|
Yönetenin Onuru - Yönetilenin Onuru Kuzey Irak'ta görev yapan Türk subaylarının ellerine kelepçe vurulup, başlarına çuval geçirilmesi "onur" kavramının bolca kullanılmasına neden oldu. Amerikalılar'ın kabul edilemez hırçınlığının tüm toplumu rencide ettiği, o davranış biçiminin kabul edilebilir bir yanı olmadığı açık.. * * * Türkiye'de itibar, özdeğer, saygınlık anlamına gelen "onur" sözcüğü genellikle "yönetenler" kötü muameleye muhatap oldukları zaman ortaya çıkıyor. Herkesi rencide eden Süleymaniye'deki davranış ortaya çıkınca "ulusal onurumuz" diye ayağa kalkıyoruz ama bir güvenlik görevlisi köylülere "dışkı" yedirince, bu muamelede bir "onur sorunu" görmüyoruz. * * * Kabul etmeli ki bu ülkeyi yönetenlerin "onur" anlayışında bazı eksiklikler var. Birleşmiş Milletler "İnsani Gelişme Endeksi 2003 Raporu" geçtiğimiz hafta Çarşamba günkü Sabah'ın manşetiydi... "Acı Bilanço" başlığı atılmıştı, çünkü Türkiye geçen yıla oranla onbir basamak daha gerileyerek, yüz yetmiş beş ülke arasında 96'ncılığa düşmüştü. Rakamlar, "Türk insanının hazin durumu" başlığı altında sıralanmıştı. 7 milyon kişi günde 2 dolar ile geçiniyordu. 4 milyon kişinin aylık kazancı elli milyondu. 13 milyon kişi sağlıklı içme suyu bulamıyordu. 10 milyon yetişkin okur yazar bile değildi. En zengin yüzde 10, milli gelirin 3'te birini alıyordu. En yoksul yüzde 10'a ise gelirin yüzde 2'si kalıyordu. Araştırma-geliştirmeye ayrılan pay binde 6 idi. Meclis'teki kadınların temsil oranı yüzde 4.4 idi. Çalışabilir kadın nüfusun yarısı evde oturuyordu. Bunlar, yönetenler açısından neden bir "onur" sorunu olmuyor? Askerlerimize kelepçe vurulup, başlarına çuval geçirilmesi kadar, Türkiye'nin saygınlığını zedeleyen bir tablo değil miydi bu? Türkiye, OECD ve AB ülkeleri arasında en kötü performans sergileyen ülke... Bunu "en kötü yönetilen" olarak anlayın. Gürcistan, Azerbaycan, Arnavutluk Türkiye'nin üzerinde bir "yaşam kalitesine" sahip... Fiji, Libya, Küba, Samoa ve Mauritius da bize fark atıyor... 175 ülke arasında 96. olmayı, bir "ulusal onur" sorunu yapan var mı? Yönetenleri açıkça suçlayan, yönetim biçimimizin ulusal onurumuzu zedelediğini söyleyen var mı? * * * Türkiye'de demagojiyi ve salçalı hamaseti sona erdirmek için "yöneten ve yönetilen" ayrımına başvurmak gerek. O zaman, gerçek tüm haşmetiyle beliriveriyor. Güçlülerin kılına halel geldi mi, bu "onur" sorunu... Güçsüzlerin, yönetilenlerin canına okundu mu, bu sıradan bir durum... 13 yaşında, yaşadığı ilin neredeyse tüm yönetimi tarafından ırzına geçilen kızın "onuru" ne oldu?.. Belli ki, o da diğer olaylar gibi kapatılıp unutturulacak. Çünkü oradaki onur "yönetilen", fakir ve çaresiz bir ailenin kızının onuru... * * * Toplumlar, yönetenlerin onurunu önemseyip yönetilenlerin onuruna aldırmadı mı, herkesin hakaretine açık bir kırılmaya uğruyorlar... İçeride dışkı yedirip yargılanmayanı koruyan sistem, dışarıda da ayakta duramıyor. İtilip kakılmaya başlıyor. Bugüne kadar "AB'ye onuruyla girmek isteyenler", Birleşmiş Milletler "İnsani Gelişme Endeksi 2003"e bir göz atmalılar. Yönetilenlerin yaşam kalitesinin yeryüzünde 96. olduğu, insanlarına işkence yapıldığı, dünyanın en değersiz parasına sahip bir toplumda "onur" dediğimizde kimin onurundan söz ediyoruz? Bir toplum, bütün üyelerinin onuruna aynı hassasiyetle sahip çıktığında, kolay kolay kimse o toplumun onuruyla oynayamaz. Ancak yönetilenlerimizin onuruna sahip çıktığımızda, yönetenlerin onurunu da koruyabileceğiz. 15 Temmuz 2003, Salı
