Cumhuriyet mi tehlikede, demokrasi mi?

Türkiye’de hukukun taraftarı yok. Çünkü “hukuktan yana olmanın bir çıkarı yok”... Peki, Türkiye’de ne var?

Kovboylar ve Kızılderililer…

İktidar savaşlarında kovboyların ya da Kızılderililerin bir hukuk ihtiyacı içersinde olmalarına zaten imkân yok.

Hâlbuki devlet bir hukuksal organizmadır. Bireyin diğer bir bireyle, bireyin toplumla ve bireyin devletle ilişkilerinin sağlığını, huzurunu, istikrarını hukuk sağlar. Hukuku üretemeyen ve önemsemeyen toplumsal yapı çürümeye yüz tutar.

Türkiye’deki hukuksuzluğa her daim karşı çıkmak yerine gelişmelere “benim yararıma” ya da “bana uygun değil” diye bakınca, Ankara’daki son vahşi tablo ortalığa çıkıveriyor.

Şemdinli iddianamesini yazan savcının görevine son verilmesi de hukuka aykırıdır, Atatürk’ün heykeline çikletle yaklaştı diye adam tutuklamakta…

Hrant Dink ile Engin Aydın’ın İstanbul’un Şişli ilçesindeki mahkemede ufak bir ülkücü grubun fiziki saldırısına uğraması nedeniyle davalarının görüşülmesinin ertelenmesi de bir başka hukuksal skandaldır.

Bunların hepsine birden hukuk adına karşı çıkmak yerine gelişmelerden seçmeler yaparak bunu bir siyasal kavga aracı yapmak toplumsal çürümeyi daha da hızlandırır ve bundan kendine bir şey olmayacağını sananlar da nasibini alır.

Ankara’daki dehşet verici son saldırı olayı da bir hukuksuzluğun ürküntü verici tırmanışı olarak değil de siyaseten hükümete yönelik bir orkestrasyonun manivelası olarak değerlendirildi. Hâlbuki Danıştay’ın 2. dairesinin şimdi hastanede bulunan bir üyesi de karara muhalefet etmişti. Olup biteni hukuksal açıdan değil, siyasal açıdan rant kaynağı olarak görmek isteyenler bunu görmezden geliyor.

Muhtemelen ağır bir provokasyon olduğu anlaşılacak olan bu katliam girişimi, toplumun tümü tarafından nefretle kınanacak bir hareket olarak değerlendirilmesi gerekirken, laik cumhuriyete karşı bir girişim olarak yorumlanmak isteniyor.

Cumhuriyetin tehlikede olduğunu söyleyenler ne garip ki demokrasiyi ağızlarına almıyor.

Ben hep korkarım… Ortalıkta sadece cumhuriyet ve onun temel ilkelerinden söz edilip de demokrasi ağza alınmıyorsa, bu kovboylar ile Kızılderililer kavgasının yeni bir versiyonu olarak yol alır.

Eğer Danıştay’a yapılan saldırı asayiş ve güvenlikten sorumlu birimlerin zafiyeti dışında bir başka tehlike içeriyorsa ve ağır bir provokasyon değilse, bu tehlikeyi tüm toplumun demokratik örgütlenmesine karşı bir girişim olarak değerlendirmek daha sağlıklı olur, ama ne var ki bundan bir siyasal rant elde edilmez.

Demokrasilerde kuvvetler ayrılığı yasama, yürütme ve yargı olarak şekillenir. Yargıya karşı silahlı bir eylem, hukuktan nasibini almış ve hukuku işine geldiğinde orman kanunu olarak nitelemeyen sağlıklı toplumlarda, cumhuriyete değil, demokrasiye karşı bir girişim olarak algılanır.

Ama ne var ki, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaştığı şu kargaşası suni olarak arttırılan toplumda, kurt tüm kuzuları “laik cumhuriyet” parolası ile yemeyi aklına koymuş gözükmekte.

9 Haziran 2006, Cuma 

Küreselleşme ve liberalizm

Abant Platformu, bu yıl onuncu toplantısını Fransa'da gerçekleştirdi. Uluslararası Sosyal Bilimler Konseyi ve Beşeri Bilimler Merkezi'nin işbirliğiyle, "Cumhuriyet, Kültürel Çoğulculuk ve Avrupa" başlıklı toplantıda sorunlar nitelikli bir katılımla tartışıldı. Aslında ilk başta toplantının Sorbonne Üniversitesi salonlarında yapılması planlandı ancak Fransa kaynamaya başlayınca toplantının yeri de değişti.

Bu toplantının "Küreselleşme ve Liberalizm" başlıklı kısmında ben de konuşmacıydım. Kol gücünden beyin gücüne geçen bir dünya her tartışmanın fonunu oluşturuyor.

Ulus-devlet adı altında organize edilmiş bir yerel pazara, "dokuz-beş" kart basan emekçilere, üretimi biçimlendiren sermayeye artık eskisi gibi gereksinim yok. Bunun yerine "beyinsel bilgi" çok daha değer üretiyor, zenginlik yaratıyor. Hep tekrarlamayı sevdiğim bir örnek var.

