|
Uzlaşırsa askeri müdahalenin önünü açarlar
Utanmadan
uzlaşmadan bahsediyorlar şimdi. Peki Abdullah Gül aday olmasın. Ama
Allah rızası için bir tek parlamenter de çıksın, demokrasilerde 27
Nisan muhtırasının olamayacağını söylesin
Kemalist cumhuriyet sürekli çocuk kalmak istiyor. Çünkü Kemalistler
hukuka bağlı olmak istemiyorlar. Kuralsızlıklarını sürdürmek
istiyorlar. Bu cumhuriyet askeri rant üzerine şekillendi
Muhafazakârlaşmak ve demokratikleşmek iki ayrı şeydir.
Demokratikleşiyoruz adı altında tabanının kurallarını topluma
zorlarsan bu bir demokratikleşme olmaz, muhafazakârlaşma olur
CHP Genel
Başkanı Deniz Baykal, partisinin seçimlerde uğradığı yenilginin
nedenlerinden biri olarak İkinci Cumhuriyetçiler'i, onların
toplumdaki ve medyadaki etkisini gösterdi. Baykal'ın bu seçim
analizini kimse ciddiye almasa da, İkinci Cumhuriyetçiler'in
Türkiye'nin siyasi denkleminde böyle bir yere oturtulması herkesin
ilgisini çekti. Türkiye gibi tabusu çok olan bir ülkede, sadece
adıyla bile karşı çıkılan İkinci Cumhuriyet fikri nasıl oluyor da
yıllardır varlığını sürdürebiliyor, seçim analizlerinde ağırlıklı
faktör olarak gösteriliyor, taraftarlarını artırıyor ve siyasi bir
alternatif gibi değerlendirilebiliyordu. Büyük eleştiriler de alan
İkinci Cumhuriyet neydi, topluma neyi öneriyordu? Hangi
önerilerinden dolayı CHP'nin yenilgisinin sebeplerinden biri
sayılıyordu? Bu fikri hareketin toplumsal eleştirilerini, kavramın
fikir babası olan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim
üyesi Prof. Mehmet Altan'la konuştuk.
Siz İkinci
Cumhuriyet kavramının yaratıcısısınız. Bu kavramı ortaya
attığınızdan beri bu yaklaşım hem tepki hem taraftar topladı ama
gündemden hiç düşmedi. Son olarak da Deniz Baykal, İkinci
Cumhuriyetçiler'i CHP'nin yenilgi sebepleri arasında gösterdi. Bu
kavramın böylesine sürekli bir ilgiyi üstünde toplamasını neye
bağlıyorsunuz?
İkinci Cumhuriyet, Kemalist bir cumhuriyetten demokratik bir
cumhuriyete geçme önerisidir. Bu, Türkiye'nin fay hattıdır. Ülkenin
temel tartışmasıdır. Bakın... Cumhuriyet de her toplumsal değişim
gibi sancılarla doğdu, çocukluğunu yaşadı, sonra da büyüyüp
olgunlaşması gerekiyordu. Ama Kemalist cumhuriyet büyümek, boy
atmak, olgunlaşmak istemiyor. Sürekli geçmişte, çocukluk döneminde
kalmak istiyor. Çünkü Kemalistler bugünkü sistemdeki egemen
pozisyonlarını ve kuralsızlıklarını sürdürmek istiyorlar. Hukuka
bağlı olarak yaşamak istemiyorlar.
Bu büyüyememe hali raşitik bir toplum ve devlet yaratıyor tabii.
İkinci Cumhuriyet'in Birinci Cumhuriyet'ten farkı ne?
Birinci Cumhuriyet, asker ve sivil bürokrasinin çıkarları ve rantı
üzerine şekillenmiş bir devlet ve toplum demektir. İkinci Cumhuriyet
ise toplumun hizmetinde olan bir devletin kurulmasıdır. Birinci
Cumhuriyet'in egemeni asker ve sivil bürokrasidir. İkinci
Cumhuriyet'in egemeni ise toplumdur, millettir. Kemalizm bir
ideoloji olarak, asker-sivil bürokrasiye sosyal, siyasi ve ekonomik
hayattaki egemenliğini sürdürebilmesi için müthiş bir imkân ve
rahatlık sunuyor. İkinci Cumhuriyet ise Kemalizm'in yerine
demokrasiyi, hukuku getiriyor. Çünkü bir ülkedeki çok çeşitli, çok
renkli, çok farklı yaşam tarzlarını ancak demokrasi ve hukuk bir
arada taşıyabilir. Kemalizm pratikte altı oktur ve altı okun içinde
demokrasi yoktur. Demokrasinin olmadığı yerde ise toplum yoktur.
Toplumun iktidarı yoktur.
Birinci Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Mustafa Kemal
tarafından kuruldu. Yani bir general tarafından kuruldu. Tek adam ve
tek parti tarafından yönetildi. İkinci cumhurbaşkanı gene aynı
savaşın kahramanlarından bir generaldi. O da tek adam yönetimini
uzun yıllar sürdürdü. Temelleri, savaş kazanmış bir ordu ve
generaller tarafından atılan bir yapı, sizin söylediğiniz anlamda
bir demokrasiye kolayca geçebilir mi?
Zor. Onun için İkinci Cumhuriyet diyorum zaten. Bu arada soruyu
biraz derinleştirip açmak da lazım. 'Osmanlı imparatorluğunun savaş
kazanmış generalleri' diyoruz. Biz bu savaşa 1914'te girdik. 1914'te
Osmanlı toprakları 5 milyon kilometrekareydi. Lozan'ı
imzaladığımızda 775 bin kilometrekareye düştü. Ayrıca bugün
Ortadoğu'da olup bitenleri Amerika'nın varlığını göz önünde
bulundurmadan değerlendirmek ne kadar doğru olursa, Cumhuriyet'in
kuruluşunda İngiltere'nin rolünü, politikalarını, çıkarlarını hiç
göz önünde bulundurmamak da o kadar doğru olur.
İngiltere'nin rolü nedir?
Dünyada o zamanki egemen güç olan İngiltere'nin politikalarını
dikkate alarak da tartışmak lazım meseleleri. Osmanlı'nın
yıkılmasının nedenlerinden biri, dönemin küresel gücü olan
İngiltere'nin çıkarlarıdır. İngiltere İpek Yolu'nu garantiye
aldıktan sonra Osmanlı'dan vazgeçti. Cumhuriyet'in kurulmasında
İngiltere'nin muhalefeti yoktur, onayı vardır. Ayrıca 1914'te
Birinci Dünya Savaşı'na girerken işgale uğramamız halinde yapılacak
olan şeyler, Osmanlı Genelkurmayı tarafından planlandı ve
şekillendi. Bunları hiç konuşmuyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'nun
Birinci Dünya Savaşı'na girmesine göre büyük oranda yitirilmiş...
Sevr'e göre de kazanılmış bir toprak üzerinde kurulmuş bir
cumhuriyet söz konusu. Bütün bunların sonucunda 'gidemeyenlerin'
oluşturduğu bir devlet ortaya çıkıyor. Osmanlı'dan ayrılabilenler
daha evvel ayrılıyor ve gidiyor.
Türkiye Cumhuriyeti devleti nasıl kuruluyor?
Falih Rıfkı, Çankaya kitabında detaylı anlatır. Atatürk,
'Gidemeyenleri Türklük etrafında toplamamız lazım' diyor. Ve
gidemeyenlerden bir devlet oluşturuluyor. Bakın... Burası, bir
ulus-devlet kurmuyor. Paşaların egemenliğinde önce bir devlet
kuruluyor, sonra bir ulus inşa ediliyor. Yani bir ulus kendi
devletini kurmuyor. Bir devlet, kendi ulusunu inşa etmeye çalışıyor.
Atatürk, Türklük adı etrafında bir 'devlet-ulus' inşa etti.
Yeryüzündeki klasik gelişme ise...
Ulus-devletin kuruluşu nasıldır?
Bir etnisite, bir ırk önce kendisinin ulus olduğunun farkına varır,
siyasallaşır ve sonra devlet kurar. Bizde tersi yaşanıyor. Bu yüzden
de burada hâlâ bir sürü kavram yerli yerine oturmuyor. Burası bir
'devlet-ulus'tur. Burası bir ulus-devlet değildir. Kürt sorununu da
zaten bu yüzden çözmekte zorlanıyoruz. Osmanlı'dan gidemeyen,
Anadolu'da kalan otuza yakın ırkın birlikteliğine Türk denmiştir.
Devlet zoruyla bir Türkleştirme söz konusudur.
Peki bugünkü devlet kadrolarıyla demokrasiye geçmek için ne tür
reformlar gerekiyor sizce?
Türkiye'de iki tane devlet var. Asker dahil bugün her kurumun içinde
yeryüzünü bilen, işlerin artık böyle gidemeyeceğini, Türkiye
manzarası böyle devam ederse başımıza büyük bela geleceğini gören
ciddi kadrolar var. Yani bir yanda bu donanımlı, özgüvenli kadrolar
var, diğer yanda da yerel kuralsızlıklarını, devleti kutsayarak
sürdürmek isteyen İttihat Terakki zihniyetine sahip olan kesimler
var. Devletteki bu iki kesim arasında büyük bir kavga yaşanıyor
bugün. Eğer devletin içindeki bu değişimci kadroların gücüyle halkın
büyüme ve özgürleşme talebi yan yana getirilip, AB süreciyle bir
sinerji yaratılabilirse, demokrasiye geçiş hızlanabilir. Zaten
Türkiye siyasal bir kriz yaşamıyor bugün. Türkiye tarihsel bir kriz
yaşıyor.
Tarihsel kriz nedir?
Cumhuriyetin asker-sivil bürokrasisinin yapısıyla, gene bu
cumhuriyetin AB'ye üye olmak isteyen gelişmiş yapısı uyuşmuyor.
Tarihsel kriz bu noktada çıkıyor. Dünyayla ekonomik bütünleşmeye
giden, AB'yle üyelik müzakeresine oturan bir yapıyla, askerlerin
muhtıra verdiği, cumhurbaşkanını seçemeyen bir yapı bir arada
yaşayamaz. Dilerim bu kırılma, demokratik bir usulluk içinde
hallolur. Yoksa bedeli çok ağır olacak. Çünkü bu kırılma bir şekilde
yaşanacak. Türkiye dünyanın tersine gidemez. Bunu denemek
isteyenlerin bu ülkede yaşatacakları şeyler çok hazin olabilir. Bu
tarihsel kriz, 24 Ocak kararlarıyla dünyanın ne olduğunu anlamaya
başladığımızdan itibaren ivme kazandı ve Gümrük Birliği ve AB
süreciyle hızlandı.
Bu sistemi, askeri anayasayı siyasiler niye değiştirmiyor peki?
Bu siyasetçilerin hepsi askeri bir sistemin ürünü... 12 Eylül
darbecilerini yargılayamamış, böyle bir talebi bile dillendirmemiş,
askeri mevzuatı değiştiremeyen, çift başlı yargıyı konuşamayan,
hatta bugün 27 Nisan muhtırasıyla da hesaplaşmayı göze alamayan
siyaset kurumunun, bir siyaset kurumu olarak kabul edilmesini
haksızlık olarak telakki ediyorum. Eğer gerçek bir demokrasi
istiyorsa, siyasetçinin yapacağı ilk iş siyasal sistemi
dönüştürmektir, sivil bir anayasa yaparak askeri zihniyetin hukuki
mevzuattaki dayanaklarını ayıklamaktır ve böylece ülkenin önünü
açmaktır. Ama onların derdi askerlerin izin verdiği ölçüde koltuğa
yanaşmadan ibaret kalıyor. Değişimin içeride kavgayı artıracağından
ürküyorlar. Halbuki AB sürecinde zaten özü değişmeye başladı
buranın.
Değişen nedir?
Türkiye'nin iki temel sosyal yapısı olan 'köylülük ve esnaflık'
çözülüyor. Bir yanda tarımdaki gizli işsizler tarımı terk ediyor,
diğer yanda da bir yerden alıp bir yere satmakla yetinen, katma
değer üretemeyen esnaf çözülüyor. Türkiye, yavaş yavaş devletten
geçinme ve siyaseten paylaşma sürecinden koparak, rekabet
edemeyenin, katma değer üretemeyenin ayakta kalamayacağı bir noktaya
doğru modernleşiyor. Mesela esnaf bakıyor ki, babadan kalma
usullerle işler gitmiyor. O zaman modernleşip yeni duruma uyum
sağlıyor. Bugün Türkiye'nin temel sorunu, bu modernleşme sürecinde
tutunamayanların acılarının nasıl hafifletilebileceğinin, onlara
istihdamda nasıl yardımcı olunacağının makro planlamasını yapmaktır.
Çünkü AB sürecindeki Türkiye, Bizans'tan beri ilk kez üretim biçimi
dönüşen bir ülke haline geliyor. Sanayi yapı değiştiriyor. İşte
bütün bu üretimin kurallı, güvenli ve öngörülebilir bir şekilde,
istikrarlı, sürekli ve özgürce yapılabilmesinin altyapısı
demokrasidir. Buraya demokrasi ve hukuk gerekiyor.
Türkiye demokratik bir yönetime geçerse ülkenin parçalanacağı ve
şeriata yuvarlanacağı iddia ediliyor. CHP'nin aldığı oylara bakarsak
halkımızın yüzde 20'si de bu inancı paylaşıyor. Bunun mantıki bir
zemini olması lazım. Bu inanç neye dayanıyor?
Fakir adam kolayca laik olamaz. Harcama kabiliyeti gelişmemiş
birinden laiklik bekleyemezsiniz. Toplumun tuzu kurularıyla
fakirleri arasındaki savaşın laik-şeriat ikileminde olması bundan
ötürüdür. Eğer Siirt'in mezrasında yaşıyorsan ve yoksulsan, laik
olmaktan ne gibi bir çıkarın olabilir ki? Harcama kabiliyeti ve
özgür yaşama kültürü olanlar laik olur. Toplumun laikliği
yaşayabilmesi için zenginleşmesi lazım. Laikliği samimiyetle
isteyenler, bu toplumun zenginleşmesinin yollarını aramalı, bunu
tartışmalı önce. Zenginleşmenin şartlarını sağlamaya çalışmadan
sadece laiklikten söz etmek, laikliği bir 'siyasi çıkar' aracı
olarak kullanmak anlamına gelir. Tabii bunları söylerken, yaratılan
laiklik korkusunun pekişmesinde AK Parti'nin yaptığı çok ciddi
hataların payını da görmek gerekir.
AKP ne gibi hatalar yaptı?
AKP, muhafazakârlaşma ve demokratikleşme çizgisini birbirine
karıştıran hatalar yaptı. Oysa muhafazakârlaşmak başka bir şeydir,
demokratikleşmek başka bir şeydir. Demokratikleşiyoruz adı altında,
sen kendi tabanının kurallarını topluma zorlamaya başlarsan bu bir
'demokratikleşme', normalleşme olmaz. Bu, düpedüz baskıcı bir
muhafazakârlaşma olur. AK Parti'nin orta sınıf kent kadınlarının
korkularını ciddiye almadan hızlı yol alması mümkün değil. Bu
kadınlar toplumun taşıyıcıları. İnsanlar yaşamın sinsice
muhafazakârlaşmasından korkuyorlar. Bakın, 2002 genel seçimlerinden
sonra dinci, şeriatçı bir parti geliyor diye herkesin ödü
patlamıştı. Ak Parti samimiyetle AB sürecine sarıldı, çok önemli
reformlar yaptı. Orta sınıf kent kadınları korkularının boşa
çıktığını gördüler ve yerel seçimlerde AK Parti'yi desteklediler.
Fakat AK Parti, AB sürecini yavaşlattı. Orta sınıf kadınları
korkutacak garip sinyaller verdi. Nitekim Cumhuriyet mitinglerinde
ortaya çıkanlar, Aleviler ve orta sınıf kent kadınlarıdır. AK Parti
bu gerçeği yeni dönemde iyi değerlendirmeli. Bu iki kesime de uzak
durdu.
Türkiye bir cumhurbaşkanlığı krizi yaşıyor. Ordunun ve halkın
cumhurbaşkanı adayları arasında keskin çelişki var. Ordu niye
Çankaya'ya bu kadar önem veriyor?
Cumhuriyetin çocukluk dönemine yapışmış, kuralsızlıklarını sürdürmek
isteyen bir asker-sivil bürokrasi var burada. Kuraldışı bir iş
yapıldığında hukukun gereklerini yapacak, kuralsızlığı
cezalandıracak, demokrasiyi işletecek birinin Çankaya'ya gelmesi, bu
yolun önünün açılması istenmiyor. Devlet elitinden olmayan birinin
eline böyle bir imkânı vermekten çekiniyorlar. Aslında Çankaya
kavgası, kural tanımayan asker-sivil bürokrasinin disipline
edilmesini sağlayacak birinin devletin başına getirilip
getirilmemesi kavgasıdır. Askerler, kuralsızlığa ses çıkarmayacak
birinin Çankaya'da oturmasını istiyorlar. Eğer 'Askerin
antidemokratik tavırları bir realitedir, uzlaşalım' diyorsan ve ona
karşı açık veya örtülü bir muhalefetin geliştirilmesinden
ürküyorsan, 27 Nisan muhtırası galip gelecek ve askerin sürekli
müdahale imkânının önü açık tutulacak demektir bu. Oysa halk 22
Temmuz'da, askere 'Siz bu işlere karışmayın' mesajını verdi. Bu
mesajın yerine getirilmesi lazım. Seçim sonuçları, halkın bu askeri
müdahalenin izlerinin silinmesini istediğini açıkça gösterdi
CHP seçimlerden hezimetle çıkmasına rağmen gerginlik politikasını
sürdürüyor. Amacı ne?
