|
|
Hiç mi Adam yok?
Hastanede doğan o çocuk bu gün 13-14 yaşında.
Yani, bu hikâyede o kadar eski… Eşini doğum yapacağı gün
hastaneye yatıran kocaya, nezaretçi olarak hastanede kalmasına
izin vermez hastane idaresi… O da, şehirdeki emmioğlusunu bulur
ve o gece orada kalır. Gündüz emmioğlusu ile gezerken,
şehirlinin, araçlar korna çaldığında, hızlı gittiğinde;
kaldırımdaki yayalar ile çarpışma anlarında hep küfrettiğini
görür, işitir… Şehirli, akşam olunca emmioğlusuna bir çilingir
sofrası kurar, Allah ne verdi ise yer içerler. Aldıklar alkol her
ikisinin de kafasını hoş etmiştir…
Laf dönüp dolaşır, köyden köylüden bahsetmeye
gelir. Köylü, “Hasan amca der demez, şehirli hemen araya girer
ve “o pzv... Teki, öylede adamdan bahsediyorsun ki,” der;
sohbetin bir yerinde yeri gelir köylü Ayşe teyze der, şehirli
yine araya girip, “o kadını sen az mı sanıyorsun o, oros….
teki,” der; köylü “Ahmet abi,” der demez şehirli araya girer ve
“o var ya o der köyün en şerefsiz adamı,”der…
Kafaları zom olmasına rağmen, köylü gündüzden
beri emmioğlusunun söylediği sözleri hatırlar ve “emmioğlu der
ki sahi, bu memlekette hiç mi adam yok?...der”
Şehirli bu söz üzereni şişeyi eline alır ve tokuşturur ve
“şerefe,” der tepesine diker… Bu beden diliyle şehirli,
emmioğlusuna “iki tane var biri sen, biride benim,” demiş oldu
herhalde.
Ardan 13 yıl geçti ama, şehirlinin dili aynı
dil… Eskiler der ya: “huy canın altıdadır; can çıkmayınca huy
çıkmaz,” diye.
***
Bir aksam saat 19:00 civarı, muhtemelen
Temmuz ayı. Banyo yapmış, terden tozdan arınmış, temiz
kıyafetlerimden giymişim. Aniden çıkan bir iş dolaysı ile,
belediyeye gidip gelmek zorundayım. Gittim. Çarşıdan eve
geliyorum...
Bizim mahalleye geldiğimde kendimi şiddetli
bir kavganın ortasında buldum… Kavga edenlerin ikisi de hısım
akrabam… Araya girecek kimse yok… Bir tarafı ben yatıştırmaya
çalışıyorum. Ayıptır, kayıptır… filan diyerek. Fakat diğer
tarafı tutup, eve götürecek kimse yok, ailesinden başka…
Benim gecikmem üzerine eşim, merak eder yola
çıkar. Bide ne görsün, harareti yüksek bir kavga var ve ben bu
kavganın ortasındayım. Oda gelir, diğer tarafı tazir teskin
etmeye başlar. Sonuç: İki komşu kavga ediyor, birini ben,
diğerini ise eşim tutmaya çalışıyor…
Kavga pis bir kavga… Komşunun biri,
kilimlerini evi tozlanması diye az ötede bir yerde silkeliyor.
Bu evin az ötesi de, diğer komşunun evini önü oluyor.
Kapısının önünde kilim silkelenen komşunun
erkeği, sinirleniyor ve kapısının önünde kilim silkeleyen komşu
kadına en hafif ifadesi bu cümleden olmak üzere: “Bu ne
terbiyesizlik, senin evinin tozunu toprağını ben yutmak zorunda
mıyım…” gibisinden bir şeyler söylüyor. Kilim silkeleyen komsu o
mahallenin gediklilerinden, kapısında kilim silkelenen evde
oturan komşu ise kiracı… Bu kavgayı evde anlatıyor, kilim
silkeleyen kadın. Koca bu sözlere içerliyor…
İçerleyen bu koca, içip- içip kafayı bulunca,
komşusunun kapısına dayanıyor: Erkeksen çık dışarı, senin… diye,
ana avrat düz bastı çekiyor! Dün geldin de, bu gün bize laf mı
söylüyorsun… vs.
Kiracı komşumuz ayık; fakat ayıklığı
sarhoşluktan beter bir tip… Kapısına gelmiş, kendine meydan
okuyan birini de görünce, kürek sapını kapar ve kapıya fırlar…
Ortalık meydan muharebesini dönüyor bağırtı, çığırtı ve küfrün
bini beş para!
