moskova’ya” Başlıklı bir yazı yazmıştım…
Eksik bir satır, yada cümle var o yazımda: “Demokratlar
Avrupa’ya” Ne yazık ki ben Fethiye’deyim. Ne Avrupa’ya gidebilme
olasılığım var nede niyetim… Fakat, Fethiye’nin bana dar
edildiği yıllar yaşamaktayım. Neden?
“İnsan onuruna yaraşır
iş ve insan ilişkileri istedim, hak hukuk dedim diye.
Fethiyelilik kimliğinde Alevi inancı ve sol ideoloji içkindir ve
önemlidir dedim diye… Böyle bir yazı yazdım diye belediye
başkanı olarak seçtiğimiz zat bana, Muhtar Fahri GÜLER’in
yanında yüzüme karşı “Aliseydi her zamanki yediği boklardan
birini daha yedi, daha sana neler yapacağım neler,”
diyebiliyor. "Kafanda var senin, Elazığlıksın diyor."
Haklılık gerekçesi,
belediyede çalışan fikir açıklayamazmış. Muhtemelen bu
kanunu kendisi yazdı. Bu hususta başkana hak verecek bir
dalkavuk varsa, o boktan bir miktar yeyip ondan sonra konuşmalı.
Yada başkanın sözünün üzerine söz söylenemezmiş. Benimle başkan
arasındaki ilişki iş ilişkisidir ve nasıl olacağı İş Kanununda
yazılıdır. Ancak iş ilişkileri ve İş Kanunu çerçevesinde bir şey
söyleyebilir bana. Ötesi benim özel hayatımdır; iş dışı bir
konudur.
Bu sözün üzerinden
geçen üçüncü gün. Öfkeyle bir şey söyleyip yapmış olmamak için
bekledim. Zaten bu kararımı yıllardır bana yapılan benzer onur
zedeleyici bu gibi muameleler sonucunda verdim… Ben hakkımı ve hukukumu
biliyorum. Ağzımdan çıkanların ve attığım adımların ahlaki ve
hukuki dayanaklarını hesaplar ona göre adım atar bir şey
söylerim. En azından kaygım budur.
Belediye başkanı, ne
Fethiye’nin sahibidir, nede benim. Bu sustuğum son onur
zedeleyeci muameledir. Artık belediye başkanının yapacağı onur
zedeleyici muameleye katlanan bir Aliseydi’nin hayatının kıymeti
harbiyesi yoktur… Fikrimi alenileştiriyorum; çünkü onurumun
arkasına hayatımı koydum, sessiz kalmayacağım: yolun sonu
mezarlık yada mahpushane olsa da…
Kimse benim için
ricacı filan olmasın ve sitemize kötü bir söz yazmasın.
|
|
|
12 Nisan
2009 |
Sipariş
üzerine çektiğimiz resimler aşağıdadır. Herkesin talebi bir
farklı. Kimisi, danam nazlıyı, kimisi güdüğüm toniyi bile çek,
torunum vs. görsün diyor.
Zamanım
müsaitse, bende mazot mu harcıyoruz sanki deyip, arzularını
karşılamaya çalışıyorum.
Başa Dön |
|
|
11 Nisan
2009 |
11 Nisan
2009 tarihinde, Habib YÜCEL ile Vahap ALTUNOK, seçim
sonuçlarının hayırlara vesile olması dileğiyle, cem Evi
Salonunda öğlen vakti bir lokma verdiler. Tanrı dileklerini
kabul etsin.
***
Resimde görüleceği gibi, Diyanet ile Müftülüğe ait mekanların
dışında yalnızca beldemizde yapılacak olan "Kutlu Doğum Aşı"
etkinliği ile ilgili naçizane kanımı içeren yazım aşağıdadır.
Komünistler Moskova’ya
1980
öncesinde, milliyetçi ve İslamcı çevre böyle slogan atıyorlardı:
“Komünistler Moskova’ya...” Bizse kahrolsun faşizm, emperyalizm
ve işbirlikçi komprador burjuvazi. Kahrolsun gericiler. Tek yol
devrim… diyorduk. Şimdi bu sloganların yazılı olduğu otobüs
durakları, elektrik trafolarında: Seni Seviyorum… Askım… I love
you… vb sloganlar yazıyor. Demek ki “tek yol devrim değil miş!”
