ULUSLAR ARASI MALİ KRİZ,  ‘

‘DAS KAPİTAL‘‘ VE KARL MARKS (2)

                                                

 

Bu yazı AS‘nin 122 sayısında ANALİZ bölümünde yayınlanmak üzere hazırlanmıştır

ULUSLAR ARASI MALİ KRİZ,  ‘‘DAS KAPİTAL‘‘ VE KARL MARKS

                                                          (2)

Sevgili okuyucular,

Yazıma başlarken, yeni yılınızı kutlar, 2009 yılının küresel planda, açlığın, yoksulluğun, insan hakları ihlellerinin son bulduğu, polis kurşunlarıyla katledilen körpecik gençlerin yaşam haklarının korunduğu, savaşların son bulduğu ve bütün dünyada barşin egemen olduğu bir rüya gibi dileğimdir.

Ülkemizde, işkencelerin son bulması, polis kurşunlarına hedef olunmaması, başta henüz ergenlik çagindaki genç kızlarımız olmak üzere, kadınlarımızın taciz ve tecavüze uğramadığı, farklı kimlikteki ve inançtaki insanlarımızın, etnik kökeninden, inançlarından dolayı haksızlığa uğramadıklar ve kürtlere karşi yürütülen kirli savaşın son bulduğu bir Türkiye dileğimdir.

Yeni yılda, Alevilerin makul olan taleplerinin karşılık bulması, işçilerin 1 mayıs işçi bayramını Taksimde kutlamaları, kürtlerin ulasal haklarını elde edeceği özgür bir ortamın yaratılması, Anadolu mozaik‘ini oluşturan tüm inanç ve etnik grupların özlemleri olan demokratik bir ortamda kendilerini ifade etme  hayellerinin gerçekleştiği bir Türkiye dilğimdir.

Ülkemiz Türkiye‘yi bir baştan bir başa hayelet, hurafe ve sadaka toplumu haline getiren AKP‘li takunyalılardan ve faşist uygulamalarından kurtulması Türkiyenin, dileğimdir. Ergekon çetesinin ve bu çete içinde yuvalanan, faşizm hayranlarından ve bunların ‚‘‘avukat‘‘lığına soyunan Deniz Baykal ve ekibinden, onun zihniyetinden kutulmakta en büyük dileğimdir.

Barış, demokrasi ve özgürlük, Anadolunun üzerine bir güneş gibi doğması dileğiyle, yeni yılınız kutlu olsun, şansınız açık olsun. 2009 yılını arzuladığınız gibi yaşayın.!

Bu sayıda küresel düzeyde hüküm süren mali kriz ve doğuracağı sonuçlara ilişkin analiz‘lerimi aktarmaya çalisacagim. Okuyucuların yazının bütünselliğini anlama açısından bir önceki yazıyla bağ kurmalarının, daha sağlıklı olacağını belirtmeyi yararlı görüyorum.