Ben tutmaya çalıştığımı eve sokmak için
kapıya doğru zor bela yaklaştırmaya başladım mı? Karşıdaki
meydanı boş buluyor ve bu kavdan kazançlı olarak çıkmak için
hamleler yapıyor. Ben içeri sokacakken, diğeri kapıya kadar
hücum ediyor; kapısına kadar hücum ile gelindiğini gören
benimki, artık bundan geri çekilemem deyip, kapısını savunmak
için bütün gücünü kullanıp, hücuma geçiyor. Bu hücum ettiğinde
diğeri ev basmış olmamak için gevşek davranıyor kendi kapısına
kadar geriliyor. Onun gerilediğinin fark ettiğinde bizimki,
kovaladım diyebilmek için iyice coşuyor. Sonra aynı hamleleri
diğeri yapıyor…
Yani, her iki tarafta kapısına kadar hücum
ettim, korkup içeri girmeseydi yada içeriye sokmasalardı, ben
yapacağımı biliyordum… gibi, bir skorla bu kavgayı bitirmek
istiyor…
Bu kavga on on beş dakika sürdü ama bana
sanki on-on beş saatmiş gibi geldi… Bense bu kavgadan önce, iş
sonu günün yorgunluğunu atmak, terden tozdan kurtulmak için
banyo yapmış, temiz giysilerimi giymiş dinlenmek istiyordum! Bu
kavganın sonucunda, eşime dedim ki: “Ne sen birinin kapısında
kilim silkeledin, nede ben içip- içip, birinin kapısına
dayandım… Fakat; kan ter ve üstü başı toz toprak içinde kalan;
iki düğmesi kopan ve nefes nefese kalan ben oldum… Bu da
yetmezmiş gibi, birde kulağımız dolu dolu ağza alınmayacak
küfürler duyduk ya da küfür ettiler bize... Bize diyorum; çünkü
kavga eden taraflar hısım akraba. O öfkeyle genelleyerek
basarım, çakarım… türünden küfürler ettiler! Dolaysı ile bize de
etmiş oldular.”
Sonunda, n’oldu biliyor musunuz? Bu kadar
emeğimize karşılık kahve ikram ettiler ve bu arada yapılan
konuşmalardan anladığım kadarıyla, araladığım komsu, bütün
bunlar yetmezmiş gibi birde kendi tarafında olduğum ve olacağım
anlamına gelecek cümleler kurmaktaydı!..
Sahi ben bu çirkinliğin, rezaletin, kokuşmuş
bu insan ilişkilerinin… nasıl olurda taraftarı olurum?..
Ötesiyle berisiyle; başı ile sonu ile her yanı ile eler tutar
yanı kalmamış; insanlıktan nasibini almamış bu kavgacıların
birinin nasıl tarafını tutarım? Ben böylesi bir kavgaya taraf
olursam; dostluktan, arkadaşlıktan, koru komşuluktan, büyük
küçüklükten, hısım akrabalıktan; doğru eğrilikten, çirkinlik ve
güzellikten, kısacası insanlıktan… bahsedebilmem mümkün mü?
Edersem de, pahası kaç olur? Ben cevap vereyim: Hiç!.. Ama hiç olur.
***
Ben köyümüzde şehirli emmioğlu gibi bazen
koru komşusuna, bazen hısım akrabasına, bazen arkadaşına…
gıyaben veya yüzüne hitap edenleri gördüm… Ben köyümde bu
komşularım gibi eşiyle dostuyla, koru komşusu, hısım akrabası
ile… kavga eden komşular gördüm. Ben siyasi rakiplerinden bu
şehirli ve bu komşuların diliyle bahseden nice “sayılı, ileri
gelen(!?)” insanlar gördüm…
En acı olanı ve hatırlarken hicap duyduğum
ise bu çirkinliklere, körü körüne(bu benim akrabam, bu benim
mahallelim, bu benim komşum, bu benim siyasi taraftarım… gibi
gerekçelerle) taraf olan nice gafil ve sefil insanlar gördüm…
Şaşırdığım ve cevap bulmakta zorlandığım ve
bundan daha çok önemsediğim nokta nedir biliyor musunuz? Ben
farklıyım; iyi komşuluk, hısım akrabalık, eş dostluk, siyasi ve
dini duruş ile görgü terbiye, edep haya… konusunda ben üst bir
karakterde ve asalette bir insanım diyenlerin, kırk yıllık kendi
gözlerindeki kimlik tanımları ile kendilerinin bu kadar zamanda
yarattıkları yada yaratmaya çalıştıkları toplum içerisindeki
imajlarını elbise çıkarır gibi çıkarıp bir kenara atıp, “bu gibi
çirkinliklerin ateşli taraftarı oluvermeleri...”
