Bu gün saat: 12.00’da CHP Yazıhan İlçe Teşkilatı Binasında Veli
Ağbaba bir toplantı yaptı. Öz geçmişi ve siyasi ideolojisini dile
getirdiği konuşmasını CHP’den Malatya Milletvekili Adayı olmak
istediğini açıklayarak bitirdi.
Sorular üzerine bu adaylığının tespitinin ön seçimle yapılmayacağını
söyledi.
Veli Ağbaba gelmeden yapılan sohbet sırasında, partinin bir önde
geleni, ön seçim yapılırsa 1,2,3. Sıraların Alevilerin isimlerinden
oluşacağını, istemem babında değil ama sonuç itibari ile bu durumun
CHP’ye Malatya’da oy kaybettirebileceğinden bahsetmişti.
Aynı zat karma bir öneri dile getirdi: Birinci aday ön seçimle
olsun, bir başkası da kontenjan olarak merkezden belirlensin
şeklindeydi.
Benim gönlüm Sayın Veli AĞBABA’nın listede birinci olmasından
yanadır.Resimleri
izlemek için tıklayınız…
Egemenler hep kendi çıkarları ve ikballerini toplumun, vatanın
istikbali ile bir gösterme ve birleştirme eğilimindedirler. Hatta,
Demirel’in ünlü deyimiyle: “Kendim için bir şey istiyorsam
namerdim,” diyecek kadar da pişkindirler. Meydanlarda ve mikrofon
karşılarındaki retorik buram buram hamaset kokar ve işsizin,
umutsuzun duyguları, düşleri “nurlu ufuklar” edebiyatı ile
sömürülür…
Fakat, onları iktidara getiren ve orada tutan seçim ve siyasi
partiler kanunu bir türlü değişmez. Siyasetin finans kaynağı olan:
Kamu İhale Mevzuatı, evrensel ölçülere göre düzenlenmez. Gelir ve
giderlerin şeffaflığından hep bahsedilir; fakat her gelen bu akçeli
kamu kaynaklarının işleyişi üzerine bir kalın şal daha örter. Basın
özgürlüğü baskılanmakta ve egemen gücün borazanlığını yapanların
işleri tıkır, diğerlerinin ise çizmenin dışına çıkmasına izin
verilmemekte.
Ahmet Altan, bir makalesinde hatırladığım kadarıyla mealen: “bir
politikacı vatan millet diye söze başlıyorsa hemen oradan toz olun;
çünkü sizi soymaya hazırlanıyordur, ellerinizi kaldırıp duvara
dayanın diyeceği an meselesidir,” demişti.
Hüseyin Ülger senin (Facebook) Duvarındabir şey paylaştı.
Hüseyin yazdı:
“Sevgili Aliseydi, tam bilmiyorum, Fethiyeli birileri Libya’da
yasiyormu? Varsa kimler? Kasim arkadasin oldugunu duymustum. Lütfen
bu konuda bilgi verebilirmisin. Emegin icin simdiden tesekkürler.”
Merhabalar Hüseyin abi
Aldığım bilgiye göre Kasım ER Cezayir’de imiş. Lakabı ile söyleyeyim
Esrarcı Ali’nin oğlu Ali’de Libya’da. Ali’den her gün bir iki çep
mesajı geliyor: “Şantiyeyi yağma ettiler. Bizi bir stada
topladılar. Canımız sağ; fakat gıda sıkıntısı çekiyoruz,” şeklinde.
İnşallah ikisi de sağ salim memleketlerine ulaşırlar.
Tertibim İbrahim’in oğlu Turabi GÜLER’i bu gün İstanbul Küçükyalı’ya
asker olarak uğurladık. Turabi öğrenimi dolaysı ile askere geç
gitti. Turabi’ye hayırlı görev ve hayırlı tezkereler dileriz.
Dernek başkanımız Ahmet Yılmaz, beni de telefonla davet etti. Fakat
önceden yaptığım programımda ki çok önemli(!?) bir toplantı
tarihimin çakışması nedeniyleMalatya
Fethiye Köyü Geliştirme Kültür ve Kalkındırma Derneği’nin
İstanbul’da düzenlediği Geleneksel Dostluk ve Dayanışma Gecesine
katılamayacağımı bildirir, katılanlara coşkulu ve eğlenceli bir gece
geçirmelerini diler, bu nazik davetleri için dernek yönetimi adına
arkadaşımız Ahmet YILMAZ’a teşekkürlerimi arz eder, çalışmalarında
başarılar dilerim.
