|
Yezit, babası tarafından Müslümanların
başına halife tayin edildiği günden
itibaren İslam dini kökünden ciddi bir
şekilde tehlikeye maruz kaldı. Muaviye,
Hicretin 95. yılında oğlu Yezit’i
kendisinden sonra halife olarak tayin
etmeye karar vermişti. Bu işi kesin
şekilde yerine getirmek için daha
hayatta olduğu sırada Yezit için biat
topladı ve kendisi de ona biat etti.
İbn-i Sa’d, Tabakat isimli eserinde
şöyle yazıyor:
“Hüseyin bin Ali, Yezid’e biat
etmeyenlerden biriydi. Muaviye hicretin
60. yılında öldüğünde oğlu Yezit hilafet
makamına oturdu, halk da ona biat etti.
Sonra Yezit Medine’nin hakimine şöyle
bir mektup yazdı: “Halkı çağırarak
onlardan biat al. İlk önce Kureyiş’in
büyüklerinden başla; onların ilki de
Hüseyin bin Ali olsun.” [1]
Medine’nin hakimi, İmam Hüseyin’den biat
almak isteyince, İmam Hüseyin (a.s)
cevabında şöyle buyurdular:
“Biz, nübüvvet ailesi ve risalet
madeniyiz. Yezit ise fasık, şarap içen
ve adam öldüren birisidir. Benim gibi
birisi öyle bir insana biat etmez...”[2]
İmam (a.s) başka bir sözünde de şöyle
buyuruyor: “Artık İslam’la vedalaşmak
gerekir; çünkü ümmet Yezit gibi bir
yöneticiye duçar olmuştur ...”[3]
Tanınmış İslam tarihçilerinden Mes’udî
şöyle yazıyor:
“Yezit, ayyaş birisi idi; köpek, maymun
ve avcı kuşlar besliyordu; içki içiyordu
... Onun zamanında, Mekke ve Medine’de
şarkı ve haram müzikler yaygınlaşmış,
halk açıktan açığa içki içmeye
başlamıştı.
Firavun, halkın işi hususunda ondan daha
adil, yakın ve uzak insanlar hakkında
ise ondan daha insaflı idi.”
[4]
* * *
İmam Hüseyin (a.s), Medine’nin durumunu
karışık görünce, o şehirde kalmayı doğru
görmeyip hicretin 60. yılı Recep ayının
sonuna iki gün kala pazar günü ailesi ve
dostlarıyla birlikte Mekke’ye doğru
hareket etti.[5]
İmam Hüseyin (a.s), hareketinin
hedefini, kardeşi Muhammet bin
Haneffiye’ye yazdığı bir vasiyette şöyle
açıklamıştır: “Ben azgınlıktan, makam
sevdasıyla, fesat çıkarmak ve zulüm
yapmak için Medine’den ayrılmadım. Ben
ceddimin ümmetini ıslah etmek, iyiliği
emredip kötülükten sakındırmak ve ceddim
Resulullah (s.a.a) ve babam Ali bin Ebi
Talib’in yolunda hareket etmek için o
şehirden ayrıldım...”[6]
İmam Hüseyin (a.s), Şaban ayının üçüncü
gününün Cuma akşamı (yani beş gün sonra)
Mekke’ye vardı.[7]
Kufe halkı, Muaviye’nin ölümünü ve İmam
Hüseyin (a.s)’ın Yezid’e biat etmekten
kaçındığını öğrenince pek çok mektuplar
yazıp imzalayarak İmam Hüseyin’i Kufe’ye
davet ettiler.[8]
Onlar mektuplarında İmam Hüseyin’e (a.s)
şöyle yazdılar: “Biz senin yolunu
bekliyoruz, kimseye biat etmemişiz.
Senin yolunda can vermeye hazırız. Senin
için onların Cuma ve cemaat namazlarına
katılmıyoruz.”
[9]
İmam Hüseyin (a.s), Kufe halkının
isteklerine olumlu cevap vererek,
Ramazan ayının yarısında, Muslim bin
Akil’i Kufe’ye gönderdi. İmam Müslim’e
şöyle dedi: “Kufe halkına git, eğer
yazdıkları doğruysa, sana kavuşmamız
için bize haber gönder.”[10]
Muslim, Şevval ayının beşinci günü
Kufe’ye vardı. Onun Kufe’ye geliş haberi
şehirde yayılınca on iki bin kişi, (bir
başka rivayete göre on sekiz bin kişi)
onun aracılığıyla İmam Hüseyin’e (a.s)
biat ettiler. O bu durumu İmam Hüseyin’e
bildirerek İmam’ın Kufe’ye gelmesini
istedi.[11]
Kufe’de yaşanan olayların haberi Yezid’e
ulaşınca, ilk iş olarak Kufe’nin hakimi
olan Numan bin Beşir’i azledip
Ubeydullah bin Ziyad’ı onun yerine
atadı.[12]
Muslim bin Akil’in de yakalanıp
öldürülmesini emretti.[13]
Diğer taraftan da, İmam Hüseyin’i (a.s),
Mekke’de gafil avlayıp öldürmek için
kendi adamlarını seferber etti.
İmam Hüseyin (a.s) bu komplodan haberdar
olunca, Allah’ın (c.c.) evi Kabe'de kan
dökülmesini engellemek ve o yüce mekanın
hürmetini korumak için, hac amellerini
aceleyle bitirdi ve hicretin 60. yılı
Zilhicce ayının sekizinci günü Mekke’den
ayrılarak Irak’a doğru hareket etti.[14]
İbn-i Abbas, Kerbela vakıasından sonra
bir mektubunda şöyle yazıyor:
“Şunu hiçbir zaman unutmayacağım ki, sen
Hüseyin bin Ali’yi Peygamberin
hareminden (Medine’den) Allah’ın
haremine (Mekke’ye) sürdün, orada da onu
gafil avlayıp öldürmek için, bazı
adamlarını gizlice gönderdin. Sonra onu
Allah’ın hareminden Kufe’ye sürdün. Hz.
Hüseyin, Batha’nın (Mekke’nin) en aziz
insanı olmasına rağmen üzgün bir şekilde
Mekke’den ayrıldı. Eğer Mekke’de kalarak
orada kan dökülmesini isteseydi, Mekke
ve Medine halkının tümünden daha çok
taraftarı olurdu. Ama o, Allah’ın evi ve
Rasulullah’ın hareminin saygınlığnı ve
kutsallığını korudu. Sen ise onların
hürmetini ve saygınlığını korumadın.
Çünkü sen, haremde onunla savaşmak için
adamlarını Mekke’ye göndermiştin.”[15]
Ubeydullah, Muslim bin Akil’i ve ona
sığınak veren Hani bin Urve’yi Kufe’de
yakalayıp feci bir şekilde şehit etti.[16]
Ubeydullah, İmam Hüseyin’in (a.s)
Kufe’ye geldiğini öğrenince, İmam’ın
ordusunu gözetimi altında tutmak için,
Hür bin Yezid-i Riyahi’nin komutasında
bir orduyu “Kadisiyye” bölgesine
gönderdi. Hür Bin Yezid, “Şeraf” denilen
bir bölgede İmam Hüseyin’le (a.s)
karşılaştı, aralarında bazı konuşmalar
geçti. İmam (a.s), Kufe’lilerin iki
heybe dolusu mektuplarını Hür bin
Yezit’e gösterdi ve kendisini onların
davet ettiklerini söyledi. Sonra yoluna
devam etti...
Hicretin 61. yılı Muharrem ayının ikinci
günü İmam Hüseyin’in (a.s) kervanı
“Neyneva” bölgesine varmıştı. Bu bölgede
bulundukları sırada İbn-i Ziyad’ın
elçisi, Hür bin Yezid’e bir mektup
getirdi. Mektubun içeriği söyleydi: “Bu
mektubum sana ulaşır ulaşmaz ve elçim
senin yanına gelir gelmez, Hüseyin’i
sıkıştırıp onu suyu ve sığınağı olmayan
bir çöle sür.”
[17]
Hür bin Yezid, İbn-i Ziyad’ın emri
doğrultusunda İmam Hüseyin’in (a.s)
kafilesini “Kerbela” denilen bölgede
durdurdu. Ertesi gün Ubeydullah bin
Ziyad’ın elçisi olan Ömer bin Sa’d da
dört bin savaşçıyla Kerbela’ya geldi.[18]
Söylemeden geçmeyelim ki Hür bin Yezid,
İmam Hüseyin’in şahadetinden önce
yaptıklarına pişman olup tövbe etti ve
İmam’ın (a.s) safında savaşırken
şahadete erişti.[19]
Ömer bin Sa’d, Aşura gününe üç gün kala,
İmam Hüseyin’in (a.s) kafilesinin suya
ulaşamaması için beş yüz süvariyi Fırat
nehrini korumaları için görevlendirdi.[20]
Muharrem ayının dokuzuncu günü (Tasuâ),
İmam Hüseyin (a.s) ve ashabı, tamamen
düşman tarafından ablukaya alındılar;
öyle ki düşman, İmam’ın (a.s) yardımına
hiç kimsenin gelmeyeceğine emin olmuştu.[21]
Tasuâ akşamı, düşman tarafından savaşın
başlaması için saldırı emri verildi.
İmam Hüseyin (a.s), düşmanın hareketini
görünce kardeşi Abbas bin Ali’ ye şöyle
buyurdu:
“Kardeşim, -canım sana feda olsun- atına
bin de onlara doğru git ve onlara; sizin
amacınız nedir, ne yapmak istiyorsunuz?
diye sor.”