Ben eşimi dostumu severim; ben koru komşumu
severim; ben benim köylümü severim; ben siyasi görüşüme benzer
olanları ve inancımı paylaşanları severim, kısacası ben bu
memleketin insanını severim; fakat
insanlığı hepsinden çok daha çok severim…
Çünkü; komşum, arkadaşım, hısım akrabam, eşim
dostum, ırkım, dilim, dinim, mezhebim, rengim, cinsim, ülküm ve
ülkem…insanlık aleminin kıymetli; fakat yalnızca farklı
renklerinden ve seslerinden birine karşılık oluşturur. Oysaki
bu dünya ve insanlık yalnızca bizden ibaret değildir… Her renk
ve seste bizim kadar saygın ve insanlık âleminin asli bir
üyesidirler.
İşte bu insanlık âlemi, ben ve benim gibi
benden farklı olan bütün renklerin ve seslerin toplamını
oluşturur.
Sevgi, kendine ait olanı aşıp, insana ve
insanlık kavramını oluşturan bu bütün âlemin ortak özüne
yönelmemişse, sen artık kendi kendine ait olduğunu düşündüğün
parçayı da sevmiyorsun demektir.
Böylelikle, yalnızca sevgi ve saygıyı ben ve
bana ait olan hak eder demek benim dışımdaki, bana ait olmayan
sevgiyi ve saygıyı hak etmez demek… gerektiğinde o yada onlar
nefreti ve hakareti, eziyeti ve her türlü kötü muameleyi hak
eder, yada buna layıktırlar demek istiyorsundur.
İnsanlık, dini terminolojimizde “can”; din
dışı literatürde ise hümanizm, kavramları ile tanımlanmaya
çalışılmaktadır. Orta nokta, ben ile ben olmayandaki, ortak özü
bilmek ve o öze duyulan sevgidir. Sevgi; ortak insan özüne
duyulan ilgi, bilgi, saygı ve sorumluluktur...
Ötesi, ailedenlik, hısım akrabalık, komşuluk,
siyasi yada dini ve ideolojik taraftarcılık... vb. gibi parçalı
algının, idrakin ve yaşantının dar çerçevesine hapsolmak ve bu
parçalı algıyı evrensel olanın önüne çıkarmaktır… Bu ise evrensel olan, birey ve toplum üstü değerlerden
ve adanmışlıktan uzaklaşmak ve çağdaşlığın çok sesliliği ve çok
renkliği esas alan demokratik hukuk devleti kavram ve gidişatını
idrak edememektir... Bunlarsa bizi, yarım asrını medeni
dünyanın göbeğinde geçirmiş ve artık oralı da olmaya başlamış
insanlarımızı ve buradakileri, çağın gidişatından bihaber, karnı
tok sırtı pek, cakasından geçilmeyen; fakat buna rağmen, oranın
ve buranın taşralısı, varoşların insanı yapar...
Oysa ki Fethiyeli Alevi, solcu olarak görülür
ve ( üstelik kendini de böyle algılayıp tanımla eğilimde
olmasına ve) Almanya’da yarım asrını geçirmekte olan bilmem şu
kadar insanı vardır; o halde Fethiyeli aydın, ilerici ve daha
çağdaştır önermesinin aldatıcı maskesini bir an önce bırakmalı
ve aynada şimdilik ideal olan resmimizi yansıtacak ve
yansıtmasını arzuladığımız yer yüzünün, çağdaş uygarlığın
değerlerine bir göz atmalı, yüzümüzü birey ve toplum üstü
evrenselliği temsil eden değer ve hedeflere çevirmeliyiz.
Ankara AB’nin gerisinde, Fethiye ise
Ankara’nın gerisinde olduğu tezimizi doğrulayan bir insan
dolaysı ile siyasi anlayışları geride bırakmanın zamanı çoktan
gelmiş ve geçmektedir.
