Ekmeği Ekmekçiye ver...

 

 

 

 

      Festivalimiz oldukça coşkulu geçti. Fakat, beldemiz değerli insanlarının bir kısmını görmek istediğimiz yerlerde göremedik…[1]

       Ben bu Festival kararını oldukça önemsiyorum. Uzun soluklu bir etkinlik haline getirebilmek için neler (bir Fethiye’li olarak)yapmalıyız soruna, cevaplar aramak ve naçizane fikirlerini arz etmek istiyorum!

        Eskinin ev kadını ne demekti biliyor musunuz?  O iyi bir (insan)çocuk yetiştiricidir… O, iyi bir aşçıdır… Sulusu - kurusu, pastası - böreği, tuzlusu - tatlısı … her şey belli bir seviyede elinden gelir. O iyi bir terzidir, biçer diker, keser-yamar, örer… O iyi bir garsondur, nasıl sofra düzüleceğini ve sunulacağını bilir… O iyi bir ev ekonomistidir: kaynakları ile istek ve arzuları arasında iyi bir denge kurucudur. Birde elindeki kıt kanaat kaynakla, dişinden tırnağından artırarak çeyiz biriktirir çocukları için…  Çocuklarına iyi bir ana; kocasına da iyi bir kadın olmak zorundadır… yani her parmağında bir hüner…

       Bu gün durum nasıl? Bir hanım arkadaşıma takılıyorum, “acık avrat ol, avrat…”  “Bir pasta bir börek elinden gelmiyor” diyorum… Cevabı:  “beş ytl verir bir kğ. Pastaneden alırım, parmağını yersin! Evindekinden daha iyidir” diyor…

       Bu günkü gidişat bu yönde…  İş bölümü artmış, işler ehline havale edilmekte… Yani bir kadın bu gün, bunca konuda yetenekli değil artık… Bu zamanda da olamamakta, olmamalıdır da… O kadın, iyi bir işte çalışacak, işbölümü gereği bir tek işi ustalıkla yapacak ve buradan kazandıkları ile diğer ihtiyaçlarını, bunları ustaca üretenlerden satın alacak…

      Yani, “pastayı pastacıdan, ekmeği de ekmekçiden alacak,” üzerine de para verecek… Çünkü ekmeği ekmekçi, kendisinden daha iyi yapmaktadır. Bundan dolayı muhtemelen “o” deyim oluşmuştur: “Ekmeği ekmekçiye(ekmekçiye havale edeceksin)ver, birde üzerine ekmek( para) ver.” Çağın doğrusu bu yönde aranmaktadır…

       Gelelim saadete!..   Alevi sitelerinde sörf yaparken bir gün, Almanya’daki bir Alevi Kültür Merkezinin sitesinde şu cümleyi okumuştum: “ etkinliğimize sayın Faysan İLHAN’ise konuşmacı olarak katılacak…”  Yine apaçık görmekteyiz ki: “Yol Tv” gibi bir kanalda başarı ile programlar yapan ve Federasyonun Denetleme kurulunda vb… görevler alan bir değerli arkadaşımız var: Ali Ekber PEKTAŞ. Ankara’da (kültür ve sanatı önemseyen) üst düzey birtakım bürokratlarla dahi ilişkisi olan değerli ağabeyimiz Tiyatro Yönetmeni Bektaş ALTUNOK; gerek yurt içinde gerekse yurt dışında bir çok sanatçı ve müzik guruplarımız ile kültürel etkinlerde isimlerini duyduğumuz, bir çok değerli “Fethiye’nin kültür ve sanat üreticileri” var.

     Verilmesi gereken isimler, elbette ki verdiklerimiz ile sınırlı değil. Fakat, cümle kurarken ilk dilimize geleni söyledik.    