Not: Olmayı çok istediğim gece ile ilgili bütün resim ve gecenin
tamamının videosu bana DVD olarak ulaştırılırsa, bunlardan bir sayfa
yapmak isterim.
Bu gün bir telefon aldım gurbetteki bir arkadaşımızdan. “Bir daha
köyümü, köylülerimi ve seni görmeyebilirim,” dedi.Hollanda–Rotterdam’da
bir hastanede yatmakta olduğunu söyledi.Buraya
nereden mi geldi? Sonu başka bir “…hane” ile biten bir damdan…
Önemli olan neden hastanede yattığıdır… Bende sordum: “ Karaciğer (
…)im, tedavi edilebilir faz, aşamasını geçmiş, oldukça ilerlemiş,”
dedi, titrek ve ağlamaklı bir fısıltı ile.
Yukarıdaki dörtlüğü yazmamı söyledi. Vasiyet ettim: beni Hollanda’
da ki ailemin yanına (..)sünler, dedi..
Bu haberi yazmak istemezdim; fakat kendisi özellikle yaz dedi.
Dileriz bir mucize olur ve Hüseyin kurtulur. Hüseyin’e geçmiş olsun
der, sağlık ve sıhhat dileriz Tanrıdan.
Murtaza Dedenin oğlu Hüseyin AYDOĞAN’ın hastanedeki Tlf no: 0031 685
249 837
Geçen
hafta Almanya’da Arif AKBABA bir trafik kazası geçirmiş ve kazayı
şükür ufak sıyrıklar ile atlatmış.İtfaiyenin çektiği fotoğraflara
bakılırsa Allah korumuş ve bundan sonraki hayatı Arif’in ikinci
hayatı sayılır. Arif ile ailesine geçmiş olsun der, bunun
hayatlarındaki son kötü gün olmasını dileriz.
***
Geçen gün sitemize eklediğimiz araştırmacı yazar Ali AKSÜT’ün yazısı
üzerine aldığımız olumlu tepkiler bana bir not eklemeyi gerektirdi.
Ali AKSÜT’ün çalışmasından sonra, Fethiye ve Fethiyelilerin
tarihçesi ile ilgili olarak, Aliseydi abi’nin(Karakaş)ın, iki yıldır
bir çalışması olduğunu ve bu hususta Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil
Kurumu ile yazışmalarda bulunduğu, bu kurumlardan geri bildirimler
aldığını ve çalışmalarının devam ettiğinin eklemek isterim. Aliseydi
abinin kırka yakın kaynağa müracaatla yaptığı araştırmalar iki yüz
sayfaya kadar ulaşmış. Tamamlanınca basılacak olan kitap yada
kitapçık için, bende bir öneride bulunmuştum. Bu çalışma hazır
olduğunda, bununla ilgi bütün verileri kapsayan “özgün bir site
yapacağım” ve bu sitedeki bilgiler her zaman güncellenebilecek.
Aliseydi abiye, bu çalışmasında başarılar dileriz.
“ Fethiye Beldesi ile ilgili bir kitap yazan değerli araştırmacı /
yazar Ali AKSÜT’ün, yayınlanmış kitabında olmayan konularla ilgili
olan bir çalışması aşağıdadır. Yıllar içerisinde oluşacak yeni
anılar ve vesikalarla birlikte ilerde bahsi geçen kitabın tekrar
basımı mümkün olabilir. Bu konuda söyleyecek sözü olanların bize
yazması ve belgelerinin ulaştırılması sonucunda, bu arşivin ve
çalışmanın zenginleşeceğini düşünmekteyiz.”a.s.
İMAM HÜSEYİN’İN KESİK BAŞI / İLK MEŞİN TOP
ALİ AKSÜT
Ali AKSÜT - Araştırmacı / Yazar
Anadolu insanı için 1960 lı yıllar değişim yıllarıdır. Cumhuriyetin
ardından hayli gecikerek de olsa çağdaş değerlerle de tanışıklık
başlamıştır. Gökte de olsa uçak görmek, lastik topla futbol oynamak
da bu yıllarda yaygınlık kazanır.
