2009 yılı  Nisan Ayı Haberleri

                                                

 29 Nisan 2009

    

Dün Almanya’dan gelen Aliseydi KARAKAŞ (Albay) beni arasın demiş. Bende akşam yürüyüşünde, Aşağı Tenci yolu üzerinde iken aradım. Evde cep telefonları sinyali düşük olduğundan oralarda aradım. Hava rüzgârlı idi. Aradığımda sesin cazırtılı gelmesi üzerine, şimdi kapatayım, daha müsait olan az ilerde arayayım dedim. Ben kapattım. Birkaç adım atmadan kendisi aradı. Yaklaşık yarım saat konuştuk.

Almanya ziyaretinden oldukça memnun ayrılmış. Gördüğü ilgi ve alakadan oldukça memnun. Bütün Fethiyelileri teşekkürle anıyor. Bu ziyaretle ilgili hoş ve güzel cümleler kuruyor. Ardından benimle ilgili konuyu açtı.

“Adaş, beni kardeşin bil ve şimdi konuşacaklarımı senin yararını düşünerek ve inanarak söylediğimi ve seninde bunu böyle anlayacağından emin olarak söylüyorum,”dedi. Bende, “hiç şüphem yok,” dedim. Konuşmaya başladı, ben dinledim… Kimseye yağ çekmem; fakat konuşmaları belli bir seviyeyi temsil ediyordu. Sonra karşılıklı konuştuk. Sonuçta, söylemesi gerekeni özetledi.

Almanya’daki arkadaşlarla ve başkanla seninle ilgili konuştuk ve senin çalışmana ve internette de söyle bir cümle yazmanın yeni bir başlangıç için doğru ve gerekli olacağını düşündük. Makul bir özür cümlesi de oluşturmuştu kafasında, bana söyledi. Aliseydi abinin özür cümle önerisi daha dikkatle kurulmuştu. Sonuç itibari ile benzer bir cümle internette yazılı dedim.

Öyleyse dedi, Fethiyelilere hitaben şöyle şöyle birkaç satır yaz dedi. Söyledikleri zaten benim duygu ve düşüncelerimin sanki tercümesi idi. Bende geçen 23 Nisan bayramında çektiğim iki resim ile ve geçmişte şimdiki gibi benzer bir durum yaşandığında, www.malatya-fethiye.org sitesindeki iki mesajı örneklendirerek söyleyeceklerimi söylemek istedim.

Bahsi geçen siteye biri farklı bir rumuzla benim lehime olumlu bir cümle kurmuştu. Buna karşılık Almanya’daki bir başka Fethiyelide “zaten birinden zorunan kurtulduk, birde sen mi çıktın,” diye yazmıştı. Sitede bana yasak getirilmesini kastediyordu.

O kişiyle aynı soy adda bir arkadaşıma bu kim dedim. O da falanın oğlu, filanın torunu dedi… Bu genç ile hiç karşılaşmamıştım. Bu gencin babası, dedesi, amcaları hatta aynı soy addan olan bütün sülalesi benim bulunduğum bir masaya yaklaşacak olsa gülerek önlerinden kalkıp, hoş geldin dediğim ve diyeceğim bir ailenin çocuğu idi. O beni Fethiye’deki siyasette falancı, kendisini de filancı olarak gördüğünden böyle bir tepki gösteriyordu. Burada yaşananların binlerce km. uzaktaki Fethiyeliler üzerinde ne gibi etki yaptığına açık örnek teşkil ediyordu bu. Buna çok üzüldüm. İkinci örnek 23 Nisan’da çektiğim ve aşağıya koyacağım iki resimle ilgilidir. Aliseydi abime de aşağıdaki konudan bahsettim.

Resimlerden biri Gülser abla. Ben resim çekerken bana doğru gülerek bakıyor. İkinci resim, Elif bacı(Başkanın annesi)nın. Ben yaklaştıkça yüzü asılıyor ve başını belli belirsiz başka yöne çeviriyor. Bu tavır duyduğum en kötü sözlerden daha ağır geldi bana. Elif bacı beni dövse idi bu kadar incinmez üzülmezdim…

 
 
 
 

Elif bacı, beş altı yıl önce bize Gülser abla gibi bakıyordu. Bizde onlara. Şimdi karşılaşınca yüz çevirir duruma gelmekteyiz…

Bulunduğumuz bu noktada kim yada ney kazandı? Bu yaşananlardan başkan, ben, belediye, Fethiye halkı, vatan, millet… bir şey kazandı mı? Kimse kazanamadı; bu bir başarı mıdır? Değil. Böyle gidince kayıp hanelerine birkaç çarpı daha atacaksak, sorun yada çözüm nerede, veya bunları ne yönde aramalıyız?

Sosyal ilişkilerde, bir insanın kafasından geçen her şey kural olamaz. Ancak bu büyük yapının(sosyal kuralın) dar hareket alanının müsaade ettiği boyutta olabilir. İnançlar ve ideolojiler, toplumsal yasalar vb. bireyin toplumla ilgili ilişkilerine ait üst, birey üstü haritalar, modeller sunar. Düzen böyle sağlanır; büyük haritayı ret eden anlayışlar ise anarşinin kaynağına dönüşür.

Mesela: bir suç iddiası varsa, hâkimler bir bakalım der kanun kitaplarını açar. Dine dair bir sorun oluşursa din adamları, muhataplar diyelim Müslüman’sa, Kuran-ı ve Hadis kitaplarını açar; İdeolojilere aitse, sağın solun bilinen kalıbını oluşturan sosyoloğ ve bu alandaki içtihatlarına bakarsın… Bak, sen böyle böyle diyorsun; ama kuram, kitap, dünyada yaşanan durum böyle böyle der, bunları birey üstü toplumun çoğunluğunun kabul etiği üst ve ortak bir cetvele göre ölçer, çizer ve terazide tartasın… Denir ya “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” Çoğunluğun yasası esas olduğundan böyle söylenir ve bu da böyle kabul görür... Bu yasa her zaman dört dörtlük doğruyu da içermeyebilir. Ama keyfilikten daha iyidir.

