Aisberk
Gönül ne gezersin kırda bayırda
Dört Kitap içinde Kur’Ân sendedir
On altı ağ hattı, on altı kara
İncil, Zebur, Tevrat, Furkan sendedir
Ey vaiz efendi Harabi derki
Dinle bu nutkumu bilmezsin çünkü
Ben öyle mukaddes bir Kâbe’yim ki
Kâbe gelsin beni tavaf eylesin
(E.Harabi-.İ.z. Eyüboğlu. 1991’den aktaran E.Aydın. Aleviliği Ne Yapmalı 2005)
AİSBERK
Her rakamın, herhangi bir rakamla toplanması yada çarpılması sonucu yükseltmez. Pozitif iki sayının çarpım sonucu yüksek bir rakama tekabül eder, sonuç artma ile sonuçlanır. Pozitif bir sayı ile negatif bir sayının birbirleri ile toplanması ile çarpımı sonucu yükseltmez, eksiltir. Yani-2*2=0 ‘dır. Matematiksel sonuç bu kadar kesindir. Fakat bu kurallar toplumbilimde bu kadar kesin ve önceden bilinebilir değildir. Özellikle siyasette bu matematiksel hesaplarlarla, kesin sonuca varılamaz. İki parti birleşimi sonucu, iki partinin oy toplamı şeklinde olmayabilir. Ya daha fazla yada daha eksik olabilir. Hizip, bölünme ise bazen parçayı küçültmez, büyütür. Refahın içinden bir hizip gibi çıkan Tayip Erdoğan, kurduğu partiyi tek başına iktidara getirecek kadar oy alabildi.Dünya devi ABD’nin bile siyasal askeri öngörüsü, Irak’ta tutmadı.
***
Eli sıkarsan yalnızca yumruk olur. Yumruklarla problemleri çözmeye başlarsan, ancak kaş yarar göz çıkarırsın. Üretkenlik, barış ve sevgi açık elle gerçekleştirilir. Açık elle anahtar, tornavida, kazma kürek tutulur. Traktörle tohum ekilir, biçerdöverler ile hasat yapılır, Tokalaş ılır, barış imzalayacak kalem tutulur,vb..
***
Düşünce tarihinin, özellikle insanbilimin en önemli kavramıdır: İnsan bomboş, yazısız bir kağıt gibidir, üzerine her türlü yazı yazılarak onu her kalıba sokabilmek mümkün müdür; yoksa, boş, yazılabilir yanlarının olmasına rağmen, üzerinden doğuştan varolan hiçbir silginin silemeyeceği temel bir takım yazılar var mıdır? Yani insanın bir özü var mıdır, yok mudur?
Bu seçenekler iki ekol oluşturmuştur. Kimileri insan doğuştan bomboş bir kağıt gibi doğar,
çevresel etkenler onun üzerine ne yazarsa insan o olur, şeklindedir. Benimde önemsediği görüş, ikinci seçenektir. İnsanın doğuştan getirdiği ve hiçbir çevresel etkenin ortadan kaldıramadığı bir özü vardır. Fakat yazılabilir yanı da olan, bu özüne aykırı şeyler yazılıp, muameleye tabii tutulduğunda insan acı çeker. En kötü koşullarda dahi, önünde sonunda, ille de özüne yöneliş eğilimini gösterir.
Özgürlük, eşitlik, hak, hukuk özlemi insani öze ilişkin bir arzudur. Hiçbir imparatorluk, başkanlık insanın bu arzusunun önüne geçememiştir. Kimi zaman taş baltası ile kimi zaman koca bir padişaha karşı kılıcı ile kimi zaman Avusturya Macaristan imparatorluk Velihattına karşı tabancasını çekerek bir dünya savaşını başlatmış; akli olan bütün yolların kapalı olduğuna inandığında ise, bedenine tahrip kalıbı sararak, özgürlüğe giydirilen kalıpları kırmak istemiştir.