Güya biz
aydın, ilerici ve demokrattık; fakat onlar “komünistler
Moskova’ya” deyince, bizden onlara bir anlamda benzer şeyler
söylüyorduk… Demokratik bir duruş bunu gerektirmiyordu; fakat
içinde bulunulan anın özel durumu, bizleri de onlar gibi
fanatikleştiriyordu. Onlar bizi, biz onları yok etmek
istiyorduk.
Komünistler
Moskova’ya…
Dinciler,
Suudi Arabistan’a
Şiiler
İran’a,
Kürtler
Kürdistan’a,
Gayri
Müslimler Avrupa’ya,
Türkler
Türkistan’a… vb gitsin. O zaman bu ülke kime kalacak?
Ya sev
ya terk et; otoriter, tek tipleştirici idari yapı arzusu Faşizm
değil mi? Bugün için ilericilikten, aydınlıktan, çağdaşlıktan…
kısacası uygarlıktan bahsedebilmenin kriterini AB Müfredatı, BM
metinleri ve AİHM kararları belirlemektedir…
Bu ise
kısaca: Farklılıklar ile bir arada yaşama kültürü;
farklılıkların bir tehdit ve tehlike değil bir zenginlik olarak
görülmesi demektir.
Demokratik, laik, hukuk devleti asıl kaygı ise, temel hak ve
hürriyetler bir bütündür… Bölüp parçalayıp, kendin için hak ve
özgürlük olanı savunamazsın. Öyle yaparsan, niyetin ve samimiyetinden şüphe edilir… Bu bir tür Faşizmi, otoriterliği
savunmaktır. Yalnızca benim isteğim karşılansın; diğerleri benim
verdiğimle yetinsin, benim yaptığım kalıba girsin, ona rıza
göstersin demektir…
Bu
çerçeveden baktığımızda, AKP’nin hüsrana uğrayan türban
konusundaki anayasa değişikliğini de; CHP’nin çarşaf, kuran
kursu…vb açılımını da, demokratik laik, hukuk devleti arzusu açışından,
samimi bulmuyorum. Bunlar yalnızca kendileri için hak ve hukuk
istemektir. Oy kaygısı ile yapılmış taktiklerdir. Küçük
hesaplardır… Bu tavır, uzun vadede kişilerin mal mahsıp sahibi
olması ve toplumun kaybı ile sonuçlanır.
Demokratik olan, komünistlerin Rusya’ya, dindarların ve
şeriatçıların Suudi Arabistan’a, İran’a gitsin diyen bu gibi
anlayışlara karşı durmayı ve demokratik laik ve hukuk devleti
çerçevesinde bu ülkede bir arada yaşama kültürü geliştirmektir.
Bu ise farklı etnisitelere, anlayışlara, yaşantılara saygılı olmayı
gerektirir. Diyalektik materyalizmin ilkelerinden biri değil mi
idi: zıtların birliğini savunmak. Artı ile eksiyi; evetle hayırı…yok
etmeden kabul etmek. Çünkü, yine diyalektik materyalizmin bir
ilkesi değil mi, zıtlar arasındaki çatışma hareketin, gelişme ve
ilerlemenin motoru olduğu varsayımı…
Diyanet işleri başkanlığının beldemizin çeşitli yerlerine
astığı ilanlara bakılırsa, 20 Nisan 2009 tarihinde “Seyfi
Koryürek Kültür Merkezinde” Diyanet İşleri Başkanlığı Kutlu
Doğum Haftası Etkinlikleri çerçevesinde, “Kutlu Doğum Aşı”
etkinliği düzenleyecek.
Bunun
demokratik bir toplumda hak olduğundan samimiyetle bahsedebilmek
için, bu ilanın yanına birinin de ben yada biz bu etkinliğin
burada düzenlenmesini istemiyor(uz)um, diye yazan bir ilan,
duyuru yada pankartı asılabilmesini de aynı demokratik hakkın
bir sonucu olarak görüp saygıyla karşılanmasını gerektirir…
Ötesi… demokrasi ötesidir…
Başa Dön |
|
|
10 Nisan
2009 |
Geçen gün Aliseydi abi (Aliseydi KARAKAŞ-
emekli albay), başkana hayırlı olsun ziyaretine gelmişti.
