Talip’e Mektup (1)
Bütün dinlerdeki erdem kurallarını toplayınız. Sonrada bunları papirüs tomarlarında gizlenen, Eski Mısır(M.Ö. 3000?) Ölüler Kitabının, ölümden sonra Oziris’in muhakemesinde okunan, şu bölümleri ile karşılaştırınız: (eskimeyen eskiyi=ezeli hikmeti göreceksiniz. a.s.) “Hiç kimseye kötülük etmedim. Yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim. Gerçek evinde alçaklık etmedim. Kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım. Benim yüzümden kimse korku duymadı, yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı. Tanrıların kötü gördükleri hiçbir şeyi yapmadım. Kölelere kötü muamele ettirmedim. Kimseyi aç bırakmadım. Kimseye göz yaşı döktürmedim. Kimsenin kahpece öldürülmesini emretmedim. Kimseye yalan söylemedim. Hiçbir utandırıcı davranışta bulunmadım. Zina etmedim. Yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım. Terazinin dirheminin üzerine elimi bastırmadım. Terazi ile tartarken hiçbir zaman hile yapmadım. Süt çocuklarının ağzından sütü uzaklaştırmadım. Hayvanları çalmadım. Tanrı’nın kuşlarını ağ kurup avlamadım.Ölmüş balığı tutmadım(yutmadım=bazı kaynaklarda böyle çevrilmiş.a.s.). Hiçbir arkın suyunu başka yöne çevirmedim. Ben temizim, temizim, temizim…”)æ
Dünyanın bütün rahmeti üzerine yağsa da, söğüt ağacı yinede meyve vermez.”
Talip’e mektup
(1)
Ne zaman yukarı mahalleye akşamları, geceler gidecek olsam iki şey hatırıma gelir. Biri: Bir akşam, saat yedi civarı Hokka (M.Kıyak) emmi gilin kapısındayız. Oturmaya gitmişiz, başka bir deyimle davetsiz misafirliğe gitmiş oturuyoruz… Hoparlörden, gündüz afişi gezdirilen filmin anonsunun sesi geliyor. Bu tiz ses, “Arkadaş,” “Arkadaş,” saat 7,5 da sinemamızda. Yılmaz Güney, Melike Demirağ bu akşam sinemamızda... Ben tepiniyorum! Bir liram var ve elli kuruşum yok.(Böyle bir rakam.) Bacıma yaklaşıp hıı, hıı diyorum ağlamaklı cazgırlık eden bir sesle, para istiyorum. Bacım: Daha dün gittin bir daha olmaz diyor kızan, suçlayan ve öğüt veren bir üslupla. Ben o başkaydı, bu film “Arkadaş” diyorum. Bacım ben “Arkadaş” falan anlamam cuuk, olmaz diyor…
Umudum kesildi, bende benim gibi birkaç umutsuzlaşmış çocukla sinemanın civarına gittik. Film başladı, sesler dışarıdan duyuluyor, camlara yansıyan görüntülerden bir şeyler izlemeye çalışıyoruz, her gün bu gibi olaylara göz aşinalığı olan Yılmaz ağabey, birilerini göndererek bizim gibi asalakları kovalıyor. Bize de öyle yaptılar. Karanlıkta, Ede gilin yönüne doğru kaçarken elektrik direğine dayanak olsun diye bağlanan tele takılıp Pers oldum. Birde bu çıktı, bu halde eve nasıl gidecektim?..(Yıl 70’ler) * *
Bu mahallede sıklıkla gittiğimiz ikinci ev, kapı ise Halam gilin evi. Bu topraktan evin kapısında bir sundurma vardı. Sonradan ağaç ve üzeri tuğla ile örtülmüş bir örtmeye çevrildi, büyük hasar görmüş olmakla birlikte hâlâ varlığını sürdürüyor bu yapı.
Bu örtmeden bahsedişimin nedeni, yazları önemli olan ikinci anımla ilgili. Bu örtmenin altında, eve yeni alınmış bir yaylı divandan dolayı tayini kapıya çıkmış tahtadan bir divan var. Üzeri minderli ve duvara yaslı olan kısmına ise, yüzü hasa üzerine nakışlar işlenmiş örtüleri olan yastıklar diziliydi. Diğer yanlarda, birkaç tane farklı ebatta ve renkte sandalyeler bulunurdu.