***
Yıl 2002 yada 2003. Belediyede çalıştığı dönemde Oktay, kış günüde, yaz günü gibi giydiğinden olacak, kışları birkaç kez hastalanır doktora giderdi. Bir defasında bir poşet ilaçla geldi. Film çektirmiş tahliller yaptırmış. Oldukça hasta görülüyor. Kaşını gözünü sıkarak, başını eğerek belini, döşünü tutuyor. Her yanının, ağrıdığını söylüyor. Tahlil ve reçetelerin arasından bir kağıt çıkarıp önüme koydu. Bu kağıt, üç günlük istirahat belirten doktor raporu idi. Ben güldüm. O ne demek istediğimi anladı. O, olur mu Aliseydi, doktor bu raporu “C..C.. Cumhurbaşkanı bile bozamaz,” dedi, dedi! “Vallahi, Cumhurbaşkanı bozamaz, ama bizim burada bunu bozarlar,” dedim. Nitekim, Oktay aynı günün ertesi öğlene doğru “x” sebepten dolayı acilen işe çağrıldı.
***
Uygarlığın en başta gelen onsuz olmaz öğesi nedir diye sorulacak olursa; “insan hak ve hürriyetlerinin hukuki güvenceye kavuşturulduğu çoğulcu, katılımcı unsurlarının uygulandığı demokratik, laik, sosyal bir sözleşme(devlet)dir,” denilebilir. Bu ümmetten millete geçiş, tebaa(kul)un özgür yurttaşlara dönüşüşü, idarecisinin halkın oyları ile seçtiği, ve kendini yöneten yasaların kendi temsilcisi olan vekiller marifeti ile yaptığı, güçler ayrımının yapıldığı, yasama yürütme ve yargının bağımsız kurumlarca yapıldığı( soy sopla, hile hurda ile yöneticinin- Kralın- başa gelmediği, bu kralın hem devlet, hem kanun, hem de yasa olmadığı), sürekli kendini yenileyen, hedefi çağdaş uygarlığın üstüne çıkmak, ününe geçmek olan, merkezine insanı koyan, ışığını bilimden, akıldan, gönülden alan bir yola giriş, yöneliştir, denilebilir!..
***
Yaşamda değişim ve İnkişaf devam etmekte. Bireyde, toplumda sürekli kendini yenilemek ve geliştirmek zorunda. 1980’lerde İngiltere’nin Avrupa Birliği Müzakereleri devam etmekte iken, Avrupa Birliği Müfredatı(Kopenhanğ ve Mastrich kriterleri) 35000 sayfa civarı. Bu gün 85000 sayfanın üzerinde; 2020’lerde, 135000 sayfaya ulaşacağı hesaplanmakta. Her yıl, “insanlığın, medeni değer ve kurallar” olarak kabul ettiği kriterler binlerce sayfalık ilavelerle ilerlerken, benim yaşamla ilişkilerimde esin kaynağım hala, şu an çevremdeki insanların ve babalarımın, dedelerimin ilke ve kurallarıdır diyebilmek, en nazik ifade ile hamlık ve cehalettir!..
***
Gelen Belediye Başkanı, giden belediye başkanının işçilerini işten çıkarıp kendi seçmenlerini işe alsa idi, bu Beldemiz insanına ve belediyemize olduğu kadar İnsanı ve medeni değer ve ilkelere ne katar yada onlardan neler eksiltirdi ?
1- Bu harekat, mevcut iktidara seçimi garantilemezdi. Çünkü, iş taahhüt edilerek alınan oylarda, seçimlerin kazanılmasında önemli, hata bazen belirleyici rol oynamaktadır. Bunu her iki adayda yapmıştır… İktidarın iş vaadi inandırıcı olamamış ve muhalif adayınki olmuştur… Şimdide, aynı risk, yapılacak hata (onu çıkarıp bunu alma) ile muhalif adaylar)ın eli güçlendirilmiş olarak devam edebilir. İktidar, böylesi bir çıkarma ve alma işlemi yapsa idi; pratik bir örnek(gelenek) oluşturmuş olacak ve muhalif adayın, şunu çıkarıp seni onun yerine alacağım vaadi oldukça inandırıcı olacaktır. İktidarsa artık iş taahhüdünde bulunamayacak, kapasitenin dolmuş olması ve kendi aldığı adamın birini çıkartıp ta, birini alacağı vaadi inandırıcı olmayacaktır. Gelecek seçimde, tarafların eskisinden farklı bir vaatleri daha olabilir: oyunu bana verirsen çalışman devam eder ilaveten ben onun verdiği ücretten on puan daha fazla veririm, gibi. Bunlar temenni edilmeyen, fakat geçmişte yaşanmış, yaşanma olasılığı olan şeylerdir. Örnek: genel seçimler öncesi pancar, tütün, hububat taban fiyatları açıklanırken partilerden birisi(birinin lideri) onlar ne verirse ben on puan fazla veririm demiştir!..
2- İşsizin gözü, çalışanın işinde aşında olacaktı. Dün Ali çalışırken, Ali çıkarılıp Veli yerine alınmıştı. Yarında Veli’nin işi ve aşı, neden benim olmasın dı? Zaten, göz önünde yaşanmış, meşrulaştırılmış bir örnekte vardı.
3- Koltuğunu muhafaza etmek için, insanların aşı ekmeği üzerinden siyaset yapılmasının ve halkla idarenin kanlı bıçaklı olmasının, Belediyeyi ve Belediye başkanını, Fethiye Belediyesi ve Fethiye’nin Belediye başkanı olmaktan çıkarıp, kendi seçmenin Belediyesi ve Başkanı durumuna sokmanın; mevcut olan birlik beraberliğin bozulmasının, kin nefret ve düşmanlık duygularının yaygınlaşmasının; siz bizliğin, cepheleşmenin, bölünmenin, idarelerin hizmet için değil, hükümranlık için gelmek gibi bir misyon üstlenmelerinin, her seçimin kavgalı bir hale gelmesinin, vb... kapısı aralanmış, bugünün iktidarının ilerde hayırla anılmayacak böylesi bir geleneğin başlatıcısı olarak anılmasının startı verilmiş olabilirdi! ( Fakat, eski işçi çıkarılmayıp, kapasitenin gerektirdiği kadar işçi alınırsa, bu hem, gelecekteki muhalif aday(lar)ın elinden iş taahhüt ederek oy eldeki imkanı, büyük ölçüde elinden alınmış olur. Hem insani hem de akılcı bir gelenek başlatılmış olacağından, şunu çıkartıp seni alacağım taahhüdüne pek itibar edilmez.)
***
İlhan Kesici(Demirellerin eniştesi), ithalat edilen mal ve malzemelerden bahsederken, ithal edilen mal ve malzemeler listesinde, Çin’den ithal edilen kaldırım tarlarından(parke ve bordür taşları) bahsetti. Bazı Belediyelerin, çevre düzenleme işini bu boyutta ulaştırdıklarını ve bir çok yerde(saydığı isimlerden biri İstanbul-Kartal Belediyesi) var olan taşların sökülüp, yeni taşlar döşediklerinden bahsetti.
***
Bu gün için, belediyede çalışanlar, maaşlarından başka ekonomik güvencesi olmayan insanlardır. Elbetteki, belediyeden çıkmak dünyanın sonu değil ama, yinede işsizliğin buralarda ne anlama geldiğine dair bir örnek vermen istiyorum.
“Yıl 200?.” Anne anlatıyor. “Büyük olan geçen , filanlar bir lahmacun yaptırmıştı fırında, kıpkırmızı idi, domates, biber neyim de katmışlardı, herhalde... Öyle kırmızı görülüyordu ki, salçalı mı idi neydi. Anne, bizde yapsak, birde kola… der, annenin gözlerine bakar! Anne, kendi evine peynir , yoğurt yapmaz, iki, üç gün süt satar, olan parayla da kıyma getirtir. Çocuklar bahçeden domates, biber soğan filan getirir, anne içi hazırlar, fırına gönderir. Artık her şey tamam, fırında lahmacun pişmektedir. Aile akşamlığını bununla yapmayı planlamaktadır. Sofra kurulur, ayran, sebze, tabaklar filan dizilmiş, çocuklar lahmacunu getirmeye gitmiş; fakat eldeki para ancak kıyma almaya yetmiştir. Fırıncıya verecek para yoktur. Çocuklar lahmacunu ister, fırıncı para… Çocuklar sonra vereceğiz der. Fırıncı,”sizden para zor çıkıyor, parayı getirmesen lahmacunları vermem,” der. Lahmacun fırında rehin kalır… Kapı çalınır, anne lahmacunlar geldi sanır, koşar kapıyı açar. Çocuklar, somurtkan bir ifade ile “anne, fırıncı parasını getirmeseniz vermem diyor,”der. Anne, ellerini ovuşturur, “ boğuluyormuşum gibi hissettim, nasıl derim birine: fırıncı lahmacunu vermemiş, iki YTL borç ver,” derken bir yumup on döküyordu... “Sonra demezler mi, anam ekmek parası bulamıyorsun, lahmacun senin neyine!...” Yoksulluğun gözü kör ola, çocuklar epeydir istiydi. Öbür odaya gidip kapıyı kapattım, maremimi verdim; ağladım, ağladım, ağladım…” Kredi itibarı olmayan baba gider, uzaktan fırını izler, kimsenin olmadığı bir anda fırıncı ile görüşmeyi planlamaktadır…
Bir ailenin böylesi bir sıkıntısının sebebi olduktan sonra: hangi şaşalı açılışın kordalesini kesen makas, bir yumup on döken o ananın gözyaşlarını kesebilir; düzenlenecek hangi göz kamaştırıcı şenlik, o evi şenlendirebilir; böylesi bir şenlikte okunan hangi ezgi, “anne fırıncı vermedi” diyen o çocukları teselli edebilir; hangi kaldırım taşları, çöp konteynerleri, parklar, banklar, salıncaklar, renkli ışıklar “ nasıl vermezmiş fırıncı, işte lahmacunlar,” diyemeyen bir babanın sırtından Beydağ’larını kaldırabilir; mikrofonlara okunan hangi fiyakalı: başarı, ilerleme, gelişme, birlik beraberlik… nutukları; hangi, sosyal barışı temin edebilir, hangi birliği gerçekleştirebilir; hangi evlat, torun; üç gün daha koltuğunda kalabilmek ve taştan topraktan eserler bırakabilmek için insanları gözü kırpmadan harcayan bir ataya, göğsünü gere gere işte bu benim babam, “atamdır…” diyebilir?..
***
İster Kutsal Kitaplara bakın; ister Aristo’ya, Tahales’e; J.J.Roossua, İ.Kant’a, Volter,e Ş.Mill’e, Marks’a; hatta Neron’a, Hitler, Franko’ya(bakın), muhatap insandır… Taşlar, topraklar, hayvanlar ve bitkiler değildir! Doğa, toplumsal esenlik babında muhatap alınır. Neron, Hitler, Franko yabancılaşmış, hasta bir toplumun ürünü ve insanı, kurduğu toplumsal sistemin bekası ve dev bir makıne gibi takır takır işlemesi için araç haline getirmek isteyen bir anlayışın simgesidir.(Her şey vatan için, gibi.)
Diğerleri, özellikle aydınlanma döneminin düşürleri: Kant, Volter, Ş.Mill, Marks vb her şey insan için olmalıdır, arayışının simgeleridir.Beylik deyimle, Hümanist bir ekolün temsilcisidirler. (Koşullar insanı biçimlendiriyorsa, koşulları insanca biçimlendirmek lazım. Karl Marks)
Bir idarecin maddi hayata yaptığını, sonradan gelen bir başkası taa, Çin’den getirdikleri ile “yap boz yapar, onarır yada yok eder.” Fakat, dünün idarecisin insana yaptığını, bu günün ve yarının hiçbir idarecisi tamir edemez ve silemez… Almanya, Hitler’in sebep olduğu, doğal yıkımları onardı, yeniden inşa etti; hatta daha görkemli yapılarla; fakat ne Almanya, nede her hangi bir Alman, Hitler’in insanlık ayıplarını silemedi, silemeyecek; bugün için medeni dünyanın büyük değer üretim merkezlerinden biride olsa. A.B.D, yıkılan ikiz kuleleri üç günde dikebilecek ekonomik ve teknolojik güce sahip; fakat, ne Vietnam’daki, nede bu gün Irak’taki insanlık ayıbını silecek bir teknolojiye hiçbir zaman sahip olamayacak!..
Her yıl, insanlığın yararına olduğu kabul edilen medeni dünyanın değerlerine, kurallarına binlerce sayfalık yenilerinin eklendiği bir zamanda; görgüsü bilgisi, etrafından ve ana, babasından gördük ve duyduklarından ibaret; ufku “Fethiye’ye Hoş Geldiniz” levhasına dahi ulaşamayan bir anlayışı referans almak bizi; bir ülkenin seksen bin belediyesinin (nüfus itibari ile) en küçüklerinden birinin başında olmayı[1]; o ülkenin Cumhurbaşkanının bile ihlal edemeyeceği (etmeyeceği) bir insan hakkını, yok sayabilmeyi meşrulaştıran bir sonuca; bırakın genelgeleri, yönetmenlikleri, tüzükleri, kararnameleri, bakanlar kurulu kararlarını, kanunları hatta anayasalarını; “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları,” benim ülkemin “Yüksek Mahkememe Kararları”mın üstündedir denilen bir ülkede; insan hak ve hürriyetleri, bırakın aileyi, kabileyi, bir ülkeyi, artık insanlığın evrensel değerledir ve hiçbir ulus, devlet insan hak ve hürriyetleri benim içişleri meselemdir diyemez denildiği, denmekte olduğu bir dünyada; bu çağda, ben kanunum, ben yargıyım, ben yürütmeyim; çünkü ben bir (apayrı bir dünyada) muhtariyyetim, bu mülkün Sultanıyım diyebilmeye ve globalleşen dünyada bizi, doğunun bir köşesinde mumyalaşmış bir garebeye çevirir..
Tevrat ile İncil’in bir diğer adları, Eski Ahit ile Yeni Ahit’tir. Bu kutsal kitaplar, bir bakıma Tanrı ile Adem arasında, Adem’i olduğu kadar Tanrı’yı bile bağlayan bir akit, bir sözleşmedir. Yeni Ahit’in kaleme alınış tarihi 2000 yıl, Eski Ahit’in kaleme alınış tarihi 3500-4000 yıl öncesine aittir. Anayasa Tarihçileri, ilk örnek olarak 1215 yılında, İngiliz Köylülerle, Kral John yaptığı(Magna Carta-Büyük Şart ) sözleşmesini referans alırlar. Bizim yazılı anayasamız ise 1876 tarihli Kanuni Esasiye’ile başlar… Ülkemizde Sendikalaşma ise 1894 Osmanlı Amele Cemiyeti ile başlamıştır.
Bizim belediyede, 28 Mart 2004 tarihi öncesi döneme ait bir sendikalaşma vardı. Her çalışan sendikalı idi. Bu gün bu rakam 3(?) gözükmekte. 01/01/2004 tarihleri ile 31/12/2005 tarihleri arası yürürlükte olan bir sözleşme[2] vardı. Yürürlükteki sözleşmenin uygulanıp uygulanmayacağı ve yürürlük tarihinden sonra yeniden sözleşme yapılıp yapılamayacağı, bizler için baş ağrıtıcı bir muamma idi. İşçiler, 01/01/2004 tarihi ile 31/12/2005 tarihleri arasını kapsayan bu sözleşmeyi, dondurup(yani sıfır zamla) iki yıl daha uzatmayı teklif ettiler, başkanda iki yıl bir yıla düşürerek, kabul etti ve onayladı. İki bilinemezin biri böylece çözüldü…
Aisberg, buzdağı demektir. Bu, sözleşme gerekçesi ile atılması muhtemel olumsuz adımlar, bana göre yukarıda saydığım riskleri içermekteydi!.. Ben bu yazımda, buz dağının, suyun altında kalan görünmeyen kısmını, görmeye çalıştım. Bu, toplum açışından da bu kadar önemli idi; şahsen bizim açımızdan bu kadar önemli! [3]
Hilaf değil yani… Bacım(anama bacı derim), geçen “ğoflu,” “hoflu,” hangi sözcük daha uygun bilemiyorum, işte öyle bir rüya görmüş! “Özet olarak, ben hoş olmayan bir durumda imişim, birçok hengabe atlatmışım, işlerin kopma noktasında: Aksaçlı, aksakallı, gurban olduğum gelir, yüzü nur gibi imiş: “üzülme, Aliseydi’nin işi tamam,” demiş!.. Bacım sıçrar kalkar ki, kanter içinde, bu bir rüya imiş. “O saatler, bu saatler ola,” diyerek bana anlattı…
Bu rüyanın ertesinde, sözleşme yapıldı(!?) Dileriz endişeler, korkular sözlerde, rüyalarda kalır; bu sözleşme…açık elli, güler yüzlü; yönü Lahey’e, Kopenhang’a, Mastrch’e dönük bir adımın başlangıcı olur. Çünkü, bize yakışan budur!..
Yarına bırakacağımız eseri, bu gün, hangi formülü tercih ettiğimiz belirleyecektir. (-2+2= 0: -2+3=1); ( 2+2= 4: 2+3=5)
a.s.
Ocak 2006
[1] İller Bankası verilerine göre, ülkemizde Belde ve belediye sayısı : 80011’dir
[2] Bu sözleşmenin imzalamasında, başkan iki kere iki, dörtte dese, on dörtte dese onaylayan ve onaylayacak olanların pek bir rolü olmadı. Başkan bunları da, kendisini de aşmaya çalışıyor gibi gözükmekte! Bu bir başarı ise ki, bu riski önlemek önemli bir başarıdır; buda, bahsettiğim çevrenin değil, başkanın başarısıdır. Yukarıdaki kötü senaryonun, lafta kalacağının ve iyiye, güzele yönelişin işaretlerini verdiği ve böylesi umut verici bir yöne kapı araladığından dolayı, başkanımıza teşekkür eder, bu adımlarının devamını bekleriz!..
Başkan, Aliseydi kötü niyetli diyecek olsa da, bütün bu söylediklerimi iki noktada, ihtiyat payı bırakarak söylemekteyim… İlerde, bu ihtiyat payına gerek olmadığını görmek ise, candan temennimdir! (Bu yazımı, Ocak ayında yazdım. Aradan bir hafta geçmeden gördüm kü, ihtiyat payı bırakmam boşa değilmiş. Başkan, Sendika ile yaptığı sözleşmeye attığı imzanın ….. ……..! 06/02/2006 tarihli meclis toplantısında, bu üç kişinin (Aliseydi, İsmet ve Resmiye) maaşının belediyeyi batıracağını, Sendikadan istifa etmeseler, bu üç işçiyi işten çıkaracağını açıkladı. -2006 Yılı Haziran ayı için, sorun farklı bir şekle büründü ve şimdilik buzdolabında!... )
[3] Abartıyor muyum? Yaşanmakta olan , bir örneğe bakalım. “X” ilçe, belediye Başkanı, yumruğunu sıktı, masaya vurdu. Benim dediğim olacak dedi! Başkan böyle yaptı, Meclis, işçi vize talebine onay vermedi. Vize alınamadığından, 8 yıldır çalışan 4 işçi, işten çıkarılmak zorunda kalındı. Nufüsu 10,000’in altında olan Belediyelerde, Başkan dahil Meclis üyesi sayısı 10 adettir. “x”İlçe’da altı meclis üyesi iktidarın, 4 meclis üyesi muhalefetten idi. Başkanın bu kararı, 4 muhalefet ile iki kendi partisinden üyeyi bir araya getirdi. Kararlar çoğunluk oyuyla çıktığından, iktidarın dört, muhalefetin altı olması sebebiyle, meclis çalışamaz bir hale geldi. Hiçbir karar çıkmıyor. Belediye başkanı, meclis üyelerini, kararların çıkışını engelledikleri için mahkemeye verdi; çıkan içiler belediyeyi, başkanı mahkemeye verdi. Başkan işçileri mahkemeye verdi. Kötü sözlerin, hareketlerin bini bir para…
Meclis üyeleri ile (ben ve benim gibi bir olan bir iki kişi hariç) işe giren işçiler, sıradan vatandaşlara göre çevresi biraz daha geniş kişiler. Bu gibi durumlarda bir işçi, bir başkana ve meclis üyesine bir söz söyleyip bir hareket yaparsa, bu harekat ve söz birkaç aileye söylenmiş söz ve harekat şeklinde algılanacak ve sonuçlanacak. Taraflar haklığını ispatlamak için, şahit, geleneksel deyimle yalancı şahitler bile dinletecekler. Başkanın, birbirine karşı olan meclis üyeleri ve işçilerin bulacakları şahitler; kini düşmanlığı ve cepheleşmeyi, suya atılan taş daireler şeklinden nasıl açılarak büyüyorsa, öyle büyütecek. A,b,ye; b, c ile d’ye; abcd’ler, alfabenin geri kalan harflerine düşman olursa olsun, tek benim dediğim olsunda diyen bir insana elbetteki söylenecek söz yok.
“x”İlçe’daki gürültünün asıl sebebi ne? Çalışanlardan 4 işçi, her yıl Valilikten alınan Vize ile çalıştırılıyor, 8 yıldır. Her yıl en az 48 Adam/ay lık vize alınıyor, bu dört kişi her yıl 12 şer ay çalıştırılıyor. Kadrolu değiller ama, insani ve akılcı olan bir gelenek oluşturulmuş ve sürdürülmüş bu zamana kadar. Seçimin ikinci yılı olan 2005 yılında, başkan, kendi çevresinden, her ay bir iki işçi işe alıyor. Derken alınan işçiler on rakamının üzerine çıkıyor. Fakat, Valilikten alınan vize 48 Adam/Ay. Bu bir yılda, 48 aylık işçi çalıştırılması izni demektir. 10 kişiyi işe almışsan, bunları 12’şer ay çalıştırmak için 120 Adam /ay’lık vize almış olman lazım. Vize sayısını artıramadığından, 10 kişi çalışırsa, alınmış olan 48 aylık izin 4 ayda biter. Vize 4 ayda tüketildiğinden, eski yeni demeden bu on kişiyi işten çıkarmak zorunda kalınır. Yani: 4 kişinin 12 şer ay çalıştırılmasına yetecek vize varken, 10 kişi işe alınca, bu on kişi bir yılın dört ayı çalışıp sekiz ayı işsiz olmak zorunda. Dört kişinin gelenekselleşmiş 12 aylık ekmeğini alıp on kişiye paylaştırınca, bu 4 kişiye de, sonradan alınan 10 kişiye de, dörder ay ekmek verir, bir yılın sekiz ayı ortada korsun. Sonuçta böyle oldu. Hatta, başkan yasal çerçeveyi zorlayıp, bu yeni aldıklarını çıkarmadan, çalıştırmakta imiş... ( Bu, sürdürülmesi imkansız büyük bir risktir. Vizesiz işçi çalıştıran işveren, bu ücreti cebinden öder.) Çalışanın işini, aşını çalışmayanla bu şekilde paylaştırmanın iyi, doğru, güzel, akılcı ve insani bir yol, yöntem olduğunu söyleyebilmek, ya kötü niyetliliktir yada insanlık adına akıl ve gönül fukarası olabilmeyi gerektirir! Başkan eskileri bir daha işe almamayı planlıyormuş. “x”İlçe’da, bunların haricinde, memur ve kadrolu işçiler var. Bunlar bu konunun dışında.2006 Yılı Haziran ayı itibari ile “x” İlçe Belediye başkanı ve işçiler arasında anlaşma sağlandı, bu işçiler eski sözleşme hükümleri çerçevesin de işlerine geri döndüler. (Böylesi bir öngörüye dair ve ilave bir konuyu da içeren bir yazımı, açık elli bir politikanın gereği olarak, 2004 yılı Kasım ayından beri sitemize göndermedim.)
Belediye Başkanlığında, 12. yılıda olan Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçe’yi bir TV programında seyrettim. Büyük Şehir Belediye Başkanlığının, 2 Dönemlik CHP’nin elinde iken, sekiz bin küsur olan işçi sayısını, her dönemde beş bin civarı işçi alımı yaparak, personel sayısını 18,000 küsura çıkardığını; fakat kendisinin bu iki, şimdi üç dönemlik, Belediye Başkanlığı döneminde(istisnai zorunluluklar hariç) yeni işçi alımı yapmadığını, bu gün işçi sayısını 14,000 civarına düşürdüğünü; bu azaltma işleminin de, emekliliği gelenleri emekli edip, başka kurumlara geçmek isteyenlere izin verildiği, fakat başka kurumlardan belediyeye geçişe müsaade etmediğini, emekli olanlarında yerine yenisinin alınmadığını; 10 000 personelin yeterli olabileceğini, bu hedefe ise yukarıdaki yöntemle ulaşmayı planladığını söylüyordu. Melih Gökçeyi bir kaç kez seyir ettim. Bu adamın bilgisi ile kendiminkini ölçtüm, ben onun ancak öğrencisi olabilecek seviyedeyim. Bu kafaların izlediği yol bu…
a.s.