İmam Hüseyin (a.s)’ın kardeşi Hz. Abbas,
onlarla görüşüp konuştu. Sonuçta
saldırıyı yarına ertelemeyi kabul
ettiler.[22]
* * *
Nihayet “Aşura” günü yetişti... Ömer bin
Sa’d, otuz bin savaşçıyla saldırıyı
başlattı.[23]
Otuz iki süvari ve kırk piyadeden oluşan[24]
İmam Hüseyin’in (a.s) ordusu, onların
saldırıları karşısında korkusuzca
direnip, yiğitçe savaştılar. Hem şehit
verdiler ve hem de onlardan bir kısmını
öldürdüler. İmam’ın (a.s) askerlerinden
biri şehit olunca yeri boş kalıyordu,
halbu ki düşmanın ordusundan bir kişi
öldüğünde yerini hemen bir başkası
dolduruyordu.
İmam Hüseyin’in (a.s) ashabının hepsi
şehit olunca, sıra İmam’ın (a.s) kendi
ailesine geldi. Çünkü İmamın ashabı, biz
yaşadıkça sizin ailenizin savaş
meydanına gitmesini kabullenemeyiz, diye
İmamın ailesinin meydana gitmesini
engellemişlerdi. İmamın ailesinden savaş
meydanına ilk ayak basan aziz oğlu Ali
Ekber oldu.[25]
Ondan sonra, İmam Ali’nin (a.s), İmam
Hasan’ın (a.s), Cafer-i Tayyar’ın ve
Akil’in evlatları savaş meydanına
çıktılar. Birer birer yiğitçe
savaştıktan sonra onlar da şahadet
şerbetini içtiler. Hz. Abbas bin Ali’de
(a.s) İmam Hüseyin’in evlatlarına su
getirmek için gayret gösterdiği bir
sırada, düşmanın kalleşçe saldırısı
neticesinde, savaşarak canını İmam
Hüseyin (a.s) ilahi kıyamı yolunda feda
etti.
Aşura gününün en hassas zamanı,
Peygamber’in ciğer paresi ve sevgili
kızı Fatıma’nın aziz oğlunun yardımcısız
kaldığı zaman idi. Düşman ordusu, İmam’ı
yalnız gördüğü için her taraftan ona
saldırıyordu ...
Aşura günü orada bulunan Haccac bin
Abdullah şöyle diyor:
“Allah’a ant olsun ki, oğlu, kardeşi,
kardeş oğulları, akrabaları ve yaranları
öldüğü halde onun (İmam Hüseyin) gibi
dirençli, sebatlı, şecaatli ve yiğit
birisini görmedim. Allah’a ant olsun ki
ondan önce ve ondan sonra onun gibi
birisini görmedim. İmam Hüseyin (a.s)
düşman ordusuna saldırdığında, onlar
kurt korkusuyla dağılan keçiler gibi,
İmam’ın sağ ve
solundan kaçışıyorlardı... Allah’a ant
olsun ki, Fatıma’nın kızı Zeynep, İmam’a
taraf yaklaştı... Bu esnada Ömer bin
Sa’d da İmam’ın yanına yaklaşmıştı,
Zeynep, İbn-i Sa’d’a hitaben şöyle dedi:
“Ebu Abdullah (İmam’ın künyesi)
öldürülüyor ve sen durup bunu seyrediyor
musun?!”
Devamında şöyle diyor:
Ömer bin Sa’d’ın göz yaşlarının yüzüne
ve sakalına aktığını ve Zeynep’ten yüz
çevirdiğini adeta görür gibiyim …’’
Nihayet İmam Hüseyin’de (a.s) o
zalimlerin eliyle feci bir şekilde şehit
edildi ve bu inanların yüreklerinde
ebede kadar sönmeyecek bir hüzün ateşi
yaktı.
[1] - Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.10,
s.164.
[2] - Musir’ul- Ahzan, s.24.
[3] - A.K. s.25.
[4] - Müruc’uz- Zeheb, c.3, s.77.
[5] - İrşad, c.2, s.34.
[6] - Bihar’ul- Envar, c.44, s.329.
[7] - İrşad, c.2, s.35.
[8] - A.K. c.2, s.36.
[9] - Müruc’uz- Zeheb, c.3, s. 64.
[10] - A.K.
[11] - A.K.
[12] - A.K.
[13] - Tarih-i Taberi, c.4, s.258.
[14] - İrşad-ı Mufid, c2, s.66.
[15] - Tarih-i Yakubi, c1, s.221.
[16] - Tarih-i Taberi, c.4, s.300.
[17] - A.K. c.4,s.302-308.
[18] - A.K. s.310.
|