     Burun bükecek olan Fethiye’lilere bir örnekle yanıt vermek istiyorum… “Rahmetli Hüseyin GÜVERCİN’in oğlu Aliekber GÜVERCİN arkadaşımdır. Fethiye’de iken yapmakta oldukları işlerden biride bir iki karış büyüklüğünde “curalar”( küçük bağlama) yapmaktı…

        Aliekber bu curaları bir çalar, bir çalardı ki… Dinlerken ağzım kulaklarıma kavuşacak kadar büyürdü… Henüz ağzım doğal büyüklüğüne ulaşmadan, Aliekberin elinden curayı çarpar gibi alır, çalmayı denerdim… Dın…Dııın… Dıııın… gibi melodik bir yanı olmayan tıngırtılar çıkarırdım.  Bunun üzerine hem kendi kendime kızar, güler, hem de niye ben yapamıyorum diye üzülürdüm…

       Aynı saz Aliekber’in elinde bülbül gibi ötüyor, benim elimde ise dıngırtıdan başka bir ses çıkarmıyordu… Aliekber,  rahmetli Ali Ekber ÇİÇEK gibi bir usta değildi ama, o yaşımda gördüğüm Fethiye’nin usta saz çalanlarından biriydi…

      Sonuç, çalıp söylemek gerektiğinde, kesinlikle bu işi ben ve benim gibiler yapmamalıydı. Bu işi yapan arkadaş ve abilerimiz vardı. Bu gün için realitemizi bunlar oluşturmaktaydılar… Konuşmak gerektiğinde, yine belli bir seviyeyi tutturarak konuşma yapacak insanlarımız belli. Aracımız bozulduğunda ise, bunu şoför değil servis ustasına yaptırmalıydık…

      Bunun gibi…  Elbette ki, ulusal çapta kültür ve sanat üreticileri ile ilişkilerimiz sürdürmeli hatta kuvvetlendirmeliyiz… Çünkü, kapalı bir alana kendimizi hapsetmek, gelişmenin ve ilerlemenin yolunu kapatmış olmak anlamına gelir. Bütün kültürel ve Sanatsal faaliyetlerimizde,  ulusal olanı, evrensel olanı kendi önümüzde tutmalıyız.. Beldemiz sanat üreticileri, kendi kendilerini ölçü alınca nasıl ki ulusal çapta birer üretici olamayabilecekler (kendilerini sınırlamış olacaklar)se, evrensel çaptaki sanatçıları ölçü almayan ulusal sanat üreticileri ise kendilerini aşıp evrensel ölçütlerde, yeryüzü ölçeğinde sanat üretmezler…

     Fethiye’nin isminin geçtiği “kültürel ve sanatsal” etkinlikler söz konusu olduğunda, Fethiye’nin sanat ve kültür üreticilerini, başkalarının sayın diye hitap ettikleri ve sözlerini sazlarını alkışladıkları bu insanları ise karşımızda, böylesi etkinliklerin içerisinde göremiyor olmaksa benim açımdan en yumuşak deyimle şık görünmüyor…

      Bu gün ve yarın, belediye başkanlığı makamında oturan ve oturacak isimlerin, işte bu “Fethiye Kültür ve Sanat Festivali”ni ben düzenledim, demelerinde bir sakınca yok… Buda benim büyük icraatlarımdandır diye her zaman övünebilirler… Bu biçimi muhafaza ederek içini, etkinliğin motor güçlerini değiştirerek, kültür ve sanat etkinliklerimizi yeni bir kan, uzun soluklu bir yürekle, gönülle doldurarak yaşatabiliriz…

    Nasıl mı?  Övünme payesi yine belediye başkanlığının olsun ama bunu ancak “ekmeği ekmekçiye yaptırarak” başarabiliriz…

     Mesela, bunun İstanbul ayağında Haydar GÜVERCİN,  bugün için Malatya’da bu konuda gönüllü, yetenekli ve yeterli çevreleri olmaları bakımından Hasan ile Vahap ALTUNOK  ve gerekli ise Tenci ile Fethiye’den başka isimler ilave edilebilir. Ankara’da Bektaş ALTUNOK ile başka isimler ilave edilebilir..  Antalya’da yaşayan değerli sanatçımız İhsan GÜVERCİN’i de Almanya’daki sanatçı, düşünce ve inanç adamlarımız içinde görerek, bunların kendi aralarında bir gurup kurmalarının sağlanmalıyız…

     Bu merkezlerde bulunan kişiler ile belediye başkanlığı koordineli bir şekilde çalışabilir.   Bu insanlarımız, belediye başkanı kim olursa olsun, bu tür etkinlikler hususunda kendilerini yetkili ve etkili hissederlerse, daha bu festival biterken bir sonrakinin kaygısını taşıyacaklar ve şevkle çalışacaklardır.

     Böyle olacakta ne olacak mı diyorsunuz?

  • Bu Festivalde yaşanan gibi kırgınlıkların önüne geçilmiş ve bu değerli insanlarımız bir birlerinden soğumuş olmazlar.
  • Niçin birçok merkezdeki bunca insanı sürece dahil etmeliyiz. Bu gün için, sanki şurada burada, pratik olarak bağları kopuk kalabalık gibi görünen görüntüyü değiştirmek ve bunların kendi kendilerini ve bizleri zenginleştirecek canlı bir organizmaya çevirmek için. Çünkü geleceği görecek, onun için çaba sarf edecek potansiyel bu guruplarda vardır ve yapılan etkinliğin içeriği “Fethiye Kültür ve Sanatı” başlığı taşımaktadır… Ve onlar, “Fethiye’nin Kültür ve Sanat” üretimi ve aktarımı yapmakta olan biricik kaynaktırlar. Bu aynı zamanda biz bilincinin gelişmesine ve kaynaşmanın sağlanmasına en büyük katkıyı yapabilecek bir yapılanmaya yol açabilir...
  • Bu çaptaki bir etkinlik, bir tek kişin yapabileceğini aşan bir organizasyonu gerektirmektedir. Bu ise ancak sisteme dahil edilmiş ve çanlı ilişkilerin muhafaza edilgi guruplar yapabilir..(Bu sözümüz, bundan öncekiler şöyleydi, böyleydi demek için söylenmemiştir…)
  • Mahkeme kadıya mülk değil. Belediye başkan(lar)ı değiştiğinde, yeni gelen bu gibi etkinlikleri yapacak hazır bir organizasyon ve gönüllü bir birliği karşısında bulacaktır. Bu ise uzun soluklu ve hem siyaset hem de kişiler üstü bir aktivitenin kaynağı olabilecektir.
  • “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek te, gelmesek te, o köy bizim köyümüzdür,” gibi bir kuru söze dayanarak artık bazı işler yürütülemez… Bu yapılanma ( Tanrı uzun ömürler versin), Almanya’ya giden birinci kuşaktan sonra, yeni neslin bağlarının kopmamasını engelleyecek köprülerden biri olur... Bu insanlarımız bu vesile ile buraya gelir, burada bir boşluk doldurduklarını yaşarak görür ve buradakilerin kendilerine ihtiyaçları olduklarını, dolaysı ile bu insanların gözünde bir değer olduklarını görürler… Buradaki insanlarla olan gönül bağları kuvvetlenebilir…
  • Çevrelerinde ( hatta Avrupa’nın birçok şehrinde ve kimileri ise ülkemiz yerel ve ulusal kanallarının sahnelerinde ve kürsülerde)sayın diye hitap edilen ve sazları sözleri alkışlanan insanlara “seni kale bile almayan bu köy, senin memleketindir…”   “Burasını sev, burası için çalış demenin,”  artık onların nezdinde bir anlamı olabileceğini ise anlamakta güçlük çekiyorum…
  • Mesela, protokolde bir düzüne okumuş iş ve meslek sahibi olmuş insanımızın bulunmasının gençlerimiz ve çocuklarımız üzerinde etkilerini bir düşünün… Bak çocuğum şu doktor… mühendis… öğretmen var ya işte onlar komşularımızdan Ayşe teyzenin, Hasan amcanın çocuklarıdır… Doğuştan doktor, mühendis … değiller, okuyarak çalışarak olmuştur, demek.. Bunlardan birine 15 dakikalık konuşma hakkı vermek…
  • Ulusal sanatçıların müzik konseri saat 20:00’de başlamakta; 18:00-20:00 arası ise bizim sanatçılar ile başkalarının sayın diye hitap ettiklerinden biri 20 dakika konuşsa bunun bir anlamı olmaz mı?
  • Değerli hemşerimiz HüseyinYILDIRIM’a yapılan bu iltifatın(Hüseyin abi buna layıktır ve ondan her zaman bu özen ve ilgiyi esirgememeliyiz) yarısı kadarını da bu insanlara gösterdiğimizde, Fethiye ile Fethiye’liler arasındaki gönül bağı asıl o zaman kurulmuş olacaktır…