AB, demokrasi ve Kemalizm Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu "Türkiye'nin AB üyeliği" başlıklı, on altı sayfalık bir raporu Pazartesi günü görüştü. Mayıs ayı içinde de Avrupa Parlamentosu bu raporu ele alıp oylayacak. Raporu, Hıristiyan Demokrat Grup üyesi Hollandalı parlamenter Arie Oostlander hazırlamış. Raporda ağırlıklı olarak, Türkiye'de resmi ideoloji olan Kemalizm'in demokrasinin önünde bir engel teşkil ettiği ve AB sürecini tıkadığı belirtiliyor. Biz, Kemalizm'i demokrasi saydığımız için bu eleştirileri hâlâ şaşırarak iç kamuoyuna yansıtıyoruz. Halbuki, Atatürkçülük ya da Kemalizm'in en önemli hedefi olarak gösterilen Batı, kavramları bizim gibi içini çarpıtarak değil, gerçek anlamıyla yeryüzü standartlarında kullanıyor. Kemalizm deyince Kemalizm'i, demokrasi deyince demokrasiyi anlıyorlar. * * * Avrupa Birliği, Kemalizm'i nasıl görüyor? Rapor nasıl gördüklerini şöyle belirginleştiriyor: "Türk devletinin temel felsefesi, Kemalizm'dir. Bu ideoloji, Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğünün bozulmasına yönelik korku yaratıyor. Aşırı Türk milliyetçiliğini körüklüyor. Askerin gücünü artırıyor ve dine karşı esnek olmayan bir tavır yaratıyor. Sonuç olarak bütün bu oluşan unsurları yaratan Kemalizm ideolojisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma yolunu kapatıyor." * * * Hollandalı Parlamenter Arie Oostlander, raporunun bir başka bölümünde, Kemalizm ile militarizm arasındaki ilişkiyi vurguluyor. Bizde söyleyenin başının derde girdiği doğruları, çok net bir biçimde sergiliyor: "Son on beş senede görülüyor ki, asker, devletin sırtını dayadığı bir taş konumundadır. Halk, devletin öbür kurumlarına ve Meclis'e nazaran, orduya daha çok güveniyor. Ordu, Türkiye'nin çoğulcu demokratik bir devlet olması önünde frenleyici bir unsurdur. Türkiye, ülkedeki ordunun siyasi ağırlığını, AB ülkelerinin benzeri seviyeye çekmek zorundadır. Savunma bütçesi, devlet bütçesinden bağımsız ve Meclis kontrolünde değil. Ordunun, eğitimde, endüstride, ekonomide ve medya üzerinde gücü var. Tabii ki, asker, sivillerin kontrolü altında olmalı, asker edindiği siyasi görevleri, sivillere iade etmeli." * * * Avrupa Parlamentosu'nun raporu, bu kireçlenmiş yapı nedeniyle oluşan zorlukları da sıralıyor: "AB'nin beklentileri ve yasal değişiklikler, yüzeysel değişiklikler ve makyajlarla yerine getirilmeye çalışılıyor. Bunlar ve Türkiye'nin imzaladığı uluslararası anlaşmalar kağıt üzerinde kalıyor ve yetersiz. Uygulama gerekiyor." * * * Avrupa Parlamentosu'nun raporu, geçen hafta Cuma günü Hürriyet Gazetesi'nde, Zeynel Lüle'nin özel haberi olarak yer aldı. Dünkü Hürriyette de raporu yazan parlamenterle yine Zeynel Lüle’nin yaptığı bir röportaj vardı. "AB'ye göre Kemalizm Türkiye'nin yolunu tıkıyor" başlıklı haberin üzerine, belki eski alışkanlıklarla, belki de ne olur ne olmaz endişesiyle "Yeni raporda şok sözler" spotu eklenmişti. Halbuki, bu tespitler yıllar önce TÜSİAD'ın "Demokratikleşme Perspektifleri" adlı yayınında da, demokratların konuşmalarında da dile getirilmiş gerçekler. Bu konuyla ilgili tartışmalar www.ikincicumhuriyet.org sitesinde ya da Birey Yayınlarından çıkan “Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar” adlı kitapta bulunabilir. Kemalizm'in demokrasi olmadığını kabul etmemeye yönelik bu inat, Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmıyor, tersine kaybettiriyor. * * * Cumhuriyet'in "demokratikleşmesini" önerenlere de, yıllardır sövülüp sayılıyor. Batılılaşmayı çağdaş bir üretim dönüşümü olarak algılamayan askeri yapı, