|
“Ulusal sol” olur mu? Sermaye birikimini oluşturamamış, burjuva sınıfına sahip olamamış, sanayileşmesini tamamlayamamış, kısacası klasik evrelerden geçmemiş bir toplumda, evrensel kavramların rahatça ırzına geçilebiliyor. Toplum, kullanılan kavramın olgunlaşma sürecini bizzat yaşamadığı için, evrensel kavramların içinin boşaltılması da zor olmuyor, olmadığı gibi tepki de görmüyor. Türkiye’deki “sol” kavramı da bunlardan biri... Sanayi devriminin öncülüğünü yapan burjuva sınıfı, toplumu yeniden inşa etti. Irka dayalı ulus-devlet de bu inşanın iskeletini oluşturdu. Yerel burjuvazi, uluslararası rekabetten uzak bir gelişmenin güvencesini, kendi denetimindeki bir iç pazarda görmekteydi. Ulus-devlet bu gereksinmeden doğdu. Ulusallık bu nedenle burjuvazinin tutunduğu bir dal oldu. Bunlar kutsal kavramlar değil, tarihin belirli bir aşamasında sosyolojik şartların doğurduğu kavramlardı. Aynı burjuvazi, yerel pazarlara sığmayınca, evrenselleşme zorunluluğunu hissetti. Bir yandan da teknoloji değişmişti. Artık sanayi devriminin, kol gücünü emsal alan, standartlaşmış ideolojisi yerine, beyni model alan teknoloji ve bireyin ayrıcalığından beslenen yeni bir yaratıcı dönem başlıyordu. Sınırların yerini bireylerin kutsallığı almaktaydı. Sanayi devriminin tüm burjuva değerlerini dünyaya ihraç eden 1789 Fransız Devrimi’nin tabu kavramları, gene yeryüzü burjuvazisinin 1989 yılındaki Maastrich Anlaşması ile çöpe atıldı. Ortadan kalktı. Burjuvazinin yerini beyinsel yaratıcılığı, sermayenin yerini bilgi, kol gücünün yerini beyin gücü almaktaydı. Sanayi sonrası döneme böyle geçildi. Sanayi devrimi sırasında, fabrikalarda ağır şartlarda çalışan işçi sınıfı, bir başka deyimle proletarya ile onların alın terinden kendine kar çıkartan burjuva sınıfının çıkarları çatıştı. Bu dönemde emeğin hakkını arayanlara sol, burjuvaziyi savunanlara sağ dendi. Solculuk düzenin değişmesinden, sağcılık mevcudu korumaktan yana tavır aldı. Sınıf savaşı evrensel bir haritanın parçasıydı. Sol, insanların sömürülmesinden, eşitsizliğe uğratılmasından, gelişmesinin önlenmesinden yana olan yerleşik düzene yerküre düzeyinde savaş açtı. 1917 Sovyet İhtilali ile proletarya Rusya’da iktidara geldi, sanayi devriminin egemen gücü burjuvazi en azından o coğrafyada tahtını kaybetti. İşçi sınıfının enternasyonalist uğraşı ivme kazandı. Solun enternasyonalist niteliği güçlendi. Burjuvazinin, sanayi devriminin gereği olarak oluşturduğu yerelliğe, ulus-devlete, ırka dayalı millet kavramına karşı, sol, insanı, bireyi ve evrenselliği savunur oldu. Türkiye bu kavramların hiçbirinden nasiplenemedi. Ne güçlü bir sermaye sınıfı, ne de gelişmiş bir proletarya sınıfı oldu burada. Bugün bile sanayileşmesini tamamlamamış bir tarım ülkesiyiz. Ülkenin egemeni sosyal sınıflar değil, bürokrasi. Özellikle de silahlı bürokrasi. Bu nedenle, sanayi devrimi döneminde burjuvazinin dünya görüşünü ifade eden liberalizm ile işçi sınıfının düşüncesi Marksizm bu topraklarda yasak edildi. Bürokrasinin iktidarını koşulsuz olarak destekleyen Kemalizm resmi görüş oldu. 2002 seçimlerine giderken, bir önceki sanayi devriminin kavramlarını bile doğru dürüst kullanamaz haldeyiz. Burjuvaziye ait “ulusallık” kavramını, evrensel düzeyde insanı öne alan “sol” ile birleştirene de rastlıyorsunuz, bürokratik, devletçi bir ceberutluğun modernizmini ifade eden Kemalizmi, Marksizm yerine koymaya çalışana da. Halbuki, sanayi sonrası dönemin solculuğu anti-milliyetçiliği iyice pekiştirdiği gibi, en ileri üretim biçiminden de yana çıkmak olarak netleşmekte... Burjuva ihtilalinin değerlerine sahip çıkılarak “ilerici” olunduğu sanılan bir gariplik ile karşı karşıyayız.. Köylü toplumunun solculuk tartışması da bu kadar oluyor demek ki... 2 Eylül 2002, Pazart
|