Hizmet ama neye, kime hizmet?..

Bazı arkadaşlarımız, bir imama evi ile kalkıp ta bütün köy mü değişecek, gibi bir gerekçe ile bu cihadı küçümsüyorlar… Viktor Hugo, "büyük hatalar tıpkı halat gibidir, küçük hatalardan meydana gelir,” der. Kilometrelerce uzaklıktaki hedeflere ilk, birer -birer atılan adımlarla ulaşılır..

     Beylik bir söz vardır siz hâlâ kimin(kimler)le, dans ettiğinizi biliyor musunuz, diye? Bir bakalım...

     Bir gün(2006 yılı Yazı) belediyeye, soya fasulyesini, kendilerinin de sattığı katkı maddeleri ile biodizele (motorine) çeviren bir cihazın pazarlamacısı bir hanım geldi. Bu hanım, otuz yaşlarında, sarı saçlı, kot pantolonlu hafif makyajlı, orta boylu; saç modeli, saçının kesimi ile giyimi ve bunlar arasında renkler birbirine uyumlu görünen  bir kadın geldi.

      Kadının bilgisi ve yetenekleri  yarattığı görüntüden daha zengin ve güçlü idi. Öğlen olmuştu, bu hanım, buralarda bir mescit var mı dedi. Abdest almak ve namaz kılmak istiyordu. Olmadığını söyledik. Dilek belediye başkanın makam odasını,  namaz kılması için bir  süreliğine kendisine tahsis ettiğini söyledi! Bizde dilerse, toplantı odasında bunu yapabileceğini söyledik.. Sanırım laf buradan başladı. Başladık geyik muhabbetine! Dinden, edebiyattan, siyasetten derken beden dili ve iletişim tekniklerine kadar olan bir çok  alanda dönüp dolaştık…

     Kadın benden en az on yaş  küçük, fakat kafa yaşı en azından benim seviyemde hatta beni zorluyor.. Bahsettiğim yazarların ve kitapların çoğundan haberdar ve okumuş olduğu izlemi veriyor.  Konuştuklarımız içerisinde, bu hanımın bilgisinin zayıf olduğu alanlardan biri Alevi Bektaşi düşüncesi ve tasavvuf idi. Bu alandaki bilgisi,  kendi inancının penceresinden olanlar tarafından oluşturulmuş gibiydi… Mesnevi’nin 5. cildini okuduğumdan bahsettim. Bana, “geç kalmışsın, ortaokul döneminde bu kitabı okumuş olmalıydın dedi ve birde öğüt verdi: Felsefeden de uzak dur, bu inancı zayıflatır” dedi…

     Onun anlatacağı yığınla, kıssa ve evliya menkıbesi vardı. O, inancının anlamlı bir resmini çizebiliyordu… Orada bulunanların söylediği ve söyleyecekleri: “hadi oradan, biz doğruyuz, siz eğrisiniz,”den ibaretti…(Bu hanım, pazarladığı şey için başkanla görüşmek için bizim odada idi ve görüşemeden de gitti. Hem abdest alıp namaz kılıp, hem de neden saçının açık olduğunu da açıkladı.)

***   

     Babaannem(hep ona ana demişimdir), seksenlerde vefat ettiğinde seksen beş doksan yaşında idi. Tv ve Radyonun olmadığı; okuryazarın az olduğu dönemlerde kitap, dergi ile gazetelerin okunamadığı dönemlerde, ömrünün büyük bir kısmını geçirmişti…

     Mahallemizde doğmuş yaşamış, 40-50 yaş üzeri olanlar bilir! Anam, mahallenin metelcisidir… Onlarca düvezimam, onlarca metel, onlarca Alevi –Bektaşi kültürün büyükleri ile ilgili hikaye, söylence anlatırdı.  Hele, Eba Müslim Horasani hikâyesini, film gibi, her defasında bir tek satırını, kelimesini atlamadan anlatırdı…  Benim hatırlamadığım dönemlerde ise, komşular  Satı bacı bu gece bize gelsin, metel anlatsın diye kendi aralarında çekişirlermiş bile. Bunu benden büyük komsularımız söylüyor. Şimdiki kafam olsa idi bunların hepsini yazardım!.. 

      Gerçek anama ise bacı derim… Bacıma bunları anlat diyorum. İki tanesini bile doğru dürüst anlatamıyor. Benim kuşağım olan tanıdıklarımın ise söyleyecekleri pek bir şeyleri yok bu konularda, yada küçük bir azınlık için ancak söz konusu!