Ankara artık resmi ağızlardan dillendiriyor
Kürt realitesi kavramını ve 2009’da TRT. 24 saat Kürtçe yayın
yapacak. 1925’de Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasından beri yok
sayılan Alevi inancı, Anayasal açıdan çelişkilide olsa engele
rağmen gündemin baş sıralarını tutmakta. Ermenistan ile yeni ve
hatta tarihi sayılacak ilişkilerin temeli atılmakta ve Kıbrıs
sorununun anlamı farklılaşmakta iken bizim hâla, kırk yıllık
dostlukları, hısım akrabalık ve koru komşulukları siyasi
tercihlerimizden dolayı insan hak ve hukukuna dolaysı ile
haysiyet ve şerefine aykırı olacak şekil ve üslupla ayaklar
altına alıyor, geride onarılması zor hatta imkânsıza yakın
yaralar bırakıyor olmamız, gözümüzün önüne dökülmüş saçımızın
apaçık rengini göstermektedir.
85 yaşındaki Cumhuriyetimiz döneminde ülkemiz
856 kat büyümüş ve bunun 3 katı son on yılda gerçekleşmiştir.
Yani 1999 ile 2009 arasında, Ülkemiz üç kat daha
zenginleşmiştir. Ak Parti’nin koyduğu beş yıllık kişi başı GSMH
hedefi ile AB. süreci, dünya çapındaki kriz nedeniyle 2009 yılı
biraz durgun geçecek olsa da, umut verici ekonomik kalkınmaya
gebe gözükmekte.
Bu veri ve beklentiye istinaden diyebiliriz
ki, gelecek seçimleri kazanacak 2009 yılının belediye başkanı bu
ekonomik kaynakları kullanacak bir belediye başkanı olacaktır…
Fethiye Belediyesinin 3. dönemin Belediye başkanı bu yüksek
gelirlerle: Belediye hizmet binasını ve yalnızca Hürriyet ve
Cumhuriyet Mahallerimde değil, Tenci’ler de dahi kaldırımsız
cadde sokak bırakmayacak, gerekli ise kendi kaynakları ile iki
Tenci ile beldemizin Hürriyet Mahallesi arasındaki bağlantıyı
sağlayan yolları asfalt edip, her yanı parklarla donatacak ve şu
an araç parkımızda bulunan bütün araçları 0(sıfır)km. araçlar
ile yenileyebilecek, kanalizasyon ile sulama suyu arıklarını
yenileyerek, en azından iki dönemin icraatına denk icraatı, bu
3. dönemde gerçekleştirebilecektir…
Nereye varmak istiyoruz? Kaynakların verimli
kullanılması sonucu, yukarıdaki reel veri ve beklentilerin,
bahsettiğim 3. dönemde gerçekleşebilmesini kuvvetli bir olasılık
olarak ortaya çıkarmaktadır… “Salâvat kuvvetle olur,” deyimi
gereği, zenginleşen ülkenin yüksek kaynaklı geliri ile bu
maddesel imar ve icraat gerçekleşebilecektir…
Teorisine kısmen katıldığım, Abraham Maslow’ın ihtiyaçlar
teorisi gereği, bu maddesel ihtiyaçlar karşılandığı oranda;
insanın aşkına yönelimi daha da artacak yani, insan
ilişkilerinde, inançsal, ideolojik, felsefi...vb. boyutlar özel
bir anlam ifade eder olup sivrilerek ön plana çıkacaktır. İnsanı
temel alan seviyeli bir insan ilişkileri ve idare tarz itibar
görmeye başlayacaktır. Konuyu dağıtmadan makro düzeyde bir örnek
verecek olursak, İsrail ve Filistin örneğine bakmamız gerek.
İsrail bulunduğu kıtanın en güçlü ve refah devletidir. Fakat,
dünya İsrail kavramı ile insan hak ve hukukunu çiğneyen, katil,
ceberut, zalim… bir devlet algısını özleşmiş olarak, kin, nefret
ve telinle anar…
Yani beklentiler incelerek değişecektir.
Demokrasilerde, iktidarın gerçek sahibi,
sistemi vergisi ile finanse eden yurttaştır. Her şeyin kaynağı,
her şeyin rücu edeceği ve hizmet olarak yansıtılabileceği merci
yurttaştır. Mal sahibi, devlet örgütlenmesi aracılığı ile
vatandaş olduğundan, vatandaş, gerek yetkili kıldığı organ ve
makamlar, gerekse bireysel hak ve hürriyetler çerçevesinde, bu
malının(vergileri ile oluşturulan kaynağın) nasıl idare
edildiğini, bireysel olarak sorabilecek asil hak ve hürriyet
sahibidir… Bu nokta ise tartışılamaz.
