Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü.
Yunus Emre


Yetişkin Çocuklar

ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
Kınama ve ayıplamayı öğrenir

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
Sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk hoş görüyle yetiştirilmişse,
Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetiştirilmişse,
İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk onay görmüşse,
Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.
(Nolte,1975. Alıntı D. Cüceloğlu2000)

   Bundan yirmi, belki de yirmi beş yıl önceydi… O zamanlar Şehre giden minibüsler, günde bir defa ve sabahın köründe giderdi. Bende, o vakitler niye dokuzda yada onda değil de saat altıda kalkmak zorundayız diye minibüsçüler ile var olan düzene kızardım! Ama, onların bana değil benim onlara, o düzene uymam gerektiğini oflaya puflaya, yıllar sonra öğrendim.
Hem bu kadar erken gidilir, hem de minibüsün dolması beklenirdi, harekat etmek için. Erken gidildiğini herkes bildiğinden, şehre gideceklerin hepsi o vakitler çarşıda olurdu…
Bir gün koltuklar ile tabureler, hatta bazı ikili koltuklar üçlenerek, minibüs, tıka basa doldurulmuştu. Arka, üç yetişkin ve bir çocukla dörtlenmişti. Yani, minibüste iyne atsan yere düşmezdi! Arka koltuğu dörtleyen çocuk on iki, on üç yaşlarındaydı. Kim olduğunu bilmediğimden, belki de bir komşunun Hamitı, misafiri olarak buraya gelmiş ve şimdide gidiyordur diye düşündüm! Alelacele orta yaşlı bir müşteri geldi, başını girebildiği kadar içeri soktu ve: “tüh, yerde kalmamış,” dedi! İçerdekilerin hepsi birden geriye dönerek, “var var… bir boş yer var!..” deyip arka tarafta, koltuğu dörtleyen çocuğu işaret ediyorlardı. Çocuk bozuluyor ve belli belirsiz, “çok… çok!..” derken başını sağa sola sallıyordu! Geri çekilmiş olan yeni müşteri arka tarafı göremediğinden, hani nerede dercesine başını tekrar içeri sokuyor; bu yolcunun her hamlesinde, koltuklarında oturanlar, “var, var… arkada bir kişilik yer var, geç…” diyerek, çocuğun koltuğunu ikram ediyorlardı! Çocuk yine kızarıp bozarıyor, içinden “cok.. cok!” der gibi yaparken başını hafifçe sallıyordu; ama buna kimsenin aldırış ettiği bile yoktu…
O zamanlar yolar oldukça bozuk; araçlar eski model, yolcularda bu kadar dolu olduğundan, şehre bir buçuk, iki saatten erken varılmazdı. Kağnı gibi silkelene silkelene gider, üzerindekilerin beli bıkını kırılırdı. Şehre gidip gelen sanki akşama kadar taş taşımış gibi yorgun bitap düşerdi! İşte böylesi bir 45 km’lik yolculukta çocuk ayakta, onun yerini alan ile bedavadan koltuk bağışlayanlar oturakta gittiler!.. Fakat, ne o çocuğu dizine oturtan, nede yol ücretini ödemeyi teklif eden, nede ona teşekkür eden çıktı…