Emperyalizm denilince sadece sömürgeci politikaları akla gelmez, bir bütün olarak kapitalizmin günümüzde yaşadığı süreci anlamak için kullanılır. Emperyalizme karşi olmak bir bütün olarak kapitalizme karşi olmakla mümkündür. Kapitalizmde ücretli emek kullanarak kar etme olanakları esasdır. Bunu becerebilen herkese bu alan açıktır. Bu olanaklardan yaralanabilmek için bir aileye mensup olmak, devletten belli bir yetki almak, belli bir eğitimi görmüş olmak gerekmez.Gereken tek şey bunu becerebilmektir.Bu beceri, daha somut olarak ifade etmek gerekirse, üretim araçlarını satın alacak ya da yaratacak parayı ve krediyi bulmak ve insanların kullanmak isteyecekleri bir mal ya da hizmeti üretmek anlamına gelmektedir. İşte bu özelligi kapitalizme, kendisinden önceki üretim tarzlarında bulunmayan bir dinamizmi sağlamıştır. Burada insanların kar peşinde koşması serbesttir ve bu öteki insanların istedikleri mal ve hizmetleri üretebilmelerine bağlıdır. Bu sayede kapitalizmle birlikte hızlı bir teknolojik gelişme ve refah artışı başlamıştır. Çok sayıda insanın, kar için bir üretim serbestliğinden yararlanmak üzere işe koyulması bunlar arasında rekabete yol açmıştır. Bir yandan rekabet, öte yandan yeni mal ve hizmetler yaratma güdüsü teknolojik gelişme hızını, eski çaglara kıyasla tasavvur edilemez boyutlara ulaştırmıştır. Kapitalizmin kendi gelişme süreci içinde ortaya çikan bir başka okay‘da teknolojik gelişme hızını daha da artırmıştır. Kapitalizmin başlangıç dönemlerinde kar önemli ölçüde ucuz emeğe dayanmaktaydı. Hem ücretler düşüktü, hem de çalisma süresi sınırlı değildi, kadın ve çocuklarin çalistirilmasi da serbest idi. Daha sonraları çalisanlarin mücadeleleri sonucunda iş günü 8 saate indi, ücretlerde yükselme oldu. Bu kapitalistleri karları artırmak için ucuz emekten ziyade, emek verimliliğini arttırmaya, yani teknolojik yeniliklere yöneltti. Böylece teknolojik gelişme hızı daha da arttı. Kapitalizm başlangıç dönemlerinde, bir yandan hızlı teknolojik gelişme ve refah artışı yaratırken, bununla eş anlamlı olarak yoksulluğa da yol açtı. İşçiler düşük yaşam standartlarına ve zaman zaman yoğunlaşan işsizliğe katlanmak zorunda kaldılar. Ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren işsizlik azalmaya, işçilerin yaşam standardı da yükselmeye başladı. Fakat bu noktada başka bir yorum yaygınlık kazanmaya başladı. Kapitalizmin 20. yüzyılda Avrupa, ABD, Japonya gibi ülkelerde genel refah artışına yol açması bu sistemin bir yandan bazılarının refahını artırırken, çogunlugun yoksulluğunu doğurduğu gerçeğini değiştirmemiştir.Çünkü yukarıda sayılan ülkelerdeki refah artışı bu ülkelerin kapitalist sistemin geri kalmış ülkelerini eşitsiz mübadele yoluyla sömürmesinin sonucudur. Dolayısıyla kapitalizmin refahını dayandırdığı yoksul kitleler eskiden Avrupa ve ABD'nin işçileri idi, bu gün ise Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın yoksul halklarıdır. Buna karşi çikanlar ise kapitalizmdeki refah artışının esas olarak teknolojik gelişmelerin neden olduğu emek verimliliği artışına ve bu artıştan çalisan kitlelerin de yararlanmasını sağlayan demokrasi olduğuna inanmaktadır.
ä

Kriz kapitalizm'in doğasında vardır!

Kapitalizm‘in tarihinde, yazımın birinci bölümündede belirttiğim gibi, dönem dönem ekonomik ve mali krizler tarihidir. Kriz kapitalizm‘in doğasında vardır.  Kapitalizmin krizleri de insanlık tarihindeki hiçbir ekonomik sistemde görülmemiş türden krizlerdir.

Krizler sadece kapitalizme özgü değildir. Ama  Kapitalizm‘in kendine özgün ve doğasına uygun krizlerden bahs etmek olayın bir başka yönüdür. Kapitalizm  öncesinde de ekonomik durgunluklar ve krizler yaşanıyordu. Bunların  üretim yetersizliği, arz ve talep arasındaki dengesizlikten kaynaklanıyordu. Örnegin feodal üretim biçiminin  hakim olduğu dönemde, toprağın iyi işlenememesi,  kuraklık, sel vb nedenlerle üretim talebi  karşilayamıyordu, bunun sonucundada insanlar açlık ve sefalete mahkum olurdu. Bu toprağa bağlı feudal ekonominin kendine özgün ve bir O‘ kadarda önemli krizlerindendi.

Kapitalist sistemde krizler, Kapitalizm‘in doğsından kaynaklanan ve Kapitalistin sınırsız kär hırsına dayanan akılalmaz  ve olağanüstüdür. Kapitalizmde  kär hırsının getirdiği üretim yoğunlaşması kapitalizm‘in krizlerinin temelini oluşturmaktadır. Kapitalistler için krizin olmadığı, ıstikrar demek, Kapitalist sistemin tüm kurumlarıyla planladıkları gibi işlemesi demektir. Ürettiklerini en yüksek kär oranıyla satmaktır. Artı deger üzerindeki gasplarını alabildiğine derinleştirmektir.

Kapitalizmde en önemli sorunlsrından bir taneside, rekabettir. Kapitalistler kendi aralarında, daha fazla kär etmek için, birbirleriyle amansız bir rekebet içerisine girerler. Kapitalisler, bunun adını  ‘‘sterbest rekabet‘‘  ‘‘liberal ekonomi‘‘  ‘‘serbest piyasa ekonomisi‘‘ dize adlandırsalarda, bu kapitalistlerin sınısız kär hırsından kaynaklanmaktadır. Bu ise kapitalizm için krizlerin, ana kaynaklarından bir tanesidir. Lenin‘in deyimiyle ‘‘cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir‘‘ gerçeğini hatırlatmaktadır.