Durum böyle olunca yada olmakta olduğu
oranda, şunu sunu yaptım diyen idarecinin icraatları, geçmişteki
kadar heyecan yaratmayacak ve bu kaynaklar kullanılırken ne
derece kamu menfaati korunmuştur gibi bir argümanla geçmişteki
ile mukayese edilmeyecek oranda sorular sorulacak ve bu
yönelimse yukarı doğru bir trent izleyecektir…
Bu durum idarecilerin çalışma azmini
kırmamalı: çünkü ne güneş balçıkla sıvanır nede mızrak
çuvala sığar! Yani güzel ve çirkinlikler er geç açığa çıkar.
Aykırı, muhalif görüşler bu gün için vardır, yarında kesinlikle
olacaktır ve olmalıda. Ne taraftan bakarsanız bakın, her dönemde
bir siyasi taraftır iktidarda olan. Diyelim ki “a” grubun siyasi
temsilcisidir. Buna rağmen iktidarın taraftarlığı, yalnızca “a”
ya hizmet değil, “a” gurubunun projesi ile alfabenin 29 harfine
hizmet etmek olmalıdır. Çünkü alfabede, “a” dan başka 28 daha
harf bulunmaktadır ve bu 29 harfin vergileri ile yurttaşına
hizmet ve hitap etmek zorundadır idareci. Yurttaşın bu neden,
niçin, nerede, nasıl gibi sorularına ise iyi ve kötü niyetine
bakmadan yukarıdaki şehirli gibi tepki göstermek bir idareciye
ve bu makama heves edenlere yakışmayan bir tutumdur.
Geleneğimize, iyi komşuluk, hısım akrabalık,
dostluk anlayış ve ilişkilerine ve bütün buların bugün için üst
çerçevesi olan temel insan hak ve hürriyetleri ve dolaysı ile
haysiyet ve şerefine gölge düşürecek, bir siyasi çatışmaya
taraftar olmak, filan kişi yada falan dönemdeki siyasi tercihten
dolayı, kırk yıllık kendi kafamızda ve toplum nezdinde ki kimlik
ve imajımızdan feragat etmek ve bunca yılda oluşturmuş olduğumuz
benlimizin kontrolünü başkalarının eline insafına bırakmak
demektir... Bu ise en azından, benim yukarıda bahsettiğim
kavgadaki aralamada olduğu gibi iyi niyetli bir çaba sonucu bile
olsa yakanızın paçanızın bozulmasına sebep olur.
Sonuç olarak bize
düşen ve bize yakışan ve yakıştırmamız gereken gelenekle
geleceği temsil eden değerlerin sentezidir. İlk atılacak adım ve
şaşmaz şekilde yukarıya doğru ivme kazanması gereken yol, çağdaş
uygarlık seviyesidir. Bu ise geleneğin “Adem Hakk’ta, Hakk
Ademde” düsturu ile demokratik devlette hakimiyetin kayıtsız
şartsız yurttaş(insan)ın olduğu, noktasını istinat ve hedef
edinmektir. Yani kıble, merkez adem, insandır...
Evet, köylü emmioğlunun: “sahi bu memlekette
hiç mi adam yok?” sorusuna, yukarıdaki bu son pasaja istinaden
bir duruş ve bu minvalde süre giden düşünce, duygu ve eylemleri
ile bir bütünlük arz eden ben varım diyebilmek, insan ve dolaysı
ile her Fethiyeliye yakışan ve görmeyi arzuladığımız resim ve
ille de bir taraf olmamız gerekli ise olmamız gereken taraf ve
taraftarcılığın bu olduğunu söylemek ve yapmaktan geçer…
Bundan ötesi, "oda kim oluyor?" üslubudur... Bu ise seviyeyi
düşüren, ekilen biçilir deyimine uygun bir karşılık oluşturur ve
bizi tarafların: "sende kim oluyorsun?" gibi sen-ben, yalnızca
kendini insan ve insanca muameleye layık gören narsis, bencil ve
çirkin bir insan anlayış ve ilişkisine götürür.
Ne
demişler: "insanı vezirde, rezilde eden kendisidir." Seçim bize
kalmış!..
a.s.
06 Kasım 2008
|
|