***
Yusuf PEKATAŞ(2006 Yılı-Parkın kapısında “Yusuf Pektaş Aile Parkı”levhası var.)’ın yaptırdığı park, köyümüzün tarihinde, içinde oyun oynanabilecek oyun gurubu olan ilk ve tek çocuk parkıydı. Bu oyun gurubu gelmiş ve yerlerine henüz yerleştirilmişti... Mesai bitimi olan saat beşten sonra evime giderken(evimizin yolu parkın önünden geçer), benim belediyede çalıştığımı bilen, dokuz on yaşlarında gösteren iki kız çocukla bu parkın önünde karşılaştım. Çocuklar bana: “biz parkta oynamak istiyoruz; fakat kapılar kapalı, ne zaman açılacak?” diye sordular.
Ben nasıl anlatabilirim kaygısına kapıldım! Bunların anlayabileceği düzeyi tutturabilir miyim endişesi ile anlatmaya başladım: “Şu gördüğünüz salıncakların, kaydırakların ayaklarının sağlam bir şekilde yere sabitlenmesi gerekir. Bunların, yerle güçlü bir şekilde bağlantıları sağlanmasa, bu demirden olan oyun araçları devrilebilir ve kaza sonucu bir yeriniz yaralanır yada Alim Allah sizlere bir şey olur!.. Bu salıncakların ve diğerlerinin, olduğu yerle iyi bir şekilde sabitlenmesi yapılamasa, hem sallanırken ve oynarken gereken ahengi sağlayamaz, hem de devrilecekmiş korkusu, oyundan alacağınız zevki azaltır.
“Yani daha güvenli ve zevkle oynayabilmeniz için, bu oyun araçlarının ayaklarının yere isabet eden kısımları, eşilen çukurlar içine yerleştirildi ve etrafına da çimento döküldü. Gördüğünüz gibi, havalar serin ve yağışlı… Yazın iki günde kuruması mümkün olan bu çimentolar, bu havada(Şubat yada Mart 2006) dört beş günde ancak donabilir. Bu sebepten dolayı, birkaç gün daha kapılar, kapalı kalacak; ondan sonra güvenle ve zevkle oynayabilirsiniz…” gibi sözleri el kol hareketleri ile ben söylerken çocuklar, birbirlerine yaklaştılar, sonra biri kolunu diğerinin boynuna, diğeri ötekinin beline doladı kolunu; bazen ayaklarının birini arkaya doğru kaldırıyorlar, sanki her biri birer ayağı ile yere basarak, iki bacaklı tek adam gibi duruyorlar, düşmemek için elleri ile birbirlerini tutmaya çalışıyorlar, bazen birbirlerini iteliyorlar, derken kafalarını da birbirlerine değdirdiler ve güneşe bakar gibi yukarıdaki gözünü kapayıp aşağıdakini sıkarak bana bakarlarken, soluk benizli ve zayıf olanı: “hıı… hıı…” diye gülerken: “aba… sanki adamlara söylüyor!”dedi.
Bende söyleyişime o ana dek dikkat etmemiştim… Bunun üzerine, tavrıma bir baktım ki gerçektende, “adamlara söyler gibi söylemiştim!” “Onlarda, adamlar gibi anlamıştı…” Onların gülüşüne baktım, bende güldüm!..”
***
Yine bu parkın önünden geçerken bir gün, biri yukarıdaki, diğeri başka bir kız çocuğu yoluma çıktı, her ne hikmetse hocam: “şu Hamit, biz itiyor kakıyor ve oynatmıyor,” dediler!
Bende “Hamit,” diyorum!.. “gözüm” diyorum ki, konuşayım! Hamit’ın yüzü bana doğru fakat, etrafımda olan benim göremediğim birilerine bakar gibi bakarken, salıncaktan atlıyor, kalabalığın arasından başını çıkarıyor, yaklaştıklarının kimisini itiyor, kimisini çekiyor, ele avuca sığmaz bir halde taşkınlıklar yapıyor... Ben hâla, kendisine hitap ettiğimi anlamadığını sanıyorum… Acelem var, Hamit’a söz anlatabilmek deveye hendek anlatmak gibi!
Derken, karşıdan gelen bir arkadaşa: “Ali, durum böyle böyle,” dedim, yardım istedim… Ali, parkın dış kapısının beş altı metre uzağında, en gür sesiyle( hoşt köpek, der gibi): “Lan, a..nı eşek s….çe” derken yere eğildi… Ali, başını kaldırana kadar Hamit, parkın yukarı çıkış kapısına ulaşmıştı. Hamit geriye dönüp son bir kez Ali’ye baktı, Ali’nin başını kaldırması ile Hamit’ın toz olması bir oldu...
Oysaki Hamit, kendisine hitap ettiğimizi biliyormuş! Bunun üzerine bizde Hamit’ın, Ali’nin hitabına benzer yaklaşımlara, nasıl tepki vereceğini biliyor da; “adama hitap edilir gibi, bir yaklaşıma nasıl tepki vereceğini bilmiyormuş,” gibi bir düşünce oluştu!..