Sorun doğru, iyi, güzel; başarı, kazanç… kavramlarından farklı şeyler anlamamızdan ve birey üstü ilke ve değerleri yeterince dikkate almamamızdandır. Çözümse, ortak bir cetvel ve ortak bir tartıyı ölçü birimi kabul etmemiz ve ona uygun yaşamamızdadır. Bu ortak ölçü birimi, bu günün ve yarinin evrensel değerlerinden yuğrulmuş bir alaşımdan olmalı.

Yıkmak, kırıp dökmek ve çatık kaşların vesilesi olmak kolaydır.  Fakat, zor olan ve insana yakışansa, kendine Gülser ablanın gülen bakışlarıyla bakmasını sağlamak ve bunu muhafaza etmektir.

Çözümüm formülü çoğu zaman basittir; fakat uygulanması ise zordur… Kendimizi ve kendi dışımızdakini aynı şeye layık görmek... Yunus Emre’ni deyişi ile “kendini ne sanırisen, ayruğuda öyle say”

Bütün insanlık bir bedenin uzuvları gibidir.  Neresinde bir rahatsızlık oluşursa, bütün bedende acı hissedilir.

Altı yıldır yaşanan bu olaylardan dolayı, ne kadar üzgün, mahcup ve kendimi kötü hissettiğimi bilemezsiniz. Bütün bunlar yaşanmayabilirdi... Kimsenin kazanamadığı ve başarıdan bahsedilmesinin mümkün olmadığı bir kavgaydı bu yaşananlar. Geriye dönüp baktığımda, insan ilişkilerinden ibaret harabeler görüyorum. Keşke yaşanmasaydı ve yaşanmasa! Keşke güzelikleri paylaşabilseydik; fakat bunu şimdilik başaramadık. Ama benim ebedi hedefim bu...

Başa Dön

 

 29 Nisan 2009

    

    Geçen akşam  Hakka yürüyen Avades ALTUN'un halası merhume Hayriye'ye ablaya Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

***

     Bu gün Hakka yürüyen Turab EROĞLU'nun yeğeni merhum Hüseyin EROĞLU'na Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

   Merhum Hüseyin EROĞLU kırkbeş yaşlarında ve İstanbul'da imiş. Turap abi bu öğlen sonu İstanbul'a gitti. Turab abi bildiğim kadarıyla, soy adı ÇAĞLAR ve Dindaroğulları'nın yakın akrabası.

    

 

 

 28 Nisan 2009

    

    Geçen hafta Hakka yürüyen Hikmet YİĞİT'e Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

     Merhumun naaş'ı Almanya'dan getirilip, Malatya şehir Mezarlığında bu gün defin edilecek. 

 

 

 27 Nisan 2009

    

       Nigar ASLAN(Satı Erol'un kızı) safra kesesinden ameliyat oldu.

       İbrahim KIZILDERE prostattan ameliyat oldu.  

       Erdi ASLAN, parmaklarından ameliyat oldu.(Erdi futbol oyunda kaleci içiş. Gevşek durunca atılan top bir kaç parmağını kırmıştı.)

       Hamza ÇAĞLAR(Derdiyokların eniştesi) hastanede yatıyor. Durumu bitkisel hayat imiş.

    Zehra AKKOYUN, araştırma hastanesinde yatıyor. Son iki hasta(Hamza ÇAĞLAR ile Zehra AKKOYUN)nın durumu, oldukça ciddi.

       Hastalarımıza geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

      Yabani ve niteliği bilinmeyen mantar yemeden Mehmet AÇIKGÖZ, Oktay AYDOĞAN, Haydar AĞKILINÇ ile Siyam YILMAZ zehirlenme riski geçirdiler ve zamanında müdahale ile bu riski atlattılar. Geçmiş olsun.(Son haberin kaynağı Zeki ASLAN)

 
 

Başa Dön

 

 25 Nisan 2009

    

    

    Bu gün Nazife ile Cumali'nin Nisanı yapıldı. Kız evi Malatya Battalgazi'de idi. Yol boyu başka resimlerde çekip ilave ettim.

    Çiftler ömür boyu mutluluklar dileriz.

     Gelin adayı, Hasan İBİŞ'in torunu.

 
 

 

 

 24 Nisan 2009

    

       Küçük Mehmet’le babası bir vadinin yamacında yürürken, küçük Mehmet  bir an boş bulunur, ayağı kayar ve düşer. Mehmet’in ayağını taş yaralayınca Mehmet “üf… kahrolası … Nefret ediyorum senden, diye bir çığlık atar…”   Dağdan bir ses yankılanır: “üf… kahrolası… Nefret ediyorum senden,” diye.   Bunun üzerine küçük Mehmet, dudağını sarkıtır ve yakınan bir üslupla babasına dönerek dağ bana: “üf… kahrolası… Nefret ediyorum senden,” dedi der.

      Babası dağa döner: “küçük Mehmet’i seviyorum… yaşasın!”der. Dağdan babasına: “küçük Mehmet’i seviyorum… yaşasın!” diyen bir ses yankılanır.

       Bundan sonra babası küçük Mehmet’e: “Hayat bu dağ gibidir oğlum, hayata duymak istediğin sözleri söyle, biçmek istediğin tohumu ek, görmek istediğin güzellikte ol… der.”

***

       Belediyenin yeni kurulduğu yıllardı; muhtemelen 2000 yılı. Eski adı muhtarlık yeni adı belediye olan binanın önünde öylesine ayakta beklerken,  bir ağabeyimiz Safı ağabeyinin muhtarlık dönemine ait bir anısını anlatmaya başladı. Bir gün, filan(diyelim Aliseydi-ismini bilerek yazmıyorm) dedi, şur dan geçerken Safı,  “ Aliseydi kirve bir dakika gelir misin?” Dedi.   O da diklenerek, “şimdi işim var, başka zaman ,” deyip; çekip gitti, dedi.  Bu abi, “bizim oğlan olacaktı ki…” dedi. 