        Alevi Bektâş-i kültürü, yazılı olmaktan daha çok, sözlü bir gelenektir. İnisinasyonun(söze dayalı öğretiyi kastediyorum), yani dedelik makamının gereği hatta zorunluluğu bundandır.  Dedeler, kendi ailelerinden olanlara bu bilgileri sözlü olarak aktarır-onları yetiştirir, onlarsa bir sonraki kuşağa derken bu böyle yaşatılırdı gelenek... Tabii, dergahta, dedelerin yakın çevresinde bulunan ve kan bağı olmayan erenlerse sözlü geleneği, sonraki kuşaklara aktaran bir diğer kol, yol fonksiyonu görürlerdi…

       Dedelik, babalık makamının günümüz insanı açısından, fonksiyonel bir işlevi kalmadı. Bu dünyadan göcen dedelerimizin, babalarımızın yerine yenisi, yeni dede ve babalar yetiştirilemiyor. Bağ koptu… Okuyarak ta,  bu geleneğimizi öğrenen ve yeni kuşaklara aktartacak,  kayda değer miktarda yol evladı da yetişmiyor. Çünkü cemaat yok. Cemaatin yokluğu, talip… pir oluşumunu engelliyor; pirlerin yokluğu cemaat oluşumunu engelliyor!.. Ülkenin ve dolaysı ile yaşadığımız mekânın(bu gün için) durumu böyle…

       Karşımızda, ne yada kimler var?  Cuma’ları bir bakın, yüz binler hatta(dünyada) milyonların bir araya geldiği bir cemaat, hatta cemaatler var. Ramazan ayına bakın, bütün medya yayınlarının yüzde kaçı neyden bahsediyor? Bu üç aylardan sonra bile yapılan yayınların ne kadarı hangi inancın sembollerini kullanıyor, nelerden bahsediyor? Beş öğün hoparlörden neyin çağrısı yapılıyor? Sünni bir imam Alevilere Cem’in mi, Camide namazın mı çağrısını yapıyor?

       Ulusal çapta yayın yapan onlarca kanal, gazete, dergi, radyo ve  binlerce internet sitesi var.

      Binlerce akademisyen, yüz bin kadar imam, her yıl mezun olan kelâm, kıyas, içtihat vb… konuların da  bir seviyede performansa sahip mezun veren imam hatip liseleri, çocukluktan başlayarak çocukları yetiştiren  binlerce“Kuran Kursları” var; ulusal ve uluslara arası boyutlarda kendini gösteren ve göstermeyen  holdingler, devletler (İsrail’in son Lübnan saldırısı ile yıktığı evlerin sahiplerine, aynı ay içerisinde Hamas, on iki biner dolar dağıttı ve bir  önceki İsrail saldırısı ‘6-7 yıl önce’ sonucu yıkılan evler ise üç ayda yeniden yapılmış. Bu para o fakir  halkın bağışları ile bir araya gelemez!..) var. Ülkemizde bakanlık bütçeleri denginde bütçeye sahip bir “Diyanet İşleri Başkanlığı” var. Çeşitli isimler altında örgütlenmiş sayısız vakıf ve dernekler var, yüksek makamlarda, oldukça büyük güçler( Sivas olaylarını hatırlayın, insanlar cayır cayır yakılırken, güvenlik kuvvetlerini kıpırdatamayacak kadar güçlü bir bürokrasi) var...[1]

       Başta, kafaların değişimi üç günde olmaz; fakat binlerce kilometrelik yollar ilk adımı atmakla aşılır, demiştik…  İri ağaç, Seyit Ali Sultan türbesinin bulunduğu yer. Ahmetcenli’ler buradan  gelmiş. Biz şimdi Alevi’yiz, oradakiler Sünni…

       Alevi köylere yapılan camiler, cami onarımları, bina yapımları vb… Çok boyutlu, bir cihadın görüntüleridir.

       Resterorasyon adı altında, yeniden inşa ediliyor bir çok tarihi yapı. Restorasyon tanımına uymayacak işlerde yapılıyor. Bizim camiinin bir kısım çatısı tuğla ile kaplandı. Bu  restorasyon değildir! Bana göre yapılanlardan biri, inancın sembolleri olan yapıları, kullanılabilir bir hale getirecek olası en iyi duruma dönüştürme. Kullanılabilir bir hale gelmiş olan yapılarda, bu inancı canlı tutacak ve yayacak imamlar bulundurmak ve bu vesile ile her yıl  binlerce mezun veren İmam Hatip Liseleri mezunlarına iş bulma var…

       Bizim Camii’nin restorasyonu iki yüz otuz beş bin ytl. Bu rakam yapılan işle orantılı olmayan bir rakamdır! Bana göre bu restorasyon vb… yapılar ile varlıklı bir kesim yaratılmaya çalışılıyor. İmam hatip mezunlarına istihdam yaratılıyor… Bunlar aracılığı ile Şeriat ( İslam’ın Sünni inancının) propagandası ve diğer dinler ile mezhepler asimile edilmeye çalışılıyor.