Yaz akşamları burada, ve bunlar üzerinde oturur, herkes gibi, bağıra çığıra, karşısındakini sağır sanan bir tonla şakalar, dedikodular, sohbetler ve kavgalar ederdik koru komşularla.
Yaz akşamları, arada bir kalın demir kulplu, kendisi içindekinden ağır bakır sitiller ile çeşmeye suya gönderilirdik. Oldukça küçük olanlar gönderilmezdi, çünkü aşağıdan yukarıya bu sitiller ile suyu taşımak erkek işi gibi bir şeydi. Hele de sıcak yaz günleri! Gelenler terlemiş ve nefesi tıkanmış bir insan gibi görünüyordu.
Her misafirlikte olduğu gibi, bizlerin rahatı yerindeydi, fakat ev sahibeleri için aynı şey söylenemezdi. Çünkü onlar bizleri memnun etmek için, bir bakıma hizmetkara dönüşmekteydiler!
Ne kadarda güzel olurdu, ince belli bir gelin gibi altın sarısı yaldızla süslenmiş bardaklar içindeki tavşan kanı çayı yudumlamak! Şimdi öylemi ya? Fincanda çay, herhalde bundan sonra değişiklik olsun diye bardakta da kahve içeriz. Nitekim öylede oldu. Her şey özelliğini kayıp etti, değişim ve özgürlük adına...
Bu ev “Bayram Tepesi”(Tümülüs =Höyük)’inde olduğundan, köyümüzün yüksek noktalarından biri oluyordu. Buradan Malatya görünüyordu. Bulutsuz gecelerde Malatya’ya doğru bakıldığında görünen yalnızca Beydağ’ının eteğine serpiştirilmiş bir ışık demeti, yada ay ışığında parlayan bir etek cam kırığı gibi bir şeylerdi...
Beydağ’ının eteğine serpiştirilmiş ışık demetiyle, gökteki yıldızlar ve özelliklede “Samanyolu” arasında kafamda bir takım çağrışımlar oluşurdu hep, hâlâ da olur… Bilirdim ki, Beydağ’ının eteğine serpiştirilmiş binlerce yıldız gibi görünen ışıklar, yüz binlerce insanın hayatını temsil ediyor. O görünenler parlayan cam kırıkları yada yıldız kümesi değil, nice umutlar, hayal kırıklıkları; zafer ve yenilgiler; acı, keder, zevk, mutluluklar vb’inin yaşandığı insanların mekanıydı…
Bulunduğumuz noktadan gök yüzüne doğru yükselecek olursak, önce Malatya’daki binlerce ışık kümesi tek bir ışığa dönüşecek, ilçeler köylerle birlikte birkaç yıldız var gibi görünecek. Daha yükselince, ülke genelinde görüş alanına giren şehirler, ilçeler birer yıldız, daha da yükselince her ülkedeki yüz binlerce ışık tek bir yıldız, sonunda da Dünya bir yıldız gibi görünecek küçülecek gözümüzde. Bulunduğumuz yerden bakıp âlemi böyle algıladığımızdan, kendimizi hep aynı büyüklükte görmeye devam edeceğiz. Algı sistemimizin doğasından dolayı, her şey küçüldüğünden biz büyümüş gibi olacağız! Büyümediğimiz halde…
Uzmanlara göre gökte parlayan yıldızlar, üzerlerinde bizimki gibi lambalar olduğundan parlamıyor, öyle görülmüyor… Eskiden Ay dede dediğimiz, taştan kayadan madde olan Ay’da, Güneşin ışıklarının vuruşuyla gökyüzünde bir lamba gibi parlıyormuş! Diğer parlayan bütün yıldızların parlaklığının sebebi de, başka güneşler hariç bu kurala göre işliyormuş. Bahsedilen gezegenlerde henüz hayat, insan bulunamamış. Yani, henüz o gökyüzündeki ışıklarda, gece vakti Malatya’da görünen türden hayatlar yokmuş; o duygular, düşünceler yaşanmıyormuş...
Ama Cosmos,(evren) o kadar büyükmüş ki… Akıl mantık alır gibi değil! “Uzmanlara göre bir insan bulutsuz bir gecede çıplak bir gözle yaklaşık üç yüz bin yıldız görebilir. Uzayda yaklaşık olarak kaç gök cismi olduğunu ise kimse bilmemektedir. Sadece Samanyolu’nda dünya üstündeki insanlardan fazla, yani iki yüz milyar yıldız dev bir spiral şeklinde bükümlenmiş biçimde bulunmaktadır. Bu türden, bir çok Samanyolu ve galaksiler vardır. Kozmoloğlarda sürekli yenilerini keşfetmektedir.
Galaksiler büyüklük ve biçim açısından özellikler gösterir. Küçükleri sadece bir milyar yıldızdan, büyükleri ise bin milyar(bir trilyon civarı a.s.) yıldızdan oluşur. Şekilleri yuvarlak, elips yada spiral olabilir. Bazıları çok yoğun, bazıları da çok seyrek bir sisi andırır. Ama hepside kümeleşmeye yönelir. Dünyamızın bulunduğu Samanyolu bir birinden her yönden farklı 28 galaksiden oluşmuştur. Samanyolu uzayda ikinci büyüklükteki takım yıldızlardan oluşmuştur.
Bütün bu gök cisimlerinin birbirlerine olan uzaklıkları da insanın hayal gücünü aşan boyutlara varır. Bilim adamları astronomik uzaklıklara “ışık yılı” birimini kullanarak anlayabileceğimiz bir açıklama getirmeye çalışmışlardır.
Burada kastedilen ışığın bir yılda aldığı yoldur. Işık saniyede 300 bin km yol alır. Buradan çıkılarak hesap yaparsak, ışık bir yılda 9,461 milyar km yol alabilmektedir. Güneşimize en yakın yıldız olan “proxima Centauri” adlı güneş, bizden tam 4.3 ışık yılı uzaklıktadır. İkisinin arasındaki mesafeyi bulmak için 9,461 milyar km ile 4,3 sayısını çarpmamız gerekmektedir.
Samanyolu spirali 16 bin ışık yılı uzunlukta olup, çapı da 10bin ışık yılıdır. En yakın galaksi gurubu ise 30 milyon ışık yılı ötededir. Bunca gök cismi barındıran uzayın inanılmaz bir dinamiği vardır. Bütün galaksiler saniyede iki yüz bin km hızla birbirlerinden sürekli uzaklaşmakta ve uzay devamlı genişlemektedir.
Gökbilimcilere göre insanın evrene ulaşması için on iki milyar ışık yılına gerek varmış.Oysa insanın varoluşundan günümüze kadar sadece beş milyon yıl geçmiştir.(…)
İnanılmaz uzaklıklar, olağanüstü büyüklükler, akıl almaz sayılar… Bütün bunlar uzayın gerçeğidir… “ Æ * *
Bir insanın kendini tanımlayışı farklı; yarar yada zarar görenlerin o insanı tanımlayışları farklı ve o insanın kendi gerçekliği, gerçek tanımı farklı olabilir! Bu sav elbetteki, bir insanın kendini tanımlayışı ve etrafında ondan zarar yada fayda görenlerin görüşlerinin tamamen yada her zaman büyük bir oranda yanlış olacağı anlamına gelmeyebilir. Fakat, bu genel bir kuraldır.
Dün Hitler’i, etrafında ondan yarar sağlayanlar olumluyor, zarar görenler olumsuzluyordu. Almanya’da çoğunluk Hitler’e haklı ve iyi diyordu. Hitler’de kendini insanlığı parazitlerden kurtaracak ve Cermen, Ari ve üstün bir ırkla yeni bir dünya kuracak olan adam olarak tanımlıyordu vb. Bugün Alman halkının çoğunluğuna yada iktidarlarına Hitler benzetmesi yapmak, hakaret olarak algılanmaktadır.
Dün İsa Mesih’i Ferisiler, insanları doğru yoldan çıkarıyor, kötü adam vb diyerek ellerinden çivileyerek çarmıha gerdiler; fakat bu gün onlarca asır geçmesine rağmen İsa Mesih, milyarlarca insan için zirvededir ve oralarda da kalacaktır…
Bu meyan da kimse kimseyi, iç dünyasında büyük dönüşümler yaptıracak denli etkilemeden değerli kılamaz veya var olan değerini elinden alamaz! Uzun vadede hak yerini bulur, tarih böyle söylüyor… Yere düşen altın yerde kalmaz, biri üzerine bassa da diğeri kesinlikle alır. Bin tenekeyi parlatsan da bir altın etmez.
Gerçeğe ulaşmak yada yaklaşabilmek için olaylara çok yönlü bakabilmek gerekmektedir. Çok yönlü bakabilmek için, çok yönlü bilgilenmek, derin bir bilgi birikimi ve seviyeli bir analiz, sentez yeteneği gerekmektedir. Bu tanım bir yanıyla entelijensiya, entelektüel, münevver, aydın, dahi kavramlarının da tanımıdır.
Bizce Şeyh- Pir; ermiş- evliya- azizlik seviyesi ise halk olunandaki Hakk’kın, en yoğun ve müstesna özelliklerini bünyesinde taşıyan insanın, bu potansiyellerini Hakk’ın rızasına mahzar olacak denli geliştirmiş ve geliştirmekte olma; kendi iç dünyasında bütünlüğü ve dengeyi olduğu gibi, diğer insanlarla ve doğayla, evrenle bütünlüğü, uyumu ve dengeyi sağlayabilmiş olma seviyesidir.
Bu ise yatay ve dikey gerçekliğin bilgisine erişecek denli bir öğrenmeyi gerektirir. Bu seviye ve bakışın aşağısı şu yada bu oranda at gözlüğünü gözümüzden çıkaramaz. Böylesi yapılanmalar da algı, yapay yada oldukça yapaylık arasında bir doğru üzerindeki her hangi bir noktadadır.
E.Fromm, dışımızdaki otoriteyle baş edebilmek, çoğu zaman içimizdeki otoriteyle baş edebilmekten daha kolaydır, der. Dışımızdaki otorite, zorba gözle görülür elle tutulur. Apaçık ortadadır gizlenemez. Kralları devirebilir ve imparatorlukları dağıtabilirsiniz; fakat görünmeyen güçle mücadele etmek neredeyse imkansıza yakındır. Karşınızda muhatap yoktur… O, görünmeyen güç, kişiliğimizdir. Parlamentolardaki çoğunlukla yada cebren ve hile ile kanunları ve anayasaları değiştirebilirsiniz. Fakat, kişiliğiniz böyle değiştiremezsiniz. Kişiliğin anayasası yada yasasını yazılı ve okunabilir olarak bir yerlerde bulup silip yazmak mümkün değildir O, sanki insanın genlerindedir. İnsan, aslında kişiliği demek olan bu anayasanın tutsağıdır…
Çağlar boyunca, bunca değişime rağmen insanı insan yapan eskiden beri var olan ve eskimeyen, insani değerler vardır. İnsanlar bunu az çok, şu veya bu şekilde bilirler. Fakat, insanlar kurdukları düzenle(bireysel bazda kişilikleri ile), bu değerler arasında uyumsuzluk ve zıtlık olunca, maskeler takıp yalanlar söylemeye başlar.
Fromm’a göre, insanın dayanılması en zor olan korkusu ise, tecrit edilmedir… Genel kabul gören değerlerle ters düşen insanın tecrit edilme, yalnız bırakılma korkusuna karşı bulduğu yapay, kolay çaredir maske takmak, olmadığı gibi görülmek. Bu ne kadar yaygın bir eğilimdir, psikolog Charles C. Finn’in bir şiirine bakalım.
SÖYLEDİKLERİMİ İŞİTİN LÜTFEN
Bana aldanmayın!
Yüzüm bir maskedir,
Sizi aldatmasın.
Binlerce maskem var,
Çıkarmaya korktuğum
Ve,
Hiçbir ben değilim…
Olmadığımı göstermek
İkinci doğam oldu.
“Kendinden emin biri” dersiniz,
Sanki güllük gülistanlık.
Benim için her şey…
Adım güven belirtir,
Ve,
Oyunumun adı
“Ağırbaşlılıktır”
İçimde ve dışımda denizler sakin
her şeyin kumandanı ben…
Kimseye gereksinme duymayan
Ben…
Fakat, inanmayın bana,
Lütfen!..
Her şey dışta düzgün cilalı,
Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
O maske!..
Altta ne güven, ne rahatlık…
Altta,
Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
Gerçek ben!..
Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla…
Kimsenin bilmesini istemem…
Zayıf taraflarımı düşündükçe,
Titrer sararırım…
Ya başkaları görürse iç dünyamı…
Gerçek ben ve yalnızlığım!
İşte,
Maskelerimi onun için takarım…
Onun için arkalarına saklanacak
Maskeler yaratırım…
Onlar,
Gösterişte kullanabileceğim
Parlatılmış yüzlerim.