Hasan Badırık’lı (Fethiyeli) gençler 1950’li yıllarda eski
çaputlardan top yapar, genellikle mezarlığın yanında Aşağı Tenci
yolu üzerinde Cıldır’ın evinin arkasında bu topla futbol
oynarlarmış.
O yılların Hasan Badırık’lı Peleleri; Elideğnekli’nin Ahmet,
Cazoğ’un Aliseydi, Abbas’ın Kenan, Gollik Hasan, Hüsük (Hüseyin
Aslan), Abidin Dağdeviren, Plancı Emin’in Hasan, Tahsin’in Naki
(Kaleci), Kel Garip, Elideğneklinin Hasan, Güssüm’ün İhsan, Sami’nin
Yılmaz, Tonton Duran ve Natocu Memet imiş. Anımsanan isimler
bunlar.
Tahminen 1960 yılında Sivas’ta oturan Memiş Yıldırım yeğeni Niyazi
Er’e bir meşin top göndermiş. Bunun üzerine Fethiye’li gençler
Bayram tepesinde halay çeken kızları bırakıp meşin topun arkasından
koşar olmuşlar. Altmışlı yılların sonunda Balaban Gölü’nün
yakınlarında bir alan Greyder’le düzeltilip top sahası yapılmış.
Cinli Kalender topu kast ederek “İMAM HÜSEYİN’İN BAŞIYLA TOP
OYNAMAYIN GÜNAHTIR” dermiş.Futbol yaygınlaşınca artık bu tür sözler
edilmez olmuş.
Dün, Tarım Müdürlüğü Yetkilileri beldemizde Çiftçilere kayısı ve
buğday yetiştiriciliği, hastalıkları ile bunlardan korunmanın
yolları konusunda bir seminer verdi. Seminere 20-25 kadar çiftçi
katıldı. Bu seminer tepegöz görseli ile bir ziraatçı hanımın
anlatımları eşliğinde gerçekleşti. Bilindiği gibi beldemizde,
çiftçilerimiz ziraat hususunda her türlü soruyu sorabilecekleri ve
yardımı alabilecekleri bir ziraat mühendisi hanım var. Görevli
ziraat mühendisi Demet hanım, bu hizmeti severek yapmaya hazır
olduğunu söyledi.
Geçen hafta Hasan ASLAN arkadaşımız aşağıdaki mesajı konuk
defterimize yazmıştı. Bende arkadaşımızın bu talebine cevap vermeyi
ihmal etmiştim. Arkadaşımızdan özür dilerim. Malatya eski sebze
halinden çektim resimler, umarız bu kusurumuzu bir ölçüye kadar
telafi eder. Bu husustaki talepleri, fırsat buldukça karşılayacağız.
Yukarıdaki resim, Malatya’nın Eski Sebze Hali yerine yapılacak olan
Alışveriş Merkezinin resmidir.Diğer
resimleri izlemek için tıklayınız…
“2011/02/05 at 4:22 am
Selam aliseydi kardeşim ben tutusn hüsynn oğlu hasan senin sayende
köyümzde olan bitenleri bize wep sayfanla bizlere ulastrdığın ,için
teşükkürler. biliyosun rahmetli babam ve annem çevre yolunun alt
kısmı yani adliyenin o civarlarında kalıyor küçüklüğümzde orda
adliye yoktu bom boş şimdi ise ev üstüne ev dikilmiş ben deyzem oğlu
cumali evimzin karşısında deli hacoların oğlu hüseyin hep bizim
yaşıtlarımız hal pazarında karpuz alır satardık şimdi malatyaya
gelsem o hal pazarını cıkırmak mümkün değil.bir yandan üzülüyorum
gençliğim pek az sürdü malatyada o gençlik daha ele geçmez ama senin
çevre yolunda azda olsa bizim genclikteki cürrüttügümüz yolların
nasıl bi hale getirilmekte oldugunu bize resimlerinle yansitirsan
cok memnun kalırım saygılarımla”
2011 Yılı Şubat ayının ortasına geldik. Henüz kar görmedik. Biz
çocuklarımıza eskiden, diz boyu karlar yağar, hatta göbeğimize kadar
kurtuklere batardık diye anlatıyoruz. Böyle giderse bizim
çocuklarımız ise çocuklarına, buralarda da eskiden dört parmak kar
yağar, çocukluğumuzda kar topu oynardık, diyecekler ve onlar
buralarda kar göremeyerek büyüyecekler gibi.