       Son gelişmelerden biri ise oldukça önemli ve dikkate değerdir!  Asırlardır, cenazelerimiz ve düğünlerimizde devletten maaş almayan Alevi bir dede, baba ve hocalar görev alırdı.  Devletin görevlendirmiş olduğu Sünni bir imam olsa da, ille de  Alevi bir din adamı bu konularda fonksiyonel olarak hizmetleri yürütürdü! Sünni imam, sembolik pozisyonda tutulur yada tutulmaya çalışılırdı!..

        Beldemize,  Kasım 2006 tarihinde (sözde)  Alevi olan Diyanet görevlisi bir İmam tayin edildi. Devletten maaş almayan diğer hoca, Alevi ve köylünüz olan imam geldi, bana ihtiyacınız her halede kalmadı, gideceğim demekte. Çünkü onun asıl geçim kaynağı her aileden yılda bir kez almakta olduğu birkaç teneke arpa, buğday yada bu denklikte bir paradan ibarettir. Bu hoca, sözü geçen biri yada birilerinden, burada kalması gerektiğini yönünde bir kararlılık belirtisi göstermelerini beklemekte. Bu yapılmasa, bir inanç bir adım daha gerilemiş, diğeri birkaç adım daha ilerlemiş olacak!..

        Yaa, sanki yalnızca diyanet görevlisi imam olsun köyümüzde, ne olacak, hem buda bizden diyenler, şu sorulara sağlam yanıtlar vermek durumundadır!... Bu bir memurdur, üç zaman sonra bunun gitmeyeceği ve yerine başka bir imamın gelmeyeceği ne kadar garantidir? Bu yada başka bir görevli imam, cemaatlerde Ali’den, Mansur’dan, Ebul Vefa’dan, Hacı Bektaş’tan, Baba İshak’tan, Abdal Musa’dan, Balım Sultan’dan…; Yunus’tan, Pir Sultan’dan, Kaygusuz’dan, Hatayi’den, Harabi’den, Nesimi’den vb… bahsedebilecek mi?   Hele hele de, Kırklar Bezmi’n den ?.. Yoksa yüce “Kur’an-ı Mecid” ile ağzını açıp bir “Hadis-i Şerif” ile mi ağzını kapatacak?..

        Alevi inancının bu babalarından, dedelerinden, abdallarından, kısacası pirlerinden… bahsetmeyen bir Alevilik olur mu?  Olur diyen bir aklı evvel varsa, izah edip bizleri de aydınlatsa, ne iyi olur(!?)

         Beyler, ortada, İslam’ın Sünni yorumunun maddi sembolleri olan yapılara, bu inancın gelişimine katkı sağlayan her türlü oluşuma ve insanlara, oldukça büyük çapta maddi ve manevi destekler sağlanmakta!..  Alevi yerleşim alanlarına yapılan bu büyük maddi ve manevi yardımın hedefi, Alevileri asimile etmektir! Ortada(bu konuyla ilgili alanda) bir hizmet ve hizmet seferberliği vardır(ulusal çapta); fakat bu hizmet, İslam’a ve onun Sünni yorumuna yapılan hizmettir!..   Ve bu hizmetin kaynağı ise tahmin edilenden oldukça derinlerde ve sofistikedir...

         Dün bizi, Hızır paşalar ile hizaya getirmeye çalışıyorlardı; bu günse daha çok mal mansıp(makam ve mülk-çıkar) sağlayarak... Osmanlı döneminde çıplak, açık zor kullanılıyordu. Asılıp kesiliyor, kör kuyulara dolduruluyorduk...

        O dönemde bile, “Elsiziz, belsiziz, dilsiziz amma/ gezeriz âlemde erkekçesine”(Mir’ati); Padişah katlime ferman dilese/Yine geçmem ala gözlü Şah'ımdan/Cellatlar karşımda satır bilese/Yine geçmem ala gözlü Şah'ımdan"(Pir Sultan Abdal) “Belimizde kılıcımız kirmanı / Taşı deler mızrağımın temreni / Hakkımızda devlet vermiş fermanı / Ferman padişahın dağlar bizimdir”(Dadaloğlu) diyebilen atalarımız vardı...

       Onlar, tarihimizdeki şanlı yerlerini bu duruşlarına borçludurlar; Ali görünen Osman’lıklarına değil!..

a.s.

Fethiye / 28 Aralık 2006


[1] Sözde laik olan bu ülkede 17 İlahiyat Fakültesi ve sayısı  yüz binin üzerinde personeli olan bir Diyanet İşleri Başkanlığı var.

Posted y Admin

Filed under Uncategorized | 28 Comments |