Sevdâlarımız…

Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin, karşındakinin  anlayabildiği kadardır.

Mevlana

Bindiğim devenin  sevdâsı arda gitmek, benim sevdâm ileri varmak

 İkimizde sevdâlıyız ama sevdâlarımız ayrı.[1]

Sevdâlarımız…

    Bir tomuz günüydü… Gün ağarırken başlamıştık. İkindi vakti geldiğinde, ter topuğumuzdan sökmüş, belimiz tutulmuştu! Sarı sıcak başımızı, toprak ayağımızı yakıyor; arpanın tozuyla her yerimiz kaşınıyordu. Daldalanacağımız, bişey yoktu!.. Koca yazı… Kavruluyoruz, günün anlında...  Bir yandan dincelmek için sağ sola bakıp bahaneler arıyorduk, bir yandan da önümüze aldığımız honu bitirmek istiyorduk. Öyle kaçıp koyvermek olamazdı; şunun şurasında  iki üç ay ancak iş vardı!.. Dokuz ay ney yapardık? çoluk, çocuk… Cırcır böceği gibi!

     “Derken, köy tarafından arkasından toz kaldıran küçük bir karartı peydahladı. Bir yandan, desteyi galıçımla, elliğimle toparlıyor, bir yandan da o karartıyı gözetliyordum.  Karartı yaklaştıkça büyüdü, büyüdü… doğrulup yanımıza kadar yaklaşınca içinden üç adam inecek kadar büyümüştü.  Yanımızda duran karartı bir cipti… İçinden inenlerin biri foterli, ikisi de şapkalı tanıdıklardı: Seyfettin KORYÜREK, İbrahim ÇAĞLAR ile enişte Yusuf’(AKYILDIZ).

      “Kolay gelsin, hoş beş faslının ardından Seyfettin efendi: “Sizi, Almanya’ya göndereceğiz, kurtulacaksınız bu çorak topraklardan, makus talihiniz değişecek,” dedi!.. Ben: “Ev bark, ihtiyarlar, ne yaparız yaban illerde… gibi, şeyler söyledim!” Onlarda, “ihtiyarlar şimdikinden daha rahat ve iyi olacaklar; kazandıklarınla daha güzel ev bark alabileceksin,” dediler!…

       Bu hemşerimiz şimdi emekli, ihtiyarlarına da eskisinden daha iyi baktı ve (daha güzel) ev bark sahibi; çocukları da kurtulmuş, Almanya’da çalışıyor.

       Battal KIZILDERE, Almanya’ya gidiş hikayesini: “Silikkonun tarlasında hon deriyorduk…” diye bana böyle anlattı. Ben biraz kurgulayarak size sundum.

      Sade ve etkileyici, bir hikaye… “Bu hikâye bize yabancı değil; çünkü bizim hikâyemizdir!..” Oralara(Almaya’ya), giden köylülerimizin kimileri tarlada hon dererken, kimileri öküzle düven sürerken, kimileride Adana’nın pamuk tarlalarında mevsimlik işçilik yaparken, çekilip alınarak “gavur eli denen: Almanya’ya” gönderildi.”

      Elbette ki her gün helva yemediler; bir çok sıkıntılarda çektiler… Bütün bunlara rağmen, gidilmese idi burada çoğunun durumu ne olabilirdi?  Tek kelimeyle, pek hoş olmazdı!..

       Bir elin beş parmağı ile sayılacak birkaç çiftçiye ilaveten şehirlerde minibüsçülük ve diğer ticari başarı sağlamış insanımızın sayısı bir düzineyi aşmıyor…  Bunların dışında kalan çoğunluk ise günlerini, kimilerinin beğenmediği ve bir türlüde ayrılmadığı Almanya rüyası ile gelir geçirirdi uzun süre.

       

      Burada iken işe, gün ağarırken başlayan ve gün batımına kadar çalıştırılıp; oda yetmezmiş gibi geceleri harman savurtan, düven sürdüren ağalar(işinde çalışılan), bize aynı (tek-çıplak)yevmiyeyi veriyordu. Üstüne üstlük gözümüze, karnını kapımda  doyurur der gibi bakar, öyle muamele eder ve birde bizden mihnet beklerdi!..