Kapitalist çark nasıl döner?

İçinde yaşadığımız sistem zengini daha zengin, fakiri de daha fakir yapıyor. Dünyadaki üretim kapasitesi ve zenginlik artmasına rağmen sokaklarda yaşayan çocuklarin, işçilerin, yoksulların sayısı azalmıyor, aksine artıyor. Yani toplum olarak daha çok üretmemize karşin daha çok yoksullaşiyoruz.

Kapitalizmin gelişmesi, semaye sahipleri burjuvaların, kärlarına, kär katması, Kapitalist ekonominin giderek büyemesi, milyarlarla ifade edilen emekçilerin giderek yoksullaşarak, açlık sınırına itilmelerini beraberinde getirmektedir. İçinde yaşadığımız süreçte Kapitalist ekonomik büyüme giderek kar topu gibi katlanarak büyümüş ve 20. Yüz yılın yarısı ile karşilaştıdığımızda, takriben 10 katı büyüdüğü gözlenmektedir. 20. Yüz yılın yarısında küresel ölçekte üretim sonucu oluşan Gayri Safi Hasıla‘ dan en çok payı yüzde 30, 35‘lik  nüfus  faydalanırken, günümüzde bu oran, yüzde 20‘ e gerilemiştir.

Başta Afrika kıtasındaki yoksul ülkeler olmak üzere, her yıl Dünya ölçeginde 30 milyon‘u aşkın insan açlıktan hayatlarını kaybetmektedir. Ölümcül hastalıklar giderek yaygınlaşmaktadır.  Yoksul ülkelerin, tekelci kapitalistlerle işbirliği içindeki uşak ruhlu yöneticileri, açlık ve sağlık sorunlarına çözüm bulmak yerine, ‘‘tanrıya havale‘‘ etmeyi yeğlemektedirler.

Kapitalist burjuva aslında burda kendi ayağına, kendisi kazmayı vurmaktadır. Karl Marks‘ın deyimiyle  ‘‘burjuvayi kendi mezar kazıcılarını‘‘  üreterek çogaltmaya devam etmektedir.

Kısa bir betimleme yapalım. Milyonlarca emekçinin üretimden koparılarak, açlık ve sefaletin kol gezdiği sokağa bırakılması neyi ifade etmektedir. Sokağın güçlü, isyankar, zincir vurulamaz çikislari karşisında, Kapitalist burjuvaları kimler kurtaracaktır. Eger sokak bir de kendi örgütlü güçlerine siyasal karekter kazandırırlarsa, Kapitalist burjuvaları ve onların ‚‘‘kağırt‘tan Kaplan‘‘ Kapitalist düzenlerini kim koruyacak? Üretim nasıl gerçekleşecek? Kapitalizm‘in yeniden üretilmesini, robotlarmı, bilgisayar proğramlarımı, yoksa ellerinde bulundurdukları teknolojik ve kiyasal silahlarımı koruyacak? veya üretimi devam ettirecek?

Kapitalizmde ekonomik faaliyetin temel amacı kär elde etmektir. Ama kär elde etmenin karşilığında Sermaye sahibi Kapitalist‘in dengesiz davranışları, ki bu, Kapitalist‘in daha fazla kär etmek için baş vurduğu bir yöntemdir. Üretiçi güçlerin en önemli bileşeni ve etkeni olan iş gücünü, yani emekçileri kapının önüne koymak olmaktadır.

Kapitalizm‘in çagimizda en önemli özelliklerinden bir tanesi ise, kar topu gibi büyüyerek oluşturduğu parasal gücüne dayanarak, yaşama dahil bütün alanlarda hakimiyet sağlamak arzusudur. Burjuva demokrasilerinin yaşandığı ülkelerde, burjuvazinin etkin olduğu devlet, Kapitalist burjuvaları alabildiğince  destekler ve korur. Burjuvazinin yeni üretim araçlarına ihtiyacı olduğunda, burjuvazinin  yeterli sermayesi olmadığı zamanda, burjuvaziye destek olmak için gerekli imkanların yaratılmasını sağlar. Bu şekilde devlet mülkiyeti, özel mülkiyeti destekler ve sonunda ona dönüşür. Bugünkü süreçte ABD ve bat Avrupadaki Kapitalist sistemde tam özüne uygun olarak davranmaktadır. Kapitalizm, altındaki devlet mülkiyetinin ikinci anlamı da şudur: Kapitalist devlet bir bütün olarak burjuva düzenini dış saldırılardan koruduğu gibi tek tek burjuva bireylerden gelen saldırılara karşi da korur. Tekelleşmeye uygun olmayan önemdeki sektörler devlet mülkiyeti altında tüm burjuvazinin ortak mülkü durumuna getirilir.