Tesadüfen ben kapıdan çıkarken o içeri giriyordu, “hoş geldin
Aliseydi abi, dedim. “O da, “hoş bulduk adaş…” Dedi samimi bir
dille hal hatır etti, benimle…
Eve gittiğimde bizim çocuklara(iki oğlum var
biri 18, diğeri 16 yaşlarında): “benim babamın bakkalı varken, Aliseydi abinin babasının, bakkalımızdan alışveriş eden bir
müşteri kadar erzaktan oluşan bir sermayesi vardı! O bu gün,
bulunduğu mekânların başköşesinde saygı ile iltifat ve
taltiflere muhatap; ben aynı mekânlarda, ayakta duran ve hizmet
eden bir konumdayım! En büyük sermayenin para değil inanç, azim
ve çalışma olduğunun apaçık örneğidir gözümüz önündeki yaşanan,”
dedim. Bunu çocuklara çalışma azmi, başarıya inanç… aşılamak
için söyledim.
Aliseydi abiden bahsetmemin daha önemli
sebebi başka idi… Sanırım 2007 yılı idi. Kapalıçarşının orada
alelacele zıt yönlere doğru yürürken Aliseydi abiyi gördüm…
Merhabalar dedim, geçerken! O, daha fazlasını yaptı. Çabuk çabuk
gidiyor olmasına rağmen, durdu, tokalaştık ve yüzüme eğildi…
Mizacı gereği candan neşeli bir uslüpla hal hatırdan sonra,
“adaş, açsan bir şey yiyelim…” dedi. Yedim deyip, teşekkür
ettim. Ama ille de bir şey ikram etmek istiyordu. Israr etti ve
beni bir tatlıcıya götürdü…
***
Şeyh Sadi Şirazi, Gülistan adlı eserinde
şöyle der: “Derviş tek başına iç dünyasıyla meşgulken bir çölde,
padişah bütün görkemiyle orada geçmekteydi.
Derviş başını kaldırıp göz ucuyla bile
bakmadı, ilgisi ötelerdeydi dervişin.
Padişah celallendi, kızdı:
-
Bu ne büyük terbiyesizliktir, dedi. Bunlar insan olamazlar…
-
Vezir telaşlandı. Dervişe dedi ki:
-
Yeryüzünün padişahı geçiyor önünden! Neden saygısızlık yaptın?
Terbiyen bu kadar mı?
Derviş
başını kaldırdı, cevap verdi:
-
Ey hükümdar! Sen bunları, senden ihsan
bekleyenlerden bekle…”
Ne çocukluğunda Aliseydi abiye özel bir
iyilik etmiştik, nede sonra… Şimdi ise olsa olsa bizim ona olur
onun bize olmazdı bir ihtiyacı. Tabii, insaniyet: iyi komşuluk,
yüz aşinalığı, gittiği yerin insanına duyulan sevgi, gönül
zenginliği… başka şeylerdi. Aliseydi abiyi konu edinmemin asıl
sebebi de, bende bıraktığı “bu intiba” idi.
Benimde, bir ihsan beklentim yok
Aliseydi abiden; fakat bahsimiz, itibar ettiğimiz insaniyetine
dairdir. Yine Sadi:
-
Bu nimet, bu kudret, bu saltanat, bu ülke. Elden ele geçer
gider; hep sende kalacak sanma,"der. Dünya padişahlığı,
saltanatını asıl sananda; dünya padişahlığının dalkavukluğu
sonucu elde edilen nimetlerde gelip geçer. Baki olmak ta olan
“server”: gönül padişahlığı, sultanlığıdır…
Bahse değer
görüp sözünü ettiğimiz ise işte bu
“hoş sada”dır.
Başa Dön |
|
|
06 Nisan
2009 |

04 Nisan 2009
tarihinde Hasan KAYA(PARAOĞLU- Öğretmen Hasan KAYA'nın amcası) Hakka yürümüştür.