     Alman kendisi sekiz saat çalışıyorsa, sizi de sekiz saat çalıştırdı. Kendisi bu saatten sonra mesai alıyorsa size de verdi;  kendisi hastalandığında izin alıyorsa, size de verdi; kendisi Doktor  raporu ile işe gelmiyorsa, size de bu hakkı tanıdı; kendisi mazeret izini kullandı ise size de verdi; kendisi yıllık izin kullandı ise size de verdi… ve emsal işlere emsal ücret  ödedi… Kısacası, kendisine layık gördüğünü, size da layık gördü- istisnalar hariç.[2]

      Çoğulcu, katılımcı ve örgütlü demokrasi ile insan hak ve özgürlüklerini gereği, kendisi düşüncelerini rahatça açıkladı, düşüncesini yaymak için  gazete ve dergiler çıkardı;  kendisi dernekler, sendikalar kurarak örgütlendi; aynı hakkı size de tanıdı. Kendisi Radyo - TV kurdu aynı hakkı sizde tanıdı. Ben istediğim gibi konuşurum, örgütlenirim, hak hukuk der gösteriler yapar sloganlar atarım; fakat sen konuşamazsın, örgütlenemezsin… demedi.  Hatta yabancı olmanıza rağmen parlamentolara bile girdiniz, yine bu denli öteki muamelesi ile karşılaşmadınız. Kimse beni, benim adamımı desteklemedin, eleştirdin diye sizi susturmaya çalışıp, örselemedi.

          Kimse size: “ siz pamuk tarlalarından, sabanla çüt sürülen memleketten geldiniz; sizin gibi milyonlarcası hala kapımızda sizden daha uygun koşular(ücretlerle)da bu işleri yapabilmek için bekliyor, bahanesi ile kendi ülkesinin insan hak ve hukukunu yok saymadı, çiğnemedi…  Benim karşımda hak hukuk vb… dersen, seni kapının önüne kor, benim adamım(Alman)ı yerine alırım demedi- orada birer yabancı olmanıza rağmen.

       Haydi seni Almanya’ya gönderiyoruz dendi. Almanya’ya gittik, Almancı olduk. Çalış dediler, bilgi ve becerimize denk gelen sektörlerde onlarla birlikte çalıştık. Onlarınki gibi evlerde oturduk. Hatta şimdi onlar, kimimizin kiracısı.  Onlar gibi bizde Mercedes’lere bindik, onların içtiği Marlburo’lardan içtik. Onların yediklerinden yiyebildik, içtiklerinden içebildik ve onlar gibi giyindik… Şimdi ise onlar gibi her yıl turistik seyahatlere çıkıyoruz; onlar gibi konuşuyoruz; fakat  demokratik hukuk devleti, insan hak ve hürriyetlerine; bilim, sanat, felsefe ve teknolojiye onlar gibi bakamıyoruz!..  Bu alanlarda, onlar gibi hissedemiyor, düşünemiyor,  konuşamıyor, üretim yapamıyor kısaca, bir yaratıcılık, bir varlık gösteremiyoruz. Sıfat tamam; ancak zâtımız farklı…

        Önce zihinsel özgürlük, kafalarımızdaki zincirlerin kırılması gerek. Eintein’in deyimi ile “önyargıları aşabilmek, atomu parçalayabilmekten daha zordur.”  Zenginliğin,  yaşamın anlamı, ademle alemin kafamızdaki resmini değiştirmek ve onları yerli yerine koyabilmenin zamanı çoktan geldi ve geçmekte.

     Bilim, sanat, teknoloji ile insan hak ve hürriyetlerinin üretildiği ve yaşandığı yerlerden biri olan Almanya’da yaşan gurbetçilerimiz, burada bizlere öncü olabilecek imkanlara sahiptirler… Buranın siyasi rüzgar ve küçük hesaplarının etkisinde kalmadan bize, oralardan medeniyet yansıtabilmelidirler…

      “Acı ve komik olan nedir biliyor musunuz? Elin Alman’ının kırk yıldır size(bize) layık gördüklerini, bizim adamlarımızın bizden esirgemesi yada bize sunamamasıdır!.. Sıkıntımız, bu farklı sevdalardan doğuyor!..”

       Mevlana, Mesnevi’de bir kıssa anlatır.

       “Mecnûn öteki elde olan Leyla’sının yanına gitmek ister. Bir dişi deveye biner yola koyulur. Fakat Mecnûn’un köyünde kalır devenin köşeği(yavrusu).Mecnûn’un içi dışı Leyla’sı ile devenin ki  yavrusuna ulaşmak ile doludur.

     “… deve , iyiden iyiye görüp gözetiyordu kendini; pekte çevikti; yularını gevşek gördü mü,

   Mecnûnun kendinden geçtiğini, dalıp gittiğini anlıyor, yüzünü geriye dönüp durmadan köşeğine doğru  yol almaya koyuluyordu.

     Mecnûn kendine gelince, vardığı yerden fersahlarca geri gittiğini görüyordu.

     İki-üç gün bu hâlde yürüdüler. Mecnûn, sanki yıllarca şaşkınlığa düşmüştü.

     A deve dedi: ikimizde âşıkız; fakat birbirimize aykırıyız; demek ki biz , yol arkadaşlığına lâyık değiliz. Senin sevginde bana uygun değil, yularında… der, kendini deveden aşağı atar, Leyla’ya ulaşmak için yola düşer.”

            Köşeğiyi de severiz; fakat sevdâmız Leylâ’yadır!..