 

 

     Birkaç noktanın daha altını da çizmek istiyorum. Bu etkinliklere katılım ve desteğin yüksek seviyede tutulabilmesinin yolu, siyasi bir kişiliğin gölgesinde kalmamasıdır. Bu doz iyi ayarlanamazsa, etkinlikler “biz” kavramının dışına taşar ve daha çok “siz” -“biz”  olarak algılanır… Bu ise etkinliklerin birleştirici özelliklerini bozar hatta ayrıştırıcı bir alana doğru çeker kitleleri…

     Zaten bu etkinliği düzenleme kararını hangi makamın verdiğini ve bu makamda bugün için kim(ler)in bulunduğunu ve siyasal açıdan verilebilecek bir puan varsa onunda ona verilmesi gerektiğini biliniyor…

     “Kültür ve Sanat” faaliyetlerinin içeriğini ve biçimini belirleyecek asli unsur, “kültür ve sanat” üretimi işiyle ilgilenen kişiler ve bunların oluşturduğu guruplar olmamalı.” Çünkü, bunların siyaseti bile seviyeli ilkeler ve değerler bağlamında, daha bir evrensele yönelik olacaktır ve her bakımdan seviyeli bir yarışa zemin teşkil edecektir…

      Bazı insanlar görüyorum ki… Benliklerini bir şişiriyor, bir şişiriyor ki… O benlikler, ne eve- barka nede dünyaya sığacak gibi… O gibilerin var olduğu yerde, bir kimsenin varlık göstermesi şöyle dursun, nefes almasına imkân kalmıyor…

     Oysaki benim varlığım, değerim; senin varlığın, değerin ve büyüklüğünden bir şey eksiltmez. Hatta birbirimizle el ele vererek, gerekiyorsa karılarak kendimizi daha zengin ve donanımlı kılabiliriz… Yükselmeyi ben alçak gönüllülükte gördüm![2]

     Bu dünyaya Musa, İsa Peygamberler sığdığı gibi, Aristo’lar, Homeros’lar, Platon’larda sığdı.   Hacı Bektaş’lar, Nesimi’ler, Pir Sultan’lar sığdığı gibi; Enstein’lar, Dekart’lar, Kant’lar, Marks’lar da sığdı… Biz mi sığmayacağız?.. 

 

     Söylemesi ve yapılması gerekenler elbette ki bunlarla sınırlı değil; fakat şu an için benim dağarcığımdan dökülen bunlar…  Ben resmin bir kısmını, belki de taslağına dair çizikler attım… Resmi tamamlayan ben değil inşallah biz olacağız! Benim her zaman küçük çırpınışlımla, büyük hareketler arasında bağ kurmak gibi kendimi alamadığım bir zaafım vardır…

     Bu önerimiz bir yankı bulursa, değerli yazarımız Mehmet Altan’ın 1991’de yazdığında o günlerde birkaç kişinin ancak itibar ettiği; fakat bu gün ülkemizdeki iki kişiden birinin oyunu alarak iktidarda bulunan bir partinin referansı haline gelmiş olan “İkinci Cumhuriyet”çilik ekolu gibi, yerel bir boyutta da olsa insanımızın AB. Müfredatına(çağdaş uygarlığa) dönük yüzünün miladı olabilir…

 

 

18 Ağustos 2007

Fethiye

a.s.