Merhuma Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı
dileriz.
Merhumun
yarin 12:30'da Çarmuzu / Malatya'da üçü yapılacaktır.
|
|
|
06 Nisan
2009 |
Belediye
Meclis üyeleri:
- Habib
YÜCEL
- Ahmet
GÜLER
- Ali
ihsan ÇAĞLAR
- Battal
YILMAZ
- Hasan
ALTUNOK
- Zeki
ASLAN
- Siyam
PEKTAŞ
- İhsan
İLHAN
- Ali
ÇEVİKER
- Erkan
AYDOĞAN
Yukarıdaki sırlama Meclis Üyelerinin üyelik sıralaması değildir.
Fakat 29 Mart 2009 tarihinde oluşan Meclis üyeleri yukarıdaki
gibidir.
Siyam PEKTAŞ kontenjandır. Siyamın nasıl kontenjan olduğu ile
ilgili esperili birkaç satır yazacaktım; fakat sıralama
konusunda hassasiyeti olanlar olduğundan, yazmadım.
Bu gün yapılan ilk Meclis toplantısında, Meclis üyeleri aile
fotoğrafı verdiler, resimler ilgili linktedir.
Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı belli
oldu. Çekilen kura sonucunda Mehmet oğlu Hüseyin GÜLER muhtar
oldu. Bu gün göreve başlamış. Halkımıza hayırlı olsun.
Başa Dön |
|
|
05 Nisan
2009 |
Mehmet ŞENKAYA,
safra kesesinden ameliyat olmuştu, dün geçmiş olsuna gittim.
Kendisi bahçe ilaçlamaya gitmişti. Mehmet abi geçmiş olsun der
acil şifalar dileriz.
Mehmet abinin duvarlarında asılı olan resimleri çektik bir
kısmını isimlendirdim ve yan taraftaki albüme koydum.
Yeter abla, "herkesin resmi varda bizim Mürteze'nin resmi yok,"
dedi. Bende "varsa koyalım," dedim. Oda albümlerini bana açtı ve
o albümden çektiğim resimler yan taraftadır.
Bir gün
eski resimlerin hepsini tek albüme koyup, tanıdıklarımın
isimleri yazacağım.
Dün çektiği çeşitli görüntüler ise ayrı bir albüm olarak yan
taraftadır. Başa Dön |
|
|
03 Nisan
2009 |
Kardelen
Çiçeğinin Hikayesi
Kardelen çiçeği, etrafındakilerin
ve dostlarının
anlatımıyla güneşe âşık olur.
Aslında
hayatında güneşi hiç görmemiştir.
Çünkü bilir ki güneşi gördüğü an canından olacaktır.
Ama bu aşk içinde öyle büyür öyle büyür ki artık dayanılmaz bir
hal alır ve Allah'a dua eder, “bana bir defacıkta olsun güneşi
görmeyi nasip et,” diye.
Ve bir gün dayanamaz Allah'ın huzuruna
çıkar ve şöyle der;
"Allah’ım, güneşi görmem için bana izin ver."
Fethiye İlk Öğretim Okulunun da katılacağı "07/04/2009 tahinde
Yazıhan İlköğretim Okulu Spor Salonunda yapılacak olan
"Kardelenler Açarken" adlı şiir dinletisi" davetine, istekli
olmama rağmen katılamayacağım, muhtemelen.
Davetiniz için teşekkür eder, başarılar dilerim.
a.s.
Başa Dön |
|
|
02
Mart 2009 |
29 Mart 2009 tarihinde yapılan Yerel Seçimlerde, Fethiye
Belediye Başkanlığı için, beni rakipsiz olarak seçen yurt içi ve
yurtdışında yaşayan tüm Fethiye Halkına teşekkür eder,
saygılarımı sunarım.