"Tarım toplumu" kumu sadece kum olarak kullanıyor çünkü bunun ötesinde bir bilgi birikimi yok ve bir kilogram kumu 5 sente satıyor.

"Sanayi toplumu" doğa üzerindeki bilgisini ve egemenliğini daha artırınca, bu kez kumu yüksek ateşli fırınlarda eritip, içinden silisyumu çıkartarak camı üretiyor. Kum cam oluyor ve bir kilo camın piyasa değeri bir dolar yedi sent.

"Sanayi sonrası toplum" ise kumdan silisyum üretmekle yetinmiyor, kumu alıp çiplere dönüştürüyor. Bilgisayarı yaratıyor. Bir kiloluk cep üstü bilgisayarların fiyatı ise bin yedi yüz dolar. Kum da kum, cam da kum, bilgisayar da kum... Değişen ise bilgi... Bilgi, en büyük zenginliği yaratan unsur haline geliyor.

* * *

Bilgi ve beyinsel yaratıcılık öne geçtikçe, insan da öne geçiyor. Tabuların yıkıldığı, insanın tüm tabuların önünde yer aldığı yeni bir dünyanın temelinde kol gücünden beyin gücüne geçişin bu sırrı yatmakta...

Çek Cumhuriyeti'nin eski cumhurbaşkanı ünlü yazar Havel bu nedenle "insanlar sınırlardan önemlidir" diyor. Hem de cumhurbaşkanlığı koltuğunda otururken...

Onun için AB süreci bizlere "yönetenin kim olduğunun değil, nasıl yönettiğinin önemini" anımsatıyor.

İnsan beyni öne geçtikçe, yüksek nitelikli teknolojik üretim artıyor. Onların üretilmesi için tüketilen kaynaklar da büyüyor. Bu tür nitelikli ürünün bulunması için büyük paralar harcanıyor. Büyük maliyet ise ancak yeryüzü düzeyinde bir pazarda kazanç sağlamakta...

Küreselleşmenin ekonomik boyutlarından biri de bu.

İnsan beyni feodal dönemdeki topraktan da, sanayi dönemindeki emek ve sermayeden de, burjuvazinin palazlanmak için ihtiyaç duyduğu ulusdevlet adındaki pazardan da önemli hale gelince, odağında birey bulunan liberalizm de yeniden şahlanıyor.

Liberalizm, ilk başta devlete karşı bireyi koruyan bir özgürlük anlayışı olarak doğdu. Mutlak monarşilerin ve kiliselerin baskısı altında nefes alamaz haldeki insanın özgürleşme atağı liberal hareketle gerçekleşti.

* * *

Bugün ise, ilk baştaki gibi insanı devlete karşı korumak söz konusu değil.

Yapılmakta olan doğrudan doğruya odağında insan bulunan yeni bir örgütlenmeye gitmek... Her şeyi insan için düzenlemek...

Ancak bir çağdan bir çağa geçmek, yeni üretim biçimleri yaratmak her zaman insanoğlu için sancılı bir dönem olmuş. Bugün de dünyanın çeşitli bölgelerinde acı ve sefalet dayanılmaz ölçülerde. Ama bu "gelmekte olanın" kötülüğünden değil, insanoğlunun çağ değiştirirken her zaman yaşadığı o korkunç "uyum" zorluğundan kaynaklanıyor. Hem Diyarbakır'da hem Paris'te gençlerin bankamatikleri kırmasının bir tesadüf olmama ihtimali yüksek.

Küreselleşme ve liberalizm ne yazık ki bizim coğrafyamıza henüz uzak.

Biz sanayileşmesini tamamlamamış bir tarım ülkesi olmaktan yavaş yavaş çıkıyoruz.

İnsanımızın ise birincil ihtiyaçları henüz giderilmiş değil. Dünyalı olmak için epey yol yürümek durumundayız. Ne var ki, dünya da henüz dünyalı olmuş değil. Olmaya çalışmakta... Onun için dünyanın her yanı sorunlarla kaynıyor. Abant toplantısında ben de bu konuları anlatmaya çalıştım. Elbette sorunlar öyle bir iki toplantıyla, konuşmayla aşılacak gibi değil. Ama hiç olmazsa, yaşadığımız bunca acının nedenlerini ve çarelerini görmekte bu tür toplantılar bize yardımcı oluyor.

Yeni bir çağın başlangıcında kendini kaybolmuş gibi hisseden insanoğluna bir harita çizmek için gösterilen çabalara bir katkı sağlamaya uğraşıyor.

7 Nisan 2006, Cu

 

Kemalist modernleşmeden demokratikleşmeye

Türkiye; AB ile tam üyelik müzakerelerine resmen başlamış, makro ekonomik göstergelerini sürekli düzelten, geçmişinde rastlanmayacak ölçüde yabancı sermaye alan ve dünya gündeminde önemi artan bir ülke mi?