CHP gerginlik politikasından medet umuyor çünkü hayatı yeniden
kurabilecek bir vizyonu, enerjisi yok. Ordunun sözcülüğünü yapıyor.
Genelkurmay'la CHP genel merkezinin bildirileri karışsa, kimse bunu
fark etmez.
AKP, 'Tabanımız PKK'yla aynı' diyen DTP'yi, bu seçimde Güneydoğu'da
ciddi biçimde geriletti. Bu gelişmeyi neye bağlıyorsunuz?
Geriletti, çünkü Kürt siyaseti koltuk siyaseti yapmaya başladı.
Halkıyla değil, sadece yönetimle ilgileniyor. Güneydoğu'nun büyük
bir yoksulluk sorunu var. Ben hiçbir Kürt politikacısının ağzından
bölgesel kalkınmayla ilgili tek satır duymadım. Ayrıca DTP yerel
yönetimlerde iktidar ama yerel iktidar imkânlarını kendi halkı
lehine kullanarak bir bölgesel ferahlama, ekonomik iyilik getirmedi.
Sadece yönetime talip olan bir siyaset konuştu. Bu arada AK Parti
ise bölgede bir kalkınma hareketi başlattı. Beldes ve Köydes diye
iki proje uyguladı ve suyu ve yolu olmayan köylerin çoğuna su ve yol
götürdü. Bu ekonomik ve sosyal uygulamaları izlemeyenler, AK
Parti'nin neden seçimde bu kadar büyük başarı elde ettiğini
anlayamıyorlar.
Peki... Sizce Türkiye demokrasiye hazır mı?
Türkiye çok uzun süredir değişiyor ve dönüşüyor. 24 Ocak
kararlarıyla bürokrasinin Türkiye'nin egemeni olmaktan çıkarıldığı
bir sürece girdik. Piyasa işlediği vakit o ülkede bürokrasinin
hâkimiyeti biter zaten. Türkiye'de bir tarafta küreselleşen piyasa
var. Diğer tarafta askeri bir vesayet sistemi var. Bunlardan biri
tasfiye olacak. Bu yüzden Türkiye tarihsel bir kriz içinde zaten. Bu
kadar siyasi bir ordu yeryüzünde yok. Toplumu da biz yöneteceğiz
diyorlar ki, bu çok fazla bir iddia. Ayrıca kötü de yönetiyorlar.
Bu ülkede bir de siyasetçiler var. Onlar da yönetmiyor mu ülkeyi?
Ama askerler kuruyor bu yapıyı. Siyasetçiler de değiştirmiyor.
Askerin sivili onlar. Burada gerçek siyasetçi yok. Bugün yeni
seçilmiş parlamentoda 27 Nisan muhtırasıyla ilgili aleyhte görüş
bildiren tek bir siyasetçi çıkmadı. Utanmadan uzlaşmadan
bahsediyorlar şimdi. Peki Abdullah Gül aday olmasın. Ama Allah
rızası için bir tek parlamenter de çıksın, demokrasilerde 27 Nisan
muhtırasının olamayacağını söylesin. Bakın... AK Parti'nin yeni
dönemde icraatının ölçüsü, bu siyasal rejimi anayasasıyla, siyasal
partiler ve seçim kanunlarıyla, Meclis İç Tüzüğü'yle değiştirip
değiştirmeyeceği olacak . Bunlar değişmeden, bu parlamento halkın
parlamentosu haline gelmiyor. Halkın parlamentosu olmayınca da, bir
üniformalının yazdığı bir elektronik mesajla cumhurbaşkanlığı seçimi
çöküyor işte. AK Parti demokrasiden yana tavır alıp siyasal sistemi
dönüştürecek mi, yoksa Turgut Özal'ın ikinci dönemi gibi işi idare
mi edecek? Bunu çok çabuk anlayacağız.
Neşe Düzel -
Mehmet Altan ile söyleşi, Radikal
13.08.2007
|