      Hikâyeyi anlatanda, su borcunun geciktirmiş yoldan geçen zatta, aynı kuşağın insanı. Devlet dairesine borcu olan, bu nezakette bir talep karşısında dahi kabalık yapan vatandaşa; “bizim oğlan olacaktı ki, seninde, işinin de deyip, iki tane çeke,”diyen bir yolu salık veriyordu. Oysaki devlet vatandaş arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmek ve onu uygulamak için kâhin olmaya gerek yoktu… Okuduğunuz gibi, yıllar gelir geçer; birinin ismi açıkça yazılır; diğeri, öneride bulunanın ismi gizlenmek zorunda kalınır. Çünkü, isminden bahsedilmesini, bir utanma ve öfke vesilesi olarak alır, bahsettiğim zat, yada benzer anlayıştakiler.

      Oysaki ben insanın dağa, isminin daha gür bir sesle yankılanacağı şeyler söylemesini ister ve beklerim. Kedinin fare tutması yada farenin kediden sakınması; kuşun uçmayı, balığın yüzmesini öğrenmesi için, kimseye ihtiyacı yoktur. Genlerinde kurulmuş olan içgüdüde saklıdır. Otomatik meydana çıkar…

      Fakat, insanın değişen dünyayla uyumlu bir sosyal ilişki geliştirmesi, otomatik oluşmuyor, büyük emek ve zaman istiyor… Med cezirler, dalgalanmalar, zik zaklar, kırıp dökmeler… sonucu her gün bu uyum sürecine bir kor tuğla koyarak ilerliyor ve ya eksilterek geriliyor insanlık…

      Farklılıklara saygı ise, bireye ayna tutup onlardan feyiz alarak bireyin ve sonuçta insanlığın gelişmesine katkı sağlıyor.

       Dağa bağırışımızda referansımız mı ne olacak? Çağı iyi okumaya çalışmak ve ona uygun şeyler bağırmak...

       Bir haftadır bizim gündemimiz, Kutlu Doğum Haftası ile benim işten kovulmam meşgul ediyordu… Ülkenin önemli maddelerinin başında ise Genel Kurmay Başkanının yaptığı konuşma geliyordu. Demokrasilerde, askerin siyasi demeç vermesi hoş karşılanmaz ve bu demokratikte değildir; fakat buna rağmen yapılan konuşma geçmişe rağmen bir ilerleme işareti gibi gözüküyor.

       Genel Kurmay Başkanı tarihinde ilk olabilecek birkaç çok önemli söz söyledi. “Teröristte nihayetin de insandır…”  “PKK’lıların dağdan indirilmesi için yasal düzenleme yapılmalı. Af…”  “Türkiye Halkı..”  ““Atatürkçü Düşünce Sistemi” adı verdiği Kemalizm’i, “Ne yapılacağını anlatan bir ideoloji değildir. Akla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür…” gibi.  Daha dün(üç yıl önce) dağda öldürülen PKK’lıya “rahmetli” diyen Güneş Tv’yi üç gün kapatan bir ülkenin Genel Kurmay Başkanı söylüyor bu sözleri. Genel Kurmay başkanının Max Weber’den, Montesquo’dan alıntılar  yaptığı bir ülkede, ismini yazmadığım ağabeyin bir muhtardan beklediği Ortaçağ kalıntısı bir ağalık zihniyeti ile “bizim oğlan olacaktı ki, seninde, işinin de deyip, iki tane çeke,”diyen anlayışı ile Dağa bağırmak, çağı okuyamamaktır.

       Beldemizde yaşanan son bir haftalık olay sonunda; belediye başkanı ile aramızda, ilişkileri kopma noktasına yaklaştıran bir gerilim, dalgalanma… yaşandı.

       Bize yakıştırmamamız gereken şeyler duyduk dağdan… Fakat, henüz olmuş bitmiş ve telafisi ve kontrolü imkansız bir noktada değiliz. Çivi çıkar izi kalır; ama bize, Fethiyeliye dahası insana yakışır şeyler duyacağımız sözler söyleyebiliriz, dağa…

       a.s.

     Not: 795 Nolu mesaj yazıldığı gün ben Malatya’da idim. Malatya’dan saat üç civarında geldim. Henüz oturmadan,  Ziyaretçi Defterine bir göz attım. Bahsi geçen mesajı görünce kızdım. Çünkü, ondan öncede bir mesajını tamamen silmiştim ve şimdilik senin müdahil olmanı gerektirecek bir şey yok demiş, birkaç kez uyarmıştım onu. Buna rağmen yazmış.  Mesajın başlığından niyetini anladım ve tamamını dahi okumadan sildim. Telefon edip kendisine de kızdık.  Kimseden yazı siparişi etmedim. Fakat bu benzetmek gerekirse, kibriti çakmak gibi bir şeydir. Kibriti çakmak bir bakıma daha kolay; fakat, çıkacak yangını kontrol edebilmek çoğu zaman zordur. Bu da öyle bir şey.

          

Başa Dön

 

 23 Nisan 2009

    

    

       Bu gün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, İlk Öğretim Okulumuzda coşkuyla kutlandı. Öğretmenler, bu etkinlik için bayağı emek harcamışlar. Öğretmen ve öğrencilerimize bu etkinlik için teşekkür ederiz.

 
 

 

 

 22 Nisan 2009

    

    

    Dün akşam Cumali MERCANOĞLU ile Nazife'nin sözü alındı. Gelenek gereği Allahın emrini,  oraya davet edilmiş olan bir dede andı. Edep erkan dedi. Bulunanlar diz çöktü. Diğer makine elimde olsaydı, kapasitesi kadar dedenin söylediklerini kayda alırdım.

    Bu hafta nişanı yapılacak. Çiftler ömür boyu mutluluklar dileriz.

     Gelin adayı, Hasan İBİŞ'in torunu.

 
 

 

 

 20 Nisan 2009

 

      Eski bir Çin hikâyesidir.

     Köyün birinde yaşlı bir adam yaşarmış. Çok fakirmiş ama Kralın bile kıskandığı bir ata sahipmiş. Kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “’Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?’’ demiş.

     Bir sabah kalkmışlar ki at yok! Köylü ihtiyarın başına toplanmış. “’Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne atın,’’ demiş.  İhtiyar: ‘’Sadece ‘at kayıp’ deyin, çünkü gerçek sadece bu. Ötesi sizin yorumunuz. Atının kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa şans mı bunu henüz bilemiyoruz.’’demiş.