Kapitalizmde yönetim biçimi normal dönemlerde demokratik Parlamenter yöntemi uygulanmaktadır. Fakat olağanüstü durumlarda,  kapitalizm, kriz dönemlerinde, olağanüstü rejimlere, baskıcı yöntemlere baş vurur. Kapitalizmde burjuvazi, iktidarının tehlikeye düştüğünü hissederse, kendi mezar kazıcısı olan, işçi sınıfına karşi gerici feodal sömürücü güçlerle işbirliği yapmaktan çekinmez. Bu durum burjuvazinin gericileştiğini ve demokratik görevleri yerine getirmediğini gösterir. Burjuvazinin mezar kazıcısı olan, işçi sınıfından korktuğu an, gericileşerek, parlamenter sistemi ya tamamen ortadan kaldırır ya da işlemez hale getirir.

 Karl Marx bunu  ‘‘Bonapartizm‘‘ olarak betimler. Bu tip rejimlerde devlet sınıflar üstü görülür ve kendini sanki bütün halkı temsil ediyormuş gibi sunar. Küçük-burjuva ve mülksüz köylü sınıfının desteğini de alır. Fakat devlet aslında burjuvazinin gerici ve baskıcı bir diktatörlüğüdür. Bürokrasi, askeri militarizm olarak ortaya çikar. Kapitalizm‘in son aşaması olan, Emperyalizm, döneminin yönetim biçimlerinden, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin ortak diktatörlüğü olan, uygulandığı ülkelerde kan, göz yaşi, zulüm ve yoksulluktan başka, hiçbirşey getirmeyen, faşizm‘dir.

Faşizm nedir ?

 Faşizm  2. Paylaşim savaşi  (dünya savaşi)  arifesinde, Avarupa‘nın göbeğinde, işçi sınıfı ve ezilen halklar faşist iktidarlarla tanıştı, Fransa, İspanya, İtalya, Bulgaristan dahil hemen hemen tüm ülkelerin ve emekçi halkların politik gündemini  oluşturmuştur. Bu süreçte uluslarası işçi sınıfı ve onun devrimci örgütlenmelerininde en önemli sorunu bu yeni dönemde, Emperyalist çagda  Faşizme karşi  tavır, alınacak önlemler konusunda yoğun çabalar içerisine girmişlerdir. Bu çabanin ürünü olarak Faşizme Karşi Birleşik Direniş Cephesi gündeme gelmiştir. Bu süreç, Anti-faşist cephe, halk cephesi, FKBC adı altında örgütlenmelere gidilmesini zorunlu kılmıştır.
FKBC‘nin en kararlı savunucularından biri Bulgaristan işçi sınıfı önderlerinden Georg Dimitrov'dur. Dimitrov kaleme aldığı  FKBC adlı  eserinde, Dimitrov'un, faşizm‘in tahlili, cephe örgütlenmeleri üzerine çesitli konuşmaları ve yazılarından oluşmaktadır. Dimitrov, sade diliyle faşizmi ve faşizme karşi mücadeleyi anlatıyor.

Faşizm bir devlet biçimi olarak demokrasinin baştan sona inkârıdır. O, demokratik devlet biçiminin işlemez hale geldiği koşullarda kapitalist düzenin devamı için bütün demokratik biçimlerin inkâr edilerek devlet aygıtının baştan sona militaristleşmesi ile halk yığınlarının mücadelesinin ve onun önderlerinin açık terör ile bastırılmasıdır. Faşizm, finans kapitalin demokratik yollarla iktidarını sürdüremediği koşullardaki egemenlik biçimidir. Bu yüzden bir sınıfsal temeli vardır: Burjuvazinin ve onun egemen tabakası olan finans kapitalin açık terörcü diktatörlüğüdür.