Yoksa, yolsuzluğun ve hırsızlığın azdığı, laikliğin sürekli aşındığı, niteliksiz bir grubun devlette militan bir kadrolaşmaya gittiği, kitlelerin umutsuzluğunun yükseldiği bir ülke mi?

* * *

Dışardan bakılınca başka bir Türkiye var... İçerden bakılınca ise başka bir Türkiye...

Dışardan bakılınca; küreselleşmenin kültürel istikametini etkileyebilecek, farklı gelenekleri evrensel bir platformda buluşturabilecek, Müslüman kimliğini demokrasiyle evlendirebilecek bir ülke olarak dikkatle izlenmesi gereken bir Türkiye...

İçerden bakılınca; yabancı takımları mafya bağlantılı karanlık adamlar vasıtasıyla dövmeye kalkan, "hukuk mu, ulema mı" tartışması yapan, şiddeti devlet içinde odaklanmış çeteler vasıtasıyla kışkırtan bir Türkiye...

* * *

Objektif bir analiz ve kavramsal bir siyasi tespit yapmak isteyen herkesin CHP'nin genel kongresindeki Deniz Baykal'ın konuşması ile AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın il başkanlarına yaptığı konuşmayı karşılaştırması gerekir.

Deniz Baykal'ın konuşması CHP'nin cumhuriyetin başlangıcındaki "Kemalist modernleşme" dışında bir yenilenmeye uğramadığını gösteriyor. Baykal konuşmasını Müslüman kimlik ile baharatlandırmış olsa da temel çerçeve aynı durmakta.

Recep Tayyip Erdoğan ise dış dünya ile yoğun temasın etkileşimi ve yönetimde olmanın sağladığı "farkında olma" mecburiyetiyle çok daha dışa açık ve teknik bir konuşma yaptı. Bunun kavramsal çerçevesi de henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış bir "demokratik modernleşme" olarak tanımlanabilir...

Galiba sorun bundan sonra başlamakta...

* * *

Rejimin dışladığı kitleleri oyuna dahil ederek onları modernleşmeye ve Türkiye'yi dünya ile daha sıkı bir şekilde irtibatlamaya çalışan "demokratik modernleşme"nin liderliğini yapan Recep Tayyip Erdoğan'ın da süreç içinde konumuna ısınırken dalgalandığını görüyoruz. İki Recep Tayyip Erdoğan var: Birincisi dünya ile irtibatlı olanı, diğeri ise AK Parti tabını ile haşır neşir olanı...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AK Parti Genel Başkanı Erdoğan arasında oluşan farklar, demokratik modernleşme sürecinin de net ve kolay bir süreç olmamasından kaynaklanıyor... Başbakan zaman zaman evrensel dünya ile dönüşme gayreti içinde zorlanan parti tabanı arasına sıkışıyor...

'Yeni siyaset' bu noktada belirlenecek gibi görünmekte...

* * *

Yıpranmış ve çağ karşısında geçerliliğini yitirmiş bir "Kemalist modernleşme" penceresinden bakarsak Başbakanı en ağır şekilde suçlamak hatta Taliban'la kıyaslamak söz konusu oluyor... "Demokratik modernleşme" penceresinden bakılınca ise varoşlara kilitlenmiş ve çaresizliğini dinden gelen referanslarla hafifletmeye çalışan kitleleri dönüştüren, çağdaşlaştıran, demokratikleştiren ve bu süreçte de zaman zaman etkilenerek geriye doğru da yalpalayan ve siyasal ortama eleştiri malzemesi üreten kimi hatalar yapan bir siyasetçi olarak görünüyor.

Böyle ikili bir yapıda ne yapılmalı?

* * *

Türkiye'de eski anlayışı örnek alan ve bunu değişmez ilan eden bir siyasetin kalıcı ve başarılı olması mümkün değil, zaten bu AB süreci ile çelişiyor...

Yeni bir siyasetin var olması, AK Parti'nin doğrularına sahip çıkacak, hatalarını eleştirecek ve sıkışık anlarda çözüm üreterek yapıcı bir yaklaşımı kalıcı bir üsluba dönüştürmesi gerekiyor...

AK Parti'nin niteliksiz bir kadrolaşma gütmesini eleştirmenin, artan yolsuzluklara tavır koymanın, demokratik bir modernleşme sınırlarını ihlal eden gizli ve sinsi bir ihlale karşı çıkmanın ve sürecin sağlığını gözeten bir anlayışın başta AK Parti olmak üzere herkese büyük faydası var...

Bunu siyaset henüz yapamıyor... Onun için de şizofrenik bir görüntü içinde, düzeysiz bir gündemle zamanı boş yere harcıyoruz... Nitelikli ve olumlu yanları pekiştiren, hataları giderecek ve "demokratik modernleşme" sürecini gözetecek eleştirel bir yol arkadaşlığı önem kazanıyor...

25 Kasım 2005, Cuma