|
01 Mayıs 2007 |
Geleneğin Pratiği
(Abdal Musa Lokması)
Abdal Musa Lokması, farklı yerlerde, farklı tarihlerde
yapılır. O, yörenin insanı, bu lokma gelenekselleştiğinden,
yapılacağı tarih, ay bilinir. Gönüllü komşular, hazırlığa
başlarlar. Önce, yardım toplanır. Bu gönüllüler, kapı kapı
dolanarak, Abdal Musa aşkına der. Miktar ve yardım yapıp
yapmama konusunda, zorlama yapılmaz. Kolundan ne koparsa
denir, inanlarda un, bulgur, yağ, yakacak, kurban, nakit
vb.. verirler. Yapılacak lokmanın miktarı ile, yardımlar
karşılaştırılır ve çok olan satılır, yada mübadele edilerek,
az olandan alınır ve yeterlilik, denklik sağlanır.
Toplanan bulgur elenir ve seçilir; undan yufka yapılır.
Kurbanlar kesilir, kazanlar çatılır ve lokma pişirilir.
Yöre insanının isimleri, yardım toplanırken
listelendiğinden, bu liste okunarak, lokma dağıtılır. Yardım
yapmayana, lokma verilmemesi diye bir kural yoktur. Deyim
yerindedir: Bu bir Hak lokmasıdır, tadanda bir doyanda!..
Eskiden muhtar, aza ve birkaç köyün ileri geleni, lokmanın
piştiği mahal'e gelir, onlara orada lokma sunulurdu.
Özellikle, son iki yıldır, herkesin oturmasına yetecek kadar
masa sandalye dizilir ve buraya gelen herkese bu ortak
lokmadan sunulur. Hatta, misafir bile davet edilir.
Bu iyi bir şeydir; fakat, tek endişem, siyasi gurupların ön
plana çıkma arzularıdır. Buna dikkat edilmeli!..
a.s.
ABDAL
MUSA LOKMASI
“Hünkâr
Hacı Bektaşî Veli’nin amcası Haydar Atanın oğlu Hasan Gazinin
oğlu olan Abdal Musa, 14. yüzyılın en ünlü erenlerindendir. Kırk
Abdal ile birlikte Horasanın Hoy şehrinden Anadolu’ya gelmiştir.
Bursa’nın fethinde bulunmuş ve ünlü Geyikli Baba ile karşılıklı
kerametler göstermiştir. Başta Türk edebiyatının büyük ustası
Kaygusuz Abdal (Gaybi) olmak üzere, Abdal Musa’nın birçok
dervişleri vardı. “Kaygusuz Abdal Menakıbı” nda yazılı
rivayetler, kısaca şöyledir:
“Abdal Musa Türbesine girdikten sonra Kaygusuz Abdal lakabı
verilen Gayb’î, bir gün avda bir geyik vurdu. Yaralı geyik kaça
kaça büyük bir dergâhın kapısından içeri girdi. Gaybî de
arkasından dergâha girerek, dervişlere geyiği sordu. Dervişler,
haberi olmadığını söylediler. Oysa, bu geyik suretinde görünen,
bu dergîn şeyhi olan Abdal Musa Sultan imiş.
Abdal Musa,
Gayb’i’yi huzuruna çağırtarak, koltuğunun altından, vücuduna
saplanmış oku çekip çıkarttı ve Gaybî’ye uzattı. Kendi okunu
tanıyan ve kerameti gören Gaybî, şeyhin ayaklarına kapanıp, ona
mürit olmak diledi. Şeyh, bu yolun zorluklarını anlattı,
babasından(Alaiye Beyi) izin almasını söyledi…”(Adil
Ali Atalay. Abdal Musa Sultan ve Velayetnamesi. Can
yayınları.1997 İstanbul.s.124,125).
ABDAL- Kırk din büyüğü… Peygamber Hz. Muhammed’in amcaoğlu Hz.
Ali’nin anlattığı bir hadiste, tanrının sevgilisi oldukları
ileri sürülen Kırk din büyüğü bu adla anılır. Çeşitli Müslüman
tarikatlarında bu deyim ermiş, derviş, evliya anlamlarında
kullanılmaktadır. Mevlevî abdalı, Bektaşî adları vb. gibi.”(O.H.2000.)
“
…görevleri, yağmur yağdırmak, doğal afetleri önlemek, savaş
kazanmak gibi işlerde varlığına inanılan tinsel güçleriyle
Müslümanlara yardım etmektir. Babailik tarikatının kalıntıları
olan ve horasan evleri adıyla anılan Rum abdallarının, hem
dinsel, hem de dövüşçü güçleriyle, Osmanlı devletinin
kuruluşunda büyük etkileri olmuştur. Geyikli baba Abdal Musa
Abdal Kumral bu Türkmen babalarının en büyükleridir. Müslüman
abdal’lar alevidir. Ermişlikten gelen saf adam anlamıyla
Türkçemizde bön anlamın da kullanılan Abdal sözcüğü, Arapça
tanık anlamında ki Abdal sözcüğünün çoğuludur. Türkçemizde tekil
olarak kullanılan bu sözcük, farz kurallarına uyularak abdalan
biçiminde çoğullaştırılmıştır.” (O.H.2000.)