Ezgi ile Kemal ALTUN’un, bu gün Fethiye Belediyesinin Nikah
Salonunda nikahlandılar. Çiftlere ömür boyu mutluluklar dileriz.
Ezgi ile Kemal’nın düğünü 31 Temmuz 2011 tarihinde yapılacak.
Sevinç ile Fırat 05 Şubat 2011 tarihinde Antalya’da nişanlandı.
Sevinç ile Fırat’ın düğünü bu sene yazın yapılacak. Çiftlere ömür
boyu mutluluklar dileriz.Albümü
izlemek için tıklayınız…
Not: Sevinç, Ali Ekber ile Sevgi ÖZACAR’ın kızı. Resimleri ve
Videoyu çekip bana yollayan yeğenim Ümit Ali’ye teşekkür ederim.
Dr. Hüseyin Selçuk, her cuma beldemizin aile hekimi olarak,
beldemize vizite ve hasta ziyaretine gelir. Isınma konusu daha
kolay diye, vizite işlemlerini Hüseyin bey belediyemizin bir
günlüğüne kendilerine tahsis ettiği bir odada yapar.
Hüseyin bey, fotoğraf çektiğimi öğrenince odama geldi. Sohbetin bir
aşamasında makinemi sordu, “bende şişinerek makinemi çıkardım.” Bir
süre sonra Hüseyin beyin makinesinin objektifinin fiyatı benim
makinemin iki buçuk ve Nikon 700 makinesinin ise benim makinemin beş
katı fiyatta olduğunu öğrenip ve görünce havam bozuldu…
***
Gecenin karanlığında dahi, ateş böceği gibi parlayacakmış gibi
duran kömür karası boncuk gözlerine bakanı alıp, çocuksuluğun saf,
masum, hayal ve coşku dolu temiz dünyasına götüren bir hanım
arkadaşımla ayaküstü denilebilecek kadar olan kısa konuşmalarımızın
birinde ona:
- Bizi bir birimize çeken, sözcüklere dökemediğimiz; fakat
dilimizden çok yüzümüz, gözümüz; olduğu kadar el, kol ve bütün
bedenimizin fark edip söylediği bir şey var… Üstelik siyasi
görüşümüz, dinimiz hatta yaşam tarzımız(kısmen) farklı; ama
çiçekten, böcekten olduğu kadar din ve siyasetten de bahsettiğimizde
lezzetine doyamadığımız ve tekrarını yaşamak istediğimiz bir an,
ortam kendiliğinden oluşuyor. Ben konuştuğumda, söylediklerimin
sende yankılandığını, boşluğa konuşmadığımı hissediyorum. Sende
benim telimde konuşup, perdelerime dokunuyorsun sanki… türünden bir
şeyler söylemiştim. Bu çekimi, bağı tarif etmek için sözcükler
üretirken, arkadaşım:
- Aliseydi abi, “frekansımız” tutuyor, her halde, dedi. Bu
tür bağları tanımlayan duyduğum en doğru söz buyduydu!”
Beldemizin aile hekimi olan Dr. Hüseyin Selçuk ile de aramızda sanki
bir “frekans” tutması var gibi. O yıllarını matematik, kimya,
biyoloji vb. alanlar da öğrenime vermiş. Ama fotoğraf çekme, ava
çıkma, saz çalma vb. türünden, öğrenimi ile yakından alakalı olmayan
hobiler edinmiş. Hüseyin bey, “teneffüslerde,” öğlen arası saz çalıp
eğlenip dinleniyor, fotoğraf hakkında sohbet ediyor, filan…
Sohbetinin konusu, daha doğrusu eğlendiğini, dinlendiğini,
yaşadığını hissettiği ve başarı dediği konular para kazanmak için
yaptığı meslekten çok, bu gibi alanlar. Bunlardan bahsettiğinde
gözünde parlama, yüzünce tebessüm ve içi coşkuyla doluyor gibi…
Dr. Hüseyin SELÇUK
Yukarıda zikrettiğim hanım arkadaşımız beldemize ilk geldiğinde; bir
gün bize: “çadır alalım, şu dağda iki üç gün kamp yapalım, ”
demişti, aynı coşkuyla… Bizde gülmüştük! Ben şunda iddialıyım: “En
iyi tatil beldelerinde geçirdiğimiz ayladan çok, öylesi dağda
geçilecek bir iki günlük kampın anısı ölene kadar dimağlarımızdan
silinmez.”