            Elin Alman’ının kırk yıldır bizden esirgemediği, insan hak ve hürriyetleri ile evrensel hukukun genel normlarının benim memleketimdeki insanlar içinde bir hak, bir  hukuk olarak gerçekleşmesi ve yaşanmasıdır. Batının medeni (hümanist) değer ve kurumları ile doğunun kadim değer ve kurumlarından bir mozaik, kimi zamanda homojen bir yapı oluşturabilmemiz ve yaşama geçirebilmemizdir. Farklılıkları başı ezilmesi  gereken bir yılan başı, bir anarşistlik değil de demokratik bir dünyanın, insan hak ve  özgürlüklerinin bir gereği olarak, hoş görü ile kucaklayabilmektir. Yalnızca sözle değil gönülle de onaylayabilmek ve gerekiyorsa atlayıp devesinden yayada olda sevdamızın peşinden yürüyebilmek, koşabilmektir…

           İşte bizim Sevdâmızda, Leylâ’mız da budur. Bu olmalıdır!..

a.s.

Fethiye

04/05/2006


[1] Mesnevi Tercemesi ve Şerhi. Abdulbaki Gölpınarlı. Cilt. IV.s. 476. 1540.Beyit.İnkilap Kitapevi.

[2] Almanya’da bizde o kadar rahat değiliz, abartıyorsunuz diyenlere örnek oluşturması bakımından,  1950-60 larda yaşanan bir gerçek olay aktarıyorum. “Kadın,   bir yakının haşhaş tarlasında çalışır. Kadın gebedir… Kadını bir sancı tutar, kadın yevmiyesini ağanın kıracağına hükmeder, tam yevmiye almak için çalışmaya devam eder. Sancı, dayanılmaz bir noktaya ulaşır. Kadın bulunduğu yere çöker, tarlada bir çocuk zaylar- erken ve ölü bir doğum yapar… İkindi olmuştur, bu vakitten sonra evine giderse, yevmiyesinin yarım verileceğinden korkar. Ölü çocuğunu, bir hendeğe gömer ve günü, yevmiyesini çalışarak tamamlar.” Bu bir Bekir Yıldız hikayesi değil, bu gün izne geldiğinde, bazı çamaşırlarını şampuanla yıkayan, akşamdan kalma yemek yenmez deyip çöpe döken bir Fethiye’linin, kırk yıl önce yaşanmış bir  hikayesidir!.. (Ağa kavramını,  işinde çalışılan, her hangi biri anlamında kullandım.)

      “Seyfettin KORYÜREK 1964 ‘de, Ülkemizde, Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ni İlk olarak Köyümüzde  kuran Eğitim Enstitüleri mezunu olan bir öğretmendir. Köylülerimizin %90’ı bun Kooperatif aracılığı ile  Almanya’ya gitti”

 

     İNSANA, İNSANLIĞA ŞÖYLE SESLENİR MEVLANA :

          “Daha yakın gel, daha yakın, niceye bir yol vuruculuk? Değil mi ki sen, bensin,bende senim; niceye bir bu senlik benlik?

          Tanrı ışığıyız, Tanrı sırçası; ne diye kendimize karşı bunca inat? Neden aydınlık, böylesine kaçar durur aydınlıktan?

           Hepimiz bir tek olgun kişiyiz; neden böyle şaşı olmuşuz? Neden aydınlık, böylesine kaçar durur aydınlıktan?

           Hepimiz bir tek olgun kişiyiz; neden böyle şaşı olmuşuz? Neden zengin yoksunlara hor bakar?

            Sağ, neden kendi solunu hor görür? İkisi de değil mi ki senin elin, yomluluk nedir? aşağılık ne?

            Biz, hepimiz de bir inciyiz; hepimizin de aklımız bir, başımız bir; ama bu kanbur feleğin yüzünden iki görür olmuşuz.

            Pırını pırtını şu beş duygudan, altı yönden çek, birliğe götür; birlik ağacını ne diye böyle eğer durursun?

Haydi, kalk şu benlikten, karıl herkese, birleş, kendinde oldun mu habbesin, ama herkesle karıldın, birleştin mi madene dönersin.

Erkek aslan neylerse eyler; köpek de köpekliğini yapar durur. Tertemiz can ne işlerse işler;beden de bedenliğini eder.

Canı bir bil; bedendir yüz binlerce sayıya sığan. Hani bademler gibi, hepsinde de aynı yağ var.

Dünyada nice diller var; anlamda hepsi bir; testileri, kapları kırdın mı, su bir olur gider.

Sen birliğe erer  de gönlünü sözden kurtarırsan can, her görüş sahibine, senden haber iletir artık.” [2]

[2] (Külliyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr; Prof. Bedî’uz-zaman Firûzan-fer basımı;  c.VI, Tehran Üniv.Yayın. 1340 Şemsî hicri, s.243,244- Aktaran A. Gölpınarlı. Tasavvuf. Milenyum Yayınları. İstanbul, 2004. s.206,207.)

Posted y Admin

Filed under Uncategorized | 28 Comments |