YAĞMUR-
“Toprağın ürününü alabilmek için yeterince yağmasına dua edilen
gök suyu… ENES şu hadisi nakletmektedir: “peygamberimiz bir Cuma
günü minberdeyken taşralı biri gelip: Ey Allahın elçisi,
kıtlıktan ve kuraklıktan kırılıyoruz. Allah’!a dua edinizde
yağmur versin, deyince peygamberimiz ellerini kaldırdı ve üç
kez: Allah’ım bizi sula, buyurdu. Hemen bulutlar görülüp yağmur
başladı altı yedi gün yağdı. Cuma günü Peygamberimiz hutbedeyken
o adam gene geldi: Ey Allah’ın elçisi dedi: yağmurdan mallarımız
helak ve yollarımız geçilmez oldu, dua buyurda artık kesilsin.
Peygamberimiz: Allah’ım, çevremize yağdır, üzerimize değil;
tepelere, dağlara, derelere, ovalara, meralara yağdır diye dua
edince yağmur kesildi” Kur’ân ve hâdis buyrulmuştur, yağmur
duası da genel olarak bir duadır ve bundan ötürü yapılır. İlk
çağlarda yağmur yağdırmak için büyüsel işlemler yapılırdı. Orta
Asya Türklerinin, özellikle’de Kırgızların yağmur yağdırıp yel
estirdiklerine inandıkları bir büyü taşı olan ya da taşı
ünlüdür. Bu taş, Şamanlığın bir büyü aracı idi, bunu kullanana
da yadacı derlerdi. Kaldı ki ve bu gibi yağmur yağdırma büyüleri
o çağların her ülkesinde yapılırdı.” (Orhan
Hançerlioğlu. İslam İnançları Sözlüğü. Remzi Kitap
Evi.İstanbul.2000)
Abdal Musa Lokması’nın kökleri, İslamiyet ve ondan
önce de eski Türk inancı olan Şamanizm’e kadar uzanmaktadır.
Enes’in bildirdiği hadise dikkat edilirse, dua(yalvarma)nın
Allah’a yapıldığı görülecektir. İslamiyet açısından şefaat
makamı, ise yalnızca Hz. Muhammed’dir.
Oysa ki, Abdal’ların vasıflarından biriside, yağmur yağdırmaktır
ve abdal’lar, insandır. Bir Alevi-Bektaşi geleneği olmuş
olan
Abdal Musa Lokması’nda ise, “Allah’tan yağmur dilemekle,
Abdal Musa’dan yağmur dilemek” aynı şeymiş gibi gözükmektedir.
Örn: Yunus Emre:”Kar yağdıran yer donduran hayvanların rızkın
veren / Şöyle bilin mahlûkata ol rahîm ü rahman benim.” der.
Dikkat edilmesi gereken ikinci bir nokta ise, burada (yaşayan
geleneğin içinde) “Abdal Musa’nın, şefaatçi makamına” da
konulmamış olmasıdır. Bununsa altını özellikle çizmeliyiz.
Sonuç, “Abdal Musa Lokma”sını, Kur’an ve dolaysı ile İslam
kaynaklı açıklayabilmek mümkün gözükmemektedir.
Günümüzde ise, yağmurun oluşum ve yağma süreçleri, artık
bilimsel olarak bilinmektedir. Bu geleneğin devamı ise daha çok,
bir inanç gurubunun bir araya gelmesi ve daha büyük bir cemaat
olarak toplanması ve kaynaşması açısından anlamlıdır.
Bu gibi Alevi geleneksel günlerinde, müftülerin ve maaşlı
hocaların boy göstermesi ve yandaş bulması olgusu ise,
Alevi-Bektaşi mensuplarının yedi yüz yıldır, yüz yüze olduğu
asimilasyon politikalarının tekerrürüdür…
Birde, Alevilik, diğer bütün inançlar gibi insana aidiyet
duygusu sağlar. Üst bir kimliktir. Yani, ben Aleviyim,
denir. Alevi benim, Alevilik, benden sorulur, denmez;
denirse, nasıl ki, Milli Görüş, Fetullah'cılar vb'nin
camilerinin ayrıldığı, bölündüğü gibi bu inancıda bölmüş
oluruz!
Yol bir, sürek bin bir. Önce kedi kendimizi hoş görerek yola
girelim!..
a.s.
29 Nisan 2007
Fethiye
|

|