Herkesin yaptığını yapmak mıdır; yoksa ölene kadar unutulması güç
anlar yaşamak mıdır hayat? Küreselleşmenin bir negatif boyutu da
budur: Zevklerin, renklerin, hayat tarzının; utkunun, mağlubiyetin,
güzellin, çirkinliğin vb. tek tipleştirilmesi ve kalıba
dökülmesidir. Hepimiz insanız; fakat parmak izlerimiz kadar
ruhlarımız da farklı ve bizi mutlu ve bize yaşadığımızı
hissettirecek faktörler arasında sınırsız nüanslar var.
Oysaki içimizde ve dışımızda bizi baskılayan, belirlemeye çalışan
güç ve faktörlerin farkına varmak ve bunları insana ve kendi
özelimize göre yönlendirmek değil midir özgürlük… Hatta insan
olabilmek yada insanlığımıza sahip çıkmak.
Her şeyin metalaştığı, alım – satım konusu olduğu ve yaşamanın daha
çok şey satın almak için daha çok çalışmak ve tüketmekten ibaret
olmaya başladığı bir dünyada; içindeki çocuğu, hayali ve coşkuyu
öldürmeyen özel ve özgünlüğünü korumayı ve geliştirmeye çalışan
insanları görmek beni insanlık adına umutlandırıyor ve sevindiriyor.
Bu satırların yazılmasına da bu özellikteki özel, özgünlüğünü
korumaya çalışan insanların dile getirilmesi vesile oldu. İnsanların
çoğunun olduğu yer, belkide doyduğu yerdir; fakat doyum sağladığı
yer değildir. Ünlü türkücü İbrahim Tatlıses: “Uçak biletimi alıyor,
kalacağım oteli hazırlıyorlar sonrada sahneye çıkıp türkü söyleyip
eğleniyorum; üstüne de para veriyorlar,” demişti.
Doyduğumuz işle doyum sağladığımız işin bir olduğu bir hayat
dileğiyle…
Mısır’da ölüler bizdekinin tersine toprağa gömülmüyor inşa edilen
mezar evlerde defin ediliyor. Onların ölülerini toprağa
gömmemelerinin nedeni zeminin kum olması. Kum zemin sürekli kaydığı
için onlar da buna önlem olarak iki katlı mezar evler inşa etmiş.
Aile kabristanları işte bu mezar evler. Her ailenin bir mezar evi
var. Ölüler bu evlerin alt katına gömülüyor. Üst katları ise boş
bırakılıyor. Bu boş bırakılan odalarda Kahire’nin yoksul kesimi
yaşıyor.
22 Milyon civarı olan Kahire’de dört milyona yakın kişinin günlük
iki dolar gelirle mezarlıklarda yada başka bir deyimler ölüler
şehrinde yaşadığından bahsediliyor…
Mübarek ailesinin 50-55 milyar dolar servet edindiği söyleniyor.
Geçen yıl (2010)ABD`nin Mısır`a yaptığı 13 milyar dolar askeri
yardım ve 250 milyon dolara kadar varan ekonomik yardımına rağmen,
halkın hala ekonomik nedenlerden dolayı tatmin edilmemiş olmasının
ve tüm bu kadar askeri yardıma rağmen isyanların daha başlamadan
önlenememiş olmasının hesabını soracaktır. ABD`nin Hüsnü Mübarek`e,
“sana onca desteğimize rağmen, her şeyi eline yüzüne bulaştırdın”
diye fırçalayacağını hep birlikte göreceğiz.
Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek hala gitmiyor ve adamları arasında
görev değişimi yapıyor ve yasalarda düzenlemelerden bahsediyor. Oysa
önce on binler, sonra yüz binler, sonunda milyonlar bu zalim
saltanatın kolonlarını birer birer deviriyor; fakat Mübarek,
tadilatla krallığını ayakta tutmaya çalışıyor…
Mübarek’e cumaya kadar süre tanıyan Muhalif lider Muhammed El
Baradey, Robert Fisk’e verdiği demeçte, “Mübarek canını kurtarmak
istiyorsa ülkeyi terk etmeli” dedi. Düşünce kuruluşu Carnegie
Endowment’tan Michelle Dunne ise, “önümüzdeki 24 saatin Mısır için
dönüm noktası olacağını” söyledi.
Obama gelecek seçimde aday değilim dedi… Batıda gelenekselleşmiştir
en fazla iki dönem olarak aday olmak. Buna yasal olarak bir engel
yok; fakat demokrasinin kuralları buna müsaade etmez… Fakat
gelişmekte olan ve üçüncü dünya ülkelerinde durum farklıdır.
Rahmetli Ecevit, asansörle otobüsün üstüne çıkarılıyordu,
kekeleyerek te olsa konuşma yapmak için. Erbakan’a bir bakın.
Mübarekse 82 yaşında… Bıraksalar tekerlekli sandalye ile yürüyüp,
asansörle kürsülere çıkacak olsa dahi oradan ayrılmayacak. Hüsnü
Mübarek’in otuz senedir aylarca süren şaibeli seçimlerden hep galip
çıkan partisinin adı ne biliyor musunuz: Ulusal Demokrasi Partisi…
Mısır - 01 Şubat 2011
Hüsnü Mübaret çıkan isyana karşı, halka “sokağa çıkma yasağı” koydu…
Buna rağmen milyonlar sokakta; fakat Mübarek adam içerde. Bu yasağa
bir kendisi uymak zorunda kaldı. Bu da gösteriyor ki: Yalnızca aşkın
değil, “diktatörlerin de gözü kördür.”
Bu da bana Küçük Prens hikâyesini hatırlattı…
“Kâinatta gemisiyle dolaşıp duran Küçük Prens bir gün minik bir
gezegende, başında tacı, sırtında kürküyle tek başına oturan bir
adama rastlar.
“Sen ne yapıyorsun” diye sorar.
“Ben kâinatı yönetiyorum” der adam, “bu kâinatın kralı benim”.
Saint-Exupéry’nin muhteşem kitabını okuyan herkes sanırım bu bölümü
hatırlar.
Kâinatı yönetmek istiyorsan güneşe sabahları “doğ”, akşamları “bat”
diyeceksin.
Böyle yaparsan bir “kral” olursun.
Güneşe akşamları “doğ” demeyi denersen, bir gezegende oturan zavallı
bir adama dönersin.
Toplumları yönetmek de “kâinatı yönetmek” gibidir, güneşe ne zaman
doğ diyeceğini bilmen gerekir.
Sabahları güneşe “bat” diye bağırmak seni zavallılaştırır yalnızca.
Toplumlarının güneşinin ne zaman doğup ne zaman batacağını kestirmek
için de basit bir kural vardır bence.
Eğer bir halk ya da halkın bir kesimi haklı bir istekle ortaya
çıkıyorsa, bu, güneşin doğuşu gibidir, hiçbir güç bunu durduramaz,
bunu durdurmaya kalkan “krallığını” kaybeder.
Fransız Devrimi’nin en genç liderlerinden olan Saint-Just boşuna,
“devrim silahların değil, yasaların patlamasıdır” dememiş.”(A.Altan)
Doğanın olduğu gibi toplumsal gelişim ve değişimin yasası da “senin
saltanatının günü doldu” güneşe bat demenin vakti çoktan geldi
diyor.
Mısır’ın Sultanı olsan da git: Mübarek… Zaten krallığın bitti! Bu
halk yeni doğan güneşe merhaba demek için “güneş’e doğ ” dedi…
Direnir, “güneşe doğma desen de” Güneş yinede doğar, o zaman senin
bir krallığın da kalmaz…