     Köylüler ihtiyara kahkahayla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden, bir gece ansızın at dönmüş. Meğerse çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. ‘Tamam’’ demişler, ’sen haklı çıktın. Atının kaybolması bi talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.’’

    "karar vermek için gene acele ediyorsunuz’’ demiş ihtiyar. “’sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?’’

    Köylüler  bu defa açıkça bu ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden, ‘’bu adam sahiden budala’’ diye geçirmişler.

    Bir hafta geçmeden, ihtiyarın tek oğlu vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun bi süre yatakta kalacakmış.

    Köylüler gene gelmiş ihtiyara. ‘’bir kez daha haklı çıktın’’ demişler. ‘’ bu atlar yüzünden tek oğlun uzun süre bacağını kullanamayacak. Sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.’’

    İhtiyar. “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz.’’ Diye cevap vermiş.’’ O kadar acele etmeyin oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin yorumunuz, sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını size asla bildirilmez’’

    Birkaç hafta sonra düşmanlar kat kat büyük bir orduyla saldırmış.

    Kral son bir ümitle eli silah tutan herkesi askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu hariç bütün gençleri askere almışlar! Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş. Giden gençlerin öleceği ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

    Köylüler gene ihtiyara gelmişler.’’gene haklı olduğun kanıtlandı’’ demişler. ‘’oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler hiç dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer’’

    ‘’siz erken karar vermeye devam edin’’ demiş ihtiyar. ‘’ oysa gelecekte ne olacağını kimse bilmez. Bilinen tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Bunların hangisinin şanssızlık olduğunu kim bilebilir ki?’’

***

Aldı beni götürdüler asmaya
Gözlerimden ışığımı kısmaya
Yarınlardan umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür


Memleketten umudumu kesmeye
Yetmedi güçleri gülüm sen öldür
Seyduna

     Teşekkür ederim; kokuşmamış, bozulmamış hala gül gibi buram buram özgürlük, adalet, hak, vicdan, haysiyet, şeref, aydınlık bir zihniyet ve gönül zenginliği… kokan, yaşamdan yana Fethiyelilere…

     Lut Peygamberin kavmini ilhak etmeye karar veren Tanrı:Abraham(İbrahim) Peygambere “ bu ümmeten on tane dahi inanmış kalmışsa, ilhak etmeyeceğim,” der… Sodom ve Gommara, "on" tane inanan dahi kalmadığı için ilhak edilir.

     Ne mutlu bizlere ki, “padişahın hazinesine karşılık dahi, insan hiç dostunu satar mı,” diyen, dostluğu insanlıktan teşekkül, onlarca ümit vadeden Fethiyeli var…

     Bulunduğumuz bu an bir talihsizlik mi, yoksa şans mı bunu henüz bilemiyoruz... Fakat, güzel günler görmeyi ümit ediyoruz!

a.s.

       Not: Yukarıdaki hikâyenin farklı bir versiyonunu  Ahmet ALTAN’in bir makalesinde okumuştum. Fakat, bu versiyonu ise Mümin SEKMAN’ın “Her Şey Seninle Başlar” isimli kitabından aldım.

 Başa Dön

 

 19 Nisan 2009

    

     Bu gün, Abdal Musa Lokması  yapıldı. Lokmaya katkı sağlayan beldemiz halkının eline sağlık, dileğinin kabul olmasını dileriz.

 
 

 

 

 18 Nisan 2009

    

     Bu gün saat 12:00'de Merhume (Seloğ)Selver KORYÜREK'in kırkı yapıldı.

   Merhumeye tanrıdan rahmet, kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

 
 

Başa Dön

 

 15 Nisan 2009

    

     Hele ki Yassı Adamız Yok...

     Bu benim belediyeden dördüncü, kovuluş(sürülüş)üm. Dördüncü sürülüşümün, bu gün birinci günü tamamlandı. Yassı adamız yoktu, bende evdeyim.

      Muhtar olmak, belediye başkanı... olmak.  İdareci olmaktır.  İdareci olmak; sen, ben o, bu, şunun yapabileceği hatalar, yanlışlar, taşkınlıklar ve yarattıkları sorunlar...vb karşısında daha soğukkanlı, ileri  ve engin görüşlü, çağın ve geleneklerin gereğine uygun çözümler üretebilmek, vasat insanın kırıp döktüklerini onarmak ve hatta meydana çıkmadan önlemek, çözmektir. Sorun değil, çözüm makamıdır orası.

     Yazıhan Belediyesinin Başkatibi Erdoğan; geçen seçimde (2004)görevinden istifa etti. CHP'den seçime girdi. Seçim proboğandasını yaptı. Kazanamadı.  Tekrar görevine döndü ve AKP li belediye başkanının yanında memur olarak çalışmakta. Erdoğan'ı birkaç kez belediye başkanının bulunduğu mekanda bacak bacak üzerine atmış halde gördüm. Fakat, benim yaşadıklarımın hiç biri orada yaşanmadı.

   Benim işimi yapan muhasebecinin maaşı diğer belediyelerde bin dört yüze yakın. Benim dönemimden beri çalışan işçinin ücreti yine yıllık ortalama bindörtyüze yakın. Altı aylığına Yazıhan belediyesinde çalışan geçici işçilerin maaşı 750-800 arası. Benim maaşım 796.00.TL

    2004 mart ayındaki maaşım vergi iadesi ile:635.00.tl. Bu gün, 785,00.ytl.

     2004 yılı Mart ayında belediye başkanı maaşı:1.170,00.TL

     2009 yılı Mart Ayında Belediye Başkanının maaşı: 3.277,00.tl, Ocak ayında 3.490,00 civarı idi.

     Benim işimi yapan, benim kadar kıdemli işçi Yazıhan'da, Durucasu'da, şurada, yada orada  şu kadar maaş alıyor desem: başkan başka yeri burayla karıştırma. Burası Fethiye. Burada ben varım diyor.