 

    


 

[1]Sitemizin “Alt Web” bölümünde müzik guruplarımız ve sanatçılarımız diye bahsettiğim gurup ve sanatçıların tek tek yada bazılarının isimlerini bilerek vermedim. Verdiğim ismi, vermediğim isim yada isimlerin önünde tuttuğum düşünülmesin diye yaptım bunu. Bu sebeple elden geldiğince az isimden bahsettim…

      Bireysel açıdan bazı isimler nazarımda özeldir… Yani, apayrı yerleri vardır! Fakat, Fethiye yada dünyadaki insanlar hakkında genel konuşmam gerektiğinde, bu özellerimde genelin ayrımsız parçasıdırlar. Dolaysı ile herkese eşit uzaklıkta olmaya çalışırım…

     İnsan hak ve hürriyetlerine saygı temelli olarak ta olsa, gönlümüzden geçenleri rahat rahat söyleyemiyoruz. Aman bu cümle şunu kırar, şu cümle ona dokunur, o buna ne der diye yazdığımız yazıları kese kese kuşa çeviriyoruz…

     Ne yazık ki AKP bile “İkinci Cumhuriyet”i kuracak-sivil anayasa ve yasal düzenlemeler ile; fakat biz henüz “birinci Cumhuriyet”e bile ulaşamadık…

     Benim kimselere verecek kadar aklım yok… İnanın bana bile yetmiyor! Öyleyse niye yazıyorum? İnsanın fıtratından kaynaklanan bir şey bu! Yaşama, hayata kayıtsız kalamıyor... Siz olsaydınız ne yapardınız yada bu konuda siz ne düşünüyorsunuz gibi sorulara ille de bir cevap vermek istiyor. Benim naçizane cevabımsa bunlar…

 [2] Sokrates bir ev yaptırmış. Sokrates’in evini gezenler, “her şey yi güzel olmuşta, odaları oldukça dar” demişler…  Sokrates’te, “benim gerçek dostlarımı alacak kadar büyük,” demiş.

     Sıkışarak benim dar odama girmeyi, geniş salonların zengin sofralarına tercih etmiş bir dostum, arkadaşımdır: Müslüm AKBABA…   Onunla 2007 yılının Ağustos ayında, birkaç saatte olsa sohbet etme imkânı buldum.   

    Bende para yok, çevre yok, ün yok, saz yok, söz yok… yok oğlu yok! Bende olmayan bu hasletler ve kazanımlar onda var… Buna rağmen; masadaki çayıma şeker atmasına karşı koyduğumda o, ben “Türap’ım” diyerek itirazımı bloke etti… Böylece, ezdi geçti beni…

     Türap nedir?.. Sözlük anlamı toprak ve tozdur. Yan anlamlarından bir ise Hz Ali’nin lakabıdır. Hz. Ali neden topraktan tozdan bir lakap almıştır?..  Türap, eş deyişle toprak alçak gönüllülüğün, yüzü yerdeliğin simgesidir… Toprak, yaşamın ve ondan fışkıran bütün hayatların kaynağıdır… Toprak berekettir, üretimdir, doğumdur ve ölümdür… Topraktan geldik toprağa gideceğiz yada Tanrı âdemi (balçıktan)topraktan yarattı ve kendi ruhundan üfledi, gibi… Toprak, parçanın değil bütünün, senlik benlikliliğin değil:”biz”in; nefsin kölesi olmuş mahlûkun değil,  güçlü bir öz güvenin, oto kontrolün, dengenin, uyumun; paçadaki bütünü, bütündeki parçayı görüp yaşabilmenin ve ebedi hayatın  remzi, kemal etidir!..

      Sohbetimiz içerisinde birkaç çatlak, yarık, kırılma noktası arıyorum, sözleri ve beden dili ile şu dağları değilse de “Bayram Tepesini ben yarattım”  gibi bir şey desin… Böyle bir şey desin de birazda ben nefes alayım (ha işte, sende var olan bu kibir bende yok diye kasılayım)diyorum ama Müslüm bu fırsatı bana vermiyor ve sonunda da vermedi! Hele ki de vermedi…  Çünkü onun tek kaygısı insana yakışanı, kendine yakıştırmaya çalışmaktı… İnsana da ona da yakışan buydu…

    “Ali olmak,” “Türap olmak” her yiğidin hali, harcı olabilseydi, bunca insan dağlar tepeler yaratmakla yada aya yıldız benzemeye çalışmakla geçirmezdi günlerini…