Dünyada faşizmin ilk ortaya çiktigi ve iktidar olduğu ülke İtalya’dır. Birinci Dünya Savaşi sonrasında emperyalist yağmadan ‘hak ettiği’ payı alamayan, ekonomisi yıkım içinde olan, savaşta yarım milyona yakın insanın öldügü yoksulluk içindeki İtalya’da faşizm, işçi sınıfı ve halkın mücadelesi karşisında, İtalyan semayesinin iktidarda kalma çabalarinin ürünü olarak, 1914-1915 yıllarında ilk faşist örgütlenmeler yaratılmıştır. Bu faşist örggtlenmeler savaş aleyhtarlarına karşi, terör hareketlerine girişmişlerdir. İşçi sınıfı örgütlerinin büyük prestij ve gücüne rağmen faşizm, kitle tabanı kazanmış ve 1922 yılında Duce unvanını almış, faşizm‘in kuramcısı, olarak lanse edilen Mussolini önderliginde iktidara gelmiştir.
Almanya İtalya’nın aksine birinci Dünya Savaşindan yenilgiyle çikmis, sömürgelerini kaybetmiş, ordusu dağılmış ve büyük mali yükümlülükler altına sokulmuştur. 1919 yılında Almanya için utanç verici, ‘‘Versailles anlaşması‘‘  imzalanmıştır.
Alman faşizmi yani nasyonal sosyalizm, o yıllarda üyesi yüzü geçmeyen Nasyonal Sosyalist Parti tarafından temsil ediliyordu. İtalyan faşist Mussolini yandaşlarından etkilenen Naziler, 1921 yılında Nazi Hücum Kıtaları SA’lar kuruyorlar ve terör faaliyetlerine başlıyordu. Bu arada orduda düşük görevlerden birinde bulunan Hitler, aşirı Yahudi düşmanlığı ve ateşli söylevleri ile parti içinde giderek yükseliyor ve ‘Fuhrer’(Şef) unvanını alıyordu.
Almanya’da faşizm, Alman faşistleri öncelikle, ‘‘Versaille anlaşmasıyla‘‘ ulusal gururu ayaklar altına alınmış Alman halkının milliyetçi ön yargılarına sarılıyor ve bunları körüklüyordu. Hatta ırkçılığı son noktasına vardırıp “Bu dünyada üstün ‚Alman‘ ırktan olmayan herkes, adi bir yaratıktır” diyordu. Arien ırkının bütün kültür ve sanatın yaratıcısı olduğu, dünyanın efendisi olmaya muktedir tek ırk olduğu propagandasıyla Alman ulusunu şoven bir milliyetçiliğe kazanmaya çalisiyordu. Nasyonal Sosyalizme göre bütün ırklar ve uluslar Alman ulusunun ve Arien ırkının düşmanıdır. Almanya’da yaşayan Yahudiler bütün kötülüklerin sebebi olarak gösteriliyor ve Alman ırkçılığıyla, azgınca ve hayvanca bir Yahudi düşmanlığı da yaratılıyordu. Bütğn bunlar Hitler‘in iktidarı döneminde propağanda bakanı olan sivsi ‘‘zekalı‘‘ Göbel tarafından topluma manüpule ediliyıordu.
Hitler büyük kitlelerin desteğini alabilmek için tam bir ikiyüzlü politika sergilemiştir. Bir yandan iş adamları ile gizli görüşmeler yaparken diğer yandan emekçi kitlelere Nazi partisini sosyalist bir parti olarak lanse etmiştir. Nasyonal Sosyalizm ismini kullanarak açık bir anti-komünist olarak Alman işçi sınıfı ve halkının sosyalizme olan inancından yararlanmıştır.
Ülkedeki tekellerin usandırıcı egemenliği halkın buna tepkisi karşisında Nazi partisi finans kapital karşitı bazı sloganlar ortaya atmış, her Alman vatandaşina iş ve ekmek sağlayacağını, savaş tazminatlarını ödemeyecegini, Yahudi sermayedarlarını dize getireceğini ve ‘‘Versailles anlaşmasını‘‘ reddedeceğini ilan etmiştir. Büyük bir yalan fırtınası ve demagoji ile kapitalizm karşitı söylemleri kullanmaktan dahi çekinmemistir

Faşizm‘i doğru tahlil edemeyenler, onun özünü ve biçimini kavrayamayanlar, faşizme karşi mücadelede doğru politikalar üretemezler. Bunun için  Georg Dimitrov Faşizme Karşi Birleşik Cephe kitabında, önce faşizmi tanımlıyor. Doğru tahlil ve tanımlamadan sonra faşizme karşi mücadeleyi ve halk cephesini bu tanımlaması üzerine oturtuyor.

Bu yazının devamı gelecek sayıda,

Kritikleriniz için.   aliekber.pektas@yoltv.eu

    

 
Yeni Sayfa 1