Beni Korur, bakan gözlerden…
Beni olduğum gibi kabul edecek,
Sevecek
Bakışları bulamazsam,
Solacak kuruyacak gerçek ben…
Ve,
Ben bunu biliyorum.
Beni kendi maskelerimden kurtaracak,
Kurduğum hapishaneden kaçıracak
Diktiğim engellerden aşıracak,
Beni seven,
Beni anlaya,
Bakışlar olacak.
Bana,
“Sen değerlisin” diyecek
“Maskesizken, daha bir insansın”
“Daha yakın, daha dostsun”
Diyecek bir bakışa
Beni gören bir bakışa
Muhtacım…
Benim Yanıma sokulman kolay olmayacaktır!..
Uyarırım seni dost!..
Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmişim ben,
Sana kendini kolayca açamayacaktır…
Bütün gücümle tutunacağım maskelerime,
Ne kadar sokulursan yanıma,
O denli şiddetle geri iteceğim seni…
Kim olduğumu merak ediyor musun?
Hiç merak etme…
Ben çevrendeki
Her erkek ve kadınım…
Maske takan her insanım.*
İşte bu maske takan insanlardan biride, Talip’tir.Talip gibi biri, bir gün gidip babasına: “Baba beni insanlar istemiyor, çekemiyor, sırf beni karalamak ve başarımı engellemek için bana çok gönül kırıyorsun diyorlar demiş! Oysaki ben dedikleri kadar hata yapmıyorum, ne yapıyorsam memleketin, insanların yararı için yapıyorum vb der.”
Bunun üzerine baba tahtadan düzgün, güzel bir perde (levha) yapar ve duvara asar. “Sana her gönül kırıyorsun dediklerinde, bu perdeye bir çivi çak der.”
Adam gider ve bir süre sonra dönerek babasına, “öyle bir hızla bu perde çivilerle doluyor ki ben bile şaştım der.” “Baba, insanlarla ilişkilerini gözden geçir, daha az çivi çakmak için gayret et der…” “Adam bir süre sonra gelip baba, çivi çakma hızım düştü, çok seyrek çivi çakar oldum der.” “Baba hiç çivi çakmamak için gerekli olanı yapmaya çalış, der.” Adam gider ve bir gün yine gelir, “baba hiç çivi çakmaz oldum, der”
Baba: “Ülkeler kılıçla fetih edilir; tuğladan, betondan binalar parayla yapılır; insanların bedeni kılıçla ve parayla esir edilir; fakat gönüller tutsak edilemez, çünkü onlar Rabbin kalesidir, orası yalnızca sevgi ile yapılır, fetih edilir, zor olanda budur. Git gönül yap, her gönül yaptığında da, gel bu çivilerden birini sök, çıkar, der.”
Adam gider, babasının bu öğüdünü de tutar ve yine bir gün döner sevinçle ve babasına: “baba, bütün çivileri söktüm, der!” Bunun üzerine baba, tahta perdenin karşısına geçer; “aferin oğlum; fakat bu tahta perde artık eskisi kadar güzel olmayacak; çünkü, çivi çıkar izi kalır, der…”
Uzaktan baktığında gözüne küçücük yıldızlar gibi görünen şeylerin, insan hayatını temsil ettiğini; o, noktacıklarda nice umutlar, aşklar yeşerdiğini ve karşı taraftan bakıldığında kendisinin nasıl ve ne kadar göründüğünü, Talip bilemez…
Talip, hep hesap yapar.Yaparda, acep hesaplayabilir mi, ışık yılı ile hesaplanabilir olan evren karşısında kendisinin boyutunun nice olduğunu? Her yıktığı gönülle, asıl kendini yıktığını ve kamillerin: “Kendisini sevemeyen başkasını sevemez; Kırma gönül kapısını, Yapacak ustası yoktur; Bir kez gönül yıktın ise, Bu kıldığın namaz değil… yada: Her ne ararsan kendinde ara…; Bâki olan bu gök kubbede bir hoş sâda imiş,” dediğini; ama kim ne derse desin, ne demiş olursa olsun Talip bildiğini okur!
Okur; çünkü okuduğu bildiğinden ibarettir…
æ Düşünce Tarihi. O. H.
Æ(Prof. Dr. Ö.Köknel. Dolu Dolu Yaşamak-1992)
* Çeviren D.C.—Alıntı D. Cüceloğlu / YENİDEN İnsan İnsana -2002