Habib YÜCEL
Belediye Başkanı


29/Mart/2009 yerel seçimlerinde
adayı olduğum Malatya İli Yazıhan İlçesi İl Genel Meclisi üye
adaylığım sürecinde tüm yoğunluğuna rağmen benden emeğini ve
desteğini esirgemeyen Fethiye Belediye Başkanı Sayın Habib
YÜCEL’e işlerinin yoğunluğuna rağmen kendi işlerini bırakıp
Ankara'dan gelip benden desteğini esirgemeyen Sayın Yusuf Kenan
DOĞAN’A yurt içindeki ve yurtdışındaki tüm Fethiyelilere Yazıhan
İlçesine bağlı tüm köy ve mahalle muhtarlarına teşekkür eder
saygılar sunarım.
| |
|
Vahap ALTUNOK
Yazıhan Bölgesi
CHP İl Genel Meclis Üyesi |
Cumhuriyet Mahallesinin Muhtarlık işleri konusunda, şu iki
cümleden başka daha bir şey yazmak istiyorum.
Muhtarın birinin çekilen kurada kazandığı gibi bir söylenti var.
Diğer tarafta ise seçim isteği konusunda İlçe Seçim Kuruluna
Müracaat var.

Kim kime oy verdi.
Bu konuda çoğunluk ikili oynamaya çalışıyor; ama, kimse
kimseyi genelde aldatamıyor...
Ben dürüstlükten falan bahsediyorum. Böyle konuşurken
ikili oynamam kendi kimlik tanımımla çelişirdi. Bende
elden geldiğinde, açık olmaya çalıştım.
CHP'de, DSP'de benim anladığım solu temsil etmiyor; fakat, iki
seçenek vardı önümüzde. Dört oyumuzu ikiye bölüp verdik.
Muhtarlık oyunda, muhtar adayının biri işaretli, biride
işaretsiz oy verdi. Bana güvenip işaretsiz oy veren adaya, hile
yapabilmek mümkündü. Fakat ben yapmadım. Böyle yaparsam kendimle
çelişir, vicdanen kendimi rahat hissedemezdim. Dört oyumuzu da
işaretsiz oy veren adaya verdim.
Sonuç, kazanan muhtar geldi ve bana, "demek ki kötülük eden
yarıyor.." gibisinden, üzerimde hak sahibi imiş gibi bana hitap
etti...
Bu muhtarın ben beş yılda beş yüz kalem işini yapmıştırım; o
benim bir tane işimi dahi yapmadı... Aslında muhtar haklıydı,
ben onun beş yüz işini yaptığım için öfkeyi ve azarı hak
etmiştim. Belediyenin muhasebecisi, muhtarların katibi
değildir. Muhtarın işini isterse yapar, istemese yapmaz.
Buna ancak teşekkür edilir. Ali Asğar( Aydoğan'ın) abinin senede
bir iki işini yaparım, kibar adamdır, teşekkür eder..
Ne oy vermediğim muhtar ve o ailenin bir üyesi, benim hatırımı
kıracak bir söz söylemiş nede bir şey yapmıştır bana; nede biz
onlar hakkında olumsuz bir söz söylemişizdir. Buna rağmen ben
seçimimi bu doğrultuda kullandım.
Başkan adayı olarak, bir CHP birde AKP pusulası vardı, seçim
yapabileceğimiz. İkili bir seçenek önümüzde idi. Bizde CHP ye oy
verdik. Üçüncü bir yol daha vardı , biz o seçeneği şık bulmadık.
Seçim geçtiği için bir ay öncesinin bir anısından bahsetmek
istiyorum. Bir gün, Başkanlık odasına girdiğimde(o zaman
başkanın tek aday olduğu kesin değildi) odada başkan, bir muhtar
ve sevip saydığım bir büyüğümüz var. İyi niyetli bir üslupla
gülümseyerek bu zat: "Aliseydi, bu seçimde bu muhtara ve başkana
oy vereceksin değil mi?" dedi. Ben sustum ve gülümsedim. Bu amca
sözü tekrar aldı ve yanındakilerin yüzüne onay bekleyen bir
haklılık kanısı ile bakarak "yav buranın ekmeğini yiyor, ya
nereye verecek?" dedi. Başkan araya girdi ve "Aliseydi bana oy
vermez; bende zaten onun oyunu istemiyorum,"dedi.
Keşke ben susmak, başkanda o tür bir cümle kurmak zorunda
kalmasaydık...
Başa Dön |
|
|