     Burası kendi belediyeniz, fedakarlık yapmanız lazım. Eskiden paramız yokta derdi. Şimdi paramızda var. Benim üç tane Habib'in yeyip tüketemeyeceği kadar servetim var diyor başkan. Ama,  belediyemiz için fedakarlıkta öncülük etmek yerine bunu üç kuruşa ihtiyacı olanların boğazına basıp, onlardan istiyor.(Ben sendikalı idim. Başkanını işten atarım baskıları sonucu, ben bu maaşa razıyım yazısı alındı ve notere istifaya götürüldüm. Zorla istifa ettirilmeseydim, benim maaşım, diğer belediyelerde benim kıdemimde olanların maaşına denk olacaktı. Sendikal haklarımın iadesi için bir dava açacağım. Dava kesinleştikten sonra, dava tutanaklarını sitemize koyacağım.)

     Hak hukuk diye ortaya ben çıktım. Ne oldu?  

Lan oğlum.

Dangalak mısın?

Her zaman ki boklardan birini daha yedi Aliseydi.

Seni bir döverim bir döverim ki elimde kalırsın?

Bu şerefsiz sinirlerimi bozuyor diye yakam yapışıp yumruk atmalar...

    Bu sözler bir idareciye değil Kurtlar Vadisi kahramanlarından Polat Alemdar'ın, Mamati'nin ağzına daha uygun düşüyor. Evet, burası Fethiye ve burada Habib YÜCEL var...

    Fethiye bu mu olmalı? İdarecilik makamında bulanan zat bunları mı yapıp etmeli?

    Beyler, bunları yapıp etmek bir ayıp... Bunları savunmaya çalışmak beş ayıptır. Ayıptır bunlar, ayıp... Fethiyelilik içinde ayıptır. İnsan olmak içinde ayıptır. Utanç verici şeylerdir bu yaşananlar...   

     Utanıyorum, bir insan ve bir Fethiyeli olarak bu gerçeklerden oluşan bir resmin sayfamızda olmasından...

     Bunları yapıp eden anamda olsa, babamda olsa, kardeşim, eşim dostumda olsa, en iyi arkadaşımda olsa, siyasi gurubumun temsilcisi de olsa ayıp etmiştir; olmasa da.

   Güç ve makam; insanlara zalim olma hakkı ve yetkisi vermez.

     Ahmet ALTAN, bir yazısında: Zalimler, mazlumların sesli yada sessiz kalarak verdikleri destek olmadan, bu kadar zalim olamazlar demişti. Bazı fanatik mazlum taraftarlar, bu insanlık ayıbını yahu adam şunu şunu yaptı diyerek örtmeye çalışacak.  

      Bu sözü söyleyecekler hesap biliyorsa şu rakamları bir karşılaştırsın. 1999-2004 yılları arasındaki beş yıllık gelir gider:500 milyar civarı. Yalnızca 2008 yılı gelir gider tutarı: 718 milyar civarı. Bu parayla, Musa KÖK yada Kadir ÇAĞLAR dahi senin hayran olduğun icraatları yapabilir. Fakat insaniyet herkesin elinden böyle kolayca gelip yapıp edeceği bir şey değildir...

    Not: Yassı ada, 12 eylül darbesini yapan generallerin, siyasi liderleri sürgün etiği ve göz altında tuttuğu yerdir. Bu sabah başkan bana, pılını pırtını topla yallah dedi. Pılımı pırtımı topladım şimdi evdeyim. Sonay'a, otur bunun koltuğuna ve muhasebeyi öğren dedi. Ecoyada benim, Hüseyin abi, Ahmet ile Mehmet alinin sitemizdeki yazılarını yazdırıp avukata dava açmak için götür dedi.

    ***

   Pazar günü Abdal Musa yapılacak. İşsiz olduğumdan bol bol resim çekerim herhalde. İki gündür iyi yağmur yağıyor. Bu yıl bereketli geçecek.

Başa Dön

 

 14 Nisan 2009

                                                                                                                                  

      Merhabalar bu hususta sitemize sırasıyla yazan Ahmet, Mehmet Ali ve Hüseyin abi. Ben geçen “Komünistler Moskova’ya”  Başlıklı bir yazı yazmıştım…  Eksik bir satır, yada cümle var o yazımda: “Demokratlar Avrupa’ya” Ne yazık ki ben Fethiye’deyim. Ne Avrupa’ya gidebilme olasılığım var nede niyetim…  Fakat, Fethiye’nin bana dar edildiği yıllar yaşamaktayım. Neden?

     “İnsan onuruna yaraşır iş ve insan ilişkileri istedim, hak hukuk dedim diye. Fethiyelilik kimliğinde Alevi inancı ve sol ideoloji içkindir ve önemlidir dedim diye… Böyle bir yazı yazdım diye belediye başkanı olarak seçtiğimiz zat bana, Muhtar Fahri GÜLER’in yanında yüzüme karşı “Aliseydi her zamanki yediği boklardan birini daha yedi,  daha sana neler yapacağım neler,” diyebiliyor. "Kafanda var senin, Elazığlıksın diyor."

      Haklılık gerekçesi, belediyede çalışan fikir açıklayamazmış.  Muhtemelen bu kanunu kendisi yazdı. Bu hususta başkana hak verecek bir dalkavuk varsa, o boktan bir miktar yeyip ondan sonra konuşmalı.

     Yada başkanın sözünün üzerine söz söylenemezmiş. Benimle başkan arasındaki ilişki iş ilişkisidir ve nasıl olacağı İş Kanununda yazılıdır. Ancak iş ilişkileri ve İş Kanunu çerçevesinde bir şey söyleyebilir bana. Ötesi benim özel hayatımdır; iş dışı bir konudur.

      Bu sözün üzerinden geçen üçüncü gün. Öfkeyle bir şey söyleyip yapmış olmamak için bekledim. Zaten bu kararımı yıllardır bana yapılan benzer onur zedeleyici bu gibi muameleler sonucunda verdim… Ben hakkımı ve hukukumu biliyorum. Ağzımdan çıkanların ve attığım adımların ahlaki ve hukuki dayanaklarını hesaplar ona göre adım atar bir şey söylerim. En azından kaygım budur.