***


Cemil Sönmez. “İnsanın anavatanı çocukluğudur,”der. Artık psikoloji bilimi açısından, kişiliğin oluşumunun temellerinin çocuklukta atıldığı, hususu tartışılmıyor. Bu nokta sabit. Yani ileri

dönemde kişilik, bu temeller üzerinde, bu temellerin esnekliği çerçevesinde gelişir. Sonradan, çocukluk döneminde temelleri atılmış olan yapıyı yıkıp, yeni bir temel atıp, bunun üzerinde yükselebilmek pekte mümkün olamamakta imiş. Böylesi bir köklü değişim, imkânsız değilse de, ender bir istisna olarak gerçekleşmekte imiş. Ve bu ise, oldukça da güçmüş!..
“Psikolog, Naathaniel Brandan, “ Kişinin kendine ve yaşama bakış tarzının temelleri çocuklukta atılır,” der.
Münübüsteki çocuk, 80-90 dakika ayakta kalmış, yerine gelenekler kullanılarak el konulmuş. Buna karşılık olarak bir teşekkür dahi edilmemiş… Sonradan gelen müşteri, yer var mı diye içeri baktığında, çocuk yok, başka bir deyimle hiç, sayılmış!..
Ali’nın ailesi(aile reisi) de, Hamit’e “hoşt köpek,” der gibi hitap eden Ali(yaş 2Cool
’ye, böyle hitap etmişti, zaman zaman hâlâ da etmekteydi! (Ali’nin, aile ilişkilerinde bugün hâlâ, bu sahneleri görebilmek mümkün…)
Yine araştırmalar göstermiştir ki çocuklar, özellikle çevresinden gördükleri muameleyi başkalarına yapar. Çünkü, hayatının kendisine öğrettiği budur!.. Kendisine, Hamit’e hitap edilir gibi edilerek yetişen çocuğun kendiside, başkalarına böyle hitap etmeyi doğal ve doğru bulur. Bu şartlarda yetişmiş (yetişkin)çocukların, kendilerine bu şekilde hitap edilmediğinde ( insanca ve saygı ile hitap edildiklerinde), disiplinsizlik gösterdikleri görülmüştür. Böylece fasit ve negatif bir çevrim dönmeye başlar…
Yani, münübüsteki çocuğa hiç muamelesi, ailede(mahalle ve okul çevresinde) de devam ediyor olsa idi; bu çocuk(bu muameleye muhatap çocuklar) büyüdüğünde bir güç, bir makam ve mevkii sahibi olduğunda (Allah esirgesin), ilk kanıtlamayacağı çalışacağı şeylerin başında, büyük bir ihtimalle ben hiç değilim, olacaktır.
Çocuklukta, çocukla bu şekilde kurduğumuz iletişimle bir insanın karakterinde “sen kim oluyorsun; benim kim olduğu mu biliyor musun,” demesinin temellerini atmış oluruz.. Gördüğünüz gibi hiç değilim, benim kim olduğum, sizi aşağılayışımda, korkutuşumda, ezişimde, horlayışımda... test edebilirsiniz!..

Hz. Muhammet, “Veda Hutbesinde,” “ Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve belleyiniz. Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir, der.”
Teolojik açıdan, “hepimizin atası Âdem’dir, Âdem ise topraktandır. Ve hepimiz, yüce Tanrı’nın bu dünyada halefiyiz.”
Modern dünyanın genel geçer kabul gören tarifini bilim yapar. İnsan anatomik, biyolojik, fizyolojik, psikolojik vb.. özellikleri açısından apayrı bir türdür. O’nu, diğer canlılar arasından ayrı ve özel yapan bu yanları açışından: “eşittir.”
Dilimiz, dinimiz, cinsiyetimiz, dünya görüşümüz…; boyumuz - bosumuz, rengimiz, zeki yada geri zekalılığımız, akıllı ve deliliğimiz…; ekonomik ve sosyal statümüz… gibi farklara rağmen, anatomik, fizyolojik, antrobiyolojik… vb. açıdan hepimiz, homo spains denen, insan türünün, bir üyesiyiz…
Ben kimim, biliyor musun? demeyen, nesilleri yetiştirebilmemizin temeli taa, bebeklikten başlayarak insana, Tanrının halefi olarak bakmak ve onu sevgi ve saygıya değer dünyanın biricik değeri olarak görmek ve ona olabileceğinin en iyisi olabilmesini sağlayacak olanaklar yaratmaya çalışmamızla mümkündür!..
Başka bir deyimle, korku temelli bir iletişim değil, sevgi temelli (insanın özünü onaylayan, değer verici, olanak sağlayıcı, yol açıcı) bir iletişim çözümün anahtarıdır..
a.s.
Ekim 2006 Fethiye


Not: Yazıda kullandığım isimleri, değiştirdim.

Takvâ: “Tanrı buyruklarına sıkıca sarılmadır. Birçok hadis bazı ayetlerde ise Tanrı katında üstünlüğün ancak yüce ahlaklı olmakla mümkün olabileceği buyurulur.”

     a.s.

Posted y Admin

Filed under Uncategorized | 28 Comments |