       Belediye başkanı, ne Fethiye’nin sahibidir, nede benim. Bu sustuğum son onur zedeleyeci muameledir.  Artık belediye başkanının yapacağı onur zedeleyici muameleye katlanan bir Aliseydi’nin hayatının kıymeti harbiyesi yoktur… Fikrimi alenileştiriyorum; çünkü onurumun arkasına hayatımı koydum, sessiz kalmayacağım: yolun sonu mezarlık yada mahpushane olsa da…

       Kimse benim için ricacı filan olmasın ve sitemize kötü bir söz yazmasın.     

 

 

 12 Nisan 2009

    

    

      Sipariş üzerine çektiğimiz resimler aşağıdadır. Herkesin talebi bir farklı. Kimisi, danam nazlıyı, kimisi güdüğüm toniyi bile çek, torunum vs. görsün diyor.

     Zamanım müsaitse, bende mazot mu harcıyoruz sanki deyip, arzularını karşılamaya çalışıyorum.

 

 
 

Başa Dön

 

 11 Nisan 2009

    

     11 Nisan 2009 tarihinde, Habib YÜCEL ile Vahap ALTUNOK, seçim sonuçlarının hayırlara vesile olması dileğiyle, cem Evi Salonunda öğlen vakti bir lokma verdiler. Tanrı dileklerini kabul etsin.

   

***

      Resimde görüleceği gibi, Diyanet ile Müftülüğe ait mekanların dışında yalnızca beldemizde yapılacak olan "Kutlu Doğum Aşı" etkinliği ile ilgili naçizane kanımı içeren yazım aşağıdadır.

     Komünistler Moskova’ya

    1980 öncesinde, milliyetçi ve İslamcı çevre böyle slogan atıyorlardı: “Komünistler Moskova’ya...”  Bizse kahrolsun faşizm, emperyalizm ve işbirlikçi komprador burjuvazi. Kahrolsun gericiler. Tek yol devrim… diyorduk. Şimdi bu sloganların yazılı olduğu otobüs durakları, elektrik trafolarında: Seni Seviyorum… Askım… I love you… vb sloganlar yazıyor. Demek ki “tek yol devrim değil miş!”

Güya biz aydın, ilerici ve demokrattık; fakat onlar “komünistler Moskova’ya” deyince, bizden onlara bir anlamda benzer şeyler söylüyorduk… Demokratik bir duruş bunu gerektirmiyordu; fakat içinde bulunulan anın özel durumu, bizleri de onlar gibi fanatikleştiriyordu. Onlar bizi, biz onları yok etmek istiyorduk.

Komünistler Moskova’ya…

Dinciler, Suudi Arabistan’a

Şiiler İran’a,

Kürtler Kürdistan’a,

Gayri Müslimler Avrupa’ya,

Türkler Türkistan’a… vb gitsin. O zaman bu ülke kime kalacak?

     Ya sev ya terk et; otoriter, tek tipleştirici idari yapı arzusu Faşizm değil mi?  Bugün için ilericilikten, aydınlıktan, çağdaşlıktan… kısacası uygarlıktan bahsedebilmenin kriterini AB Müfredatı, BM metinleri ve AİHM kararları belirlemektedir…

      Bu ise kısaca: Farklılıklar ile bir arada yaşama kültürü; farklılıkların bir tehdit ve tehlike değil bir zenginlik olarak görülmesi demektir.

      Demokratik, laik, hukuk devleti asıl kaygı ise, temel hak ve hürriyetler bir bütündür… Bölüp parçalayıp, kendin için hak ve özgürlük olanı savunamazsın. Öyle yaparsan, niyetin ve samimiyetinden şüphe edilir… Bu bir tür Faşizmi, otoriterliği savunmaktır. Yalnızca benim isteğim karşılansın; diğerleri benim verdiğimle yetinsin, benim yaptığım kalıba girsin, ona rıza göstersin demektir…

       Bu çerçeveden baktığımızda, AKP’nin hüsrana uğrayan türban konusundaki anayasa değişikliğini de; CHP’nin çarşaf, kuran kursu…vb açılımını da, demokratik laik, hukuk devleti arzusu açışından, samimi bulmuyorum. Bunlar yalnızca kendileri için hak ve hukuk istemektir. Oy kaygısı ile yapılmış taktiklerdir. Küçük hesaplardır… Bu tavır, uzun vadede kişilerin mal mahsıp sahibi olması ve toplumun kaybı ile sonuçlanır.

      Demokratik olan, komünistlerin Rusya’ya, dindarların ve şeriatçıların Suudi Arabistan’a, İran’a gitsin diyen bu gibi anlayışlara karşı durmayı ve demokratik laik ve hukuk devleti çerçevesinde bu ülkede bir arada yaşama kültürü geliştirmektir. Bu ise farklı etnisitelere, anlayışlara, yaşantılara saygılı olmayı gerektirir. Diyalektik materyalizmin ilkelerinden biri değil mi idi: zıtların birliğini savunmak. Artı ile eksiyi; evetle hayırı…yok etmeden kabul etmek. Çünkü, yine diyalektik materyalizmin bir ilkesi değil mi, zıtlar arasındaki çatışma hareketin, gelişme ve ilerlemenin motoru olduğu varsayımı…

       Diyanet işleri başkanlığının beldemizin çeşitli yerlerine astığı ilanlara bakılırsa, 20 Nisan 2009 tarihinde “Seyfi Koryürek Kültür Merkezinde” Diyanet İşleri Başkanlığı Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri çerçevesinde, “Kutlu Doğum Aşı” etkinliği düzenleyecek.

        Bunun demokratik bir toplumda hak olduğundan samimiyetle bahsedebilmek için, bu ilanın yanına birinin de ben yada biz bu etkinliğin burada düzenlenmesini istemiyor(uz)um, diye yazan bir ilan, duyuru yada pankartı asılabilmesini de aynı demokratik hakkın bir sonucu olarak görüp saygıyla karşılanmasını gerektirir…  

        Ötesi… demokrasi ötesidir…    

 Başa Dön

 

 10 Nisan 2009

    

      Geçen gün Aliseydi abi (Aliseydi KARAKAŞ- emekli albay), başkana hayırlı olsun ziyaretine gelmişti. Tesadüfen ben kapıdan çıkarken o içeri giriyordu, “hoş geldin Aliseydi abi, dedim. “O da, “hoş bulduk adaş…” Dedi samimi bir dille hal hatır etti, benimle…

     Eve gittiğimde bizim çocuklara(iki oğlum var biri 18, diğeri 16 yaşlarında): “benim babamın bakkalı varken, Aliseydi abinin babasının, bakkalımızdan alışveriş eden bir müşteri kadar erzaktan oluşan bir sermayesi vardı! O bu gün, bulunduğu mekânların başköşesinde saygı ile iltifat ve taltiflere muhatap; ben aynı mekânlarda, ayakta duran ve hizmet eden bir konumdayım! En büyük sermayenin para değil inanç, azim ve çalışma olduğunun apaçık örneğidir gözümüz önündeki yaşanan,” dedim. Bunu çocuklara çalışma azmi, başarıya inanç… aşılamak için söyledim.

       Aliseydi abiden bahsetmemin daha önemli sebebi başka idi… Sanırım 2007 yılı idi. Kapalıçarşının orada alelacele zıt yönlere doğru yürürken Aliseydi abiyi gördüm… Merhabalar dedim, geçerken! O, daha fazlasını yaptı. Çabuk çabuk gidiyor olmasına rağmen, durdu, tokalaştık ve yüzüme eğildi…  Mizacı gereği candan neşeli bir uslüpla hal hatırdan sonra, “adaş, açsan bir şey yiyelim…” dedi. Yedim deyip, teşekkür ettim. Ama ille de bir şey ikram etmek istiyordu. Israr etti ve beni bir tatlıcıya götürdü…

***

    Şeyh Sadi Şirazi, Gülistan adlı eserinde şöyle der: “Derviş tek başına iç dünyasıyla meşgulken bir çölde, padişah bütün görkemiyle orada geçmekteydi.

      Derviş başını kaldırıp göz ucuyla bile bakmadı, ilgisi ötelerdeydi dervişin.

        Padişah celallendi, kızdı:

-         Bu ne büyük terbiyesizliktir, dedi. Bunlar insan olamazlar…

-         Vezir telaşlandı. Dervişe dedi ki:

-         Yeryüzünün padişahı geçiyor önünden! Neden saygısızlık yaptın? Terbiyen bu kadar mı?

       Derviş başını kaldırdı, cevap verdi:

-         Ey hükümdar! Sen bunları, senden ihsan bekleyenlerden bekle…”

      Ne çocukluğunda Aliseydi abiye özel bir iyilik etmiştik, nede sonra… Şimdi ise olsa olsa bizim ona olur onun bize olmazdı bir ihtiyacı. Tabii, insaniyet: iyi komşuluk, yüz aşinalığı, gittiği yerin insanına duyulan sevgi, gönül zenginliği… başka şeylerdi. Aliseydi abiyi konu edinmemin asıl sebebi de, bende bıraktığı “bu intiba” idi.

      Benimde, bir ihsan beklentim yok Aliseydi abiden; fakat bahsimiz, itibar ettiğimiz insaniyetine dairdir. Yine Sadi:

-         Bu nimet, bu kudret, bu saltanat, bu ülke.  Elden ele geçer gider; hep sende kalacak sanma,"der. Dünya padişahlığı, saltanatını asıl sananda; dünya padişahlığının dalkavukluğu sonucu elde edilen nimetlerde gelip geçer. Baki olmak ta olan “server”: gönül padişahlığı, sultanlığıdır…

            Bahse değer görüp sözünü ettiğimiz ise işte bu “hoş sada”dır.

 Başa Dön

 06 Nisan 2009

    

    04 Nisan 2009 tarihinde Hasan KAYA(PARAOĞLU- Öğretmen Hasan KAYA'nın amcası) Hakka yürümüştür. Merhuma Tanrıdan rahmet kederli yakınlarına sabır ve başsağlığı dileriz.

     Merhumun yarin 12:30'da Çarmuzu / Malatya'da üçü yapılacaktır. 

 

 

 06 Nisan 2009

 

   Belediye Meclis üyeleri:

  1. Habib YÜCEL
  2. Ahmet GÜLER
  3. Ali ihsan ÇAĞLAR
  4. Battal YILMAZ
  5. Hasan ALTUNOK
  6. Zeki ASLAN
  7. Siyam PEKTAŞ
  8. İhsan İLHAN
  9. Ali ÇEVİKER
  10. Erkan AYDOĞAN

      Yukarıdaki sırlama Meclis Üyelerinin üyelik sıralaması değildir. Fakat 29 Mart 2009 tarihinde oluşan Meclis üyeleri yukarıdaki gibidir.

      Siyam PEKTAŞ kontenjandır. Siyamın nasıl kontenjan olduğu ile ilgili esperili birkaç satır yazacaktım; fakat sıralama konusunda hassasiyeti olanlar olduğundan, yazmadım.

      Bu gün yapılan ilk Meclis toplantısında, Meclis üyeleri aile fotoğrafı verdiler, resimler ilgili linktedir.

Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı belli oldu. Çekilen kura sonucunda Mehmet oğlu Hüseyin GÜLER muhtar oldu. Bu gün göreve başlamış. Halkımıza hayırlı olsun.

 

 

 Başa Dön

 

 05 Nisan 2009

 

 

 

 

 

 

 

  Mehmet ŞENKAYA, safra kesesinden ameliyat olmuştu, dün geçmiş olsuna gittim. Kendisi bahçe ilaçlamaya gitmişti. Mehmet abi geçmiş olsun der acil şifalar dileriz.

   Mehmet abinin duvarlarında asılı olan resimleri çektik bir kısmını isimlendirdim ve yan taraftaki albüme koydum.

 

    Yeter abla, "herkesin resmi varda bizim Mürteze'nin resmi yok," dedi. Bende "varsa koyalım," dedim. Oda albümlerini bana açtı ve o albümden çektiğim resimler yan taraftadır.

   Bir gün eski resimlerin hepsini tek albüme koyup, tanıdıklarımın isimleri yazacağım.

    Dün çektiği çeşitli görüntüler ise ayrı bir albüm olarak yan taraftadır.

Başa Dön

 

 03 Nisan 2009

 

  Kardelen Çiçeğinin Hikayesi

     Kardelen çiçeği, etrafındakilerin ve dostlarının anlatımıyla güneşe âşık olur.

Aslında hayatında güneşi hiç görmemiştir.
Çünkü bilir ki güneşi gördüğü an canından olacaktır.
Ama bu aşk içinde öyle büyür öyle büyür ki artık dayanılmaz bir hal alır ve Allah'a dua eder, “bana bir defacıkta olsun güneşi görmeyi nasip et,” diye.
Ve bir gün dayanamaz Allah'ın huzuruna
çıkar ve şöyle der;
"Allah’ım, güneşi görmem için bana izin ver."

  Fethiye İlk Öğretim Okulunun da katılacağı "07/04/2009 tahinde Yazıhan İlköğretim Okulu Spor Salonunda yapılacak olan "Kardelenler Açarken" adlı şiir dinletisi" davetine, istekli olmama rağmen katılamayacağım, muhtemelen.

   Davetiniz için  teşekkür eder, başarılar dilerim.

    a.s.

 Başa Dön

 
 

 

 

 

   

 

 

 02 Mart 2009

      

   29 Mart 2009 tarihinde yapılan Yerel Seçimlerde, Fethiye Belediye Başkanlığı için, beni rakipsiz olarak seçen yurt içi ve yurtdışında yaşayan tüm Fethiye Halkına teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

                                                              Habib YÜCEL

                                                           Belediye Başkanı

 

 29/Mart/2009 yerel seçimlerinde  adayı olduğum Malatya İli Yazıhan İlçesi İl Genel Meclisi üye adaylığım sürecinde tüm yoğunluğuna rağmen benden emeğini ve desteğini esirgemeyen  Fethiye Belediye Başkanı Sayın Habib YÜCEL’e işlerinin yoğunluğuna rağmen kendi işlerini bırakıp Ankara'dan gelip benden desteğini esirgemeyen Sayın Yusuf Kenan DOĞAN’A yurt içindeki ve yurtdışındaki tüm Fethiyelilere Yazıhan İlçesine bağlı tüm köy ve mahalle muhtarlarına teşekkür eder saygılar sunarım.

   

        Vahap ALTUNOK                  

         Yazıhan Bölgesi                      CHP  İl Genel Meclis  Üyesi

  Cumhuriyet Mahallesinin Muhtarlık işleri konusunda, şu iki cümleden başka  daha bir şey yazmak istiyorum.  Muhtarın birinin çekilen kurada kazandığı gibi bir söylenti var. Diğer tarafta ise seçim isteği konusunda İlçe Seçim Kuruluna Müracaat var.                                        

 Kim kime oy verdi. Bu konuda çoğunluk ikili  oynamaya çalışıyor; ama, kimse kimseyi genelde aldatamıyor...

    Ben  dürüstlükten falan bahsediyorum. Böyle konuşurken ikili oynamam kendi  kimlik tanımımla çelişirdi. Bende elden geldiğinde, açık olmaya çalıştım.

    CHP'de, DSP'de benim anladığım solu temsil etmiyor; fakat, iki seçenek vardı önümüzde. Dört oyumuzu ikiye bölüp verdik.

     Muhtarlık oyunda, muhtar adayının biri işaretli, biride işaretsiz oy verdi. Bana güvenip işaretsiz oy veren adaya, hile yapabilmek mümkündü. Fakat ben yapmadım. Böyle yaparsam kendimle çelişir, vicdanen kendimi rahat hissedemezdim. Dört oyumuzu da işaretsiz oy veren adaya verdim.

     Sonuç, kazanan muhtar geldi ve bana, "demek ki kötülük eden yarıyor.." gibisinden, üzerimde hak sahibi imiş gibi bana hitap etti...

     Bu muhtarın ben beş yılda beş yüz kalem işini yapmıştırım; o benim bir tane işimi dahi yapmadı... Aslında muhtar haklıydı, ben onun beş yüz işini yaptığım için öfkeyi ve azarı hak etmiştim. Belediyenin muhasebecisi, muhtarların katibi değildir.  Muhtarın işini isterse yapar, istemese yapmaz. Buna ancak teşekkür edilir. Ali Asğar( Aydoğan'ın) abinin senede bir iki işini yaparım, kibar adamdır, teşekkür eder..

     Ne oy vermediğim muhtar ve o ailenin bir üyesi, benim hatırımı kıracak bir söz söylemiş nede bir şey yapmıştır bana; nede biz onlar hakkında olumsuz bir söz söylemişizdir. Buna rağmen ben seçimimi bu doğrultuda kullandım.

      Başkan adayı olarak, bir CHP birde AKP pusulası vardı, seçim yapabileceğimiz. İkili bir seçenek önümüzde idi. Bizde CHP ye oy verdik. Üçüncü bir yol daha vardı , biz o seçeneği şık bulmadık.

    Seçim geçtiği için bir ay öncesinin bir anısından bahsetmek istiyorum. Bir gün, Başkanlık odasına girdiğimde(o zaman başkanın tek aday olduğu kesin değildi) odada başkan, bir muhtar ve sevip saydığım bir büyüğümüz var. İyi niyetli bir üslupla gülümseyerek bu zat: "Aliseydi, bu seçimde bu muhtara ve başkana oy vereceksin değil mi?" dedi. Ben sustum ve gülümsedim. Bu amca sözü tekrar aldı ve yanındakilerin yüzüne onay bekleyen bir haklılık kanısı ile bakarak "yav buranın ekmeğini yiyor, ya nereye verecek?" dedi. Başkan araya girdi ve "Aliseydi bana oy vermez; bende zaten onun oyunu istemiyorum,"dedi.

     Keşke ben susmak, başkanda o tür bir cümle kurmak zorunda kalmasaydık...

   Başa Dön

 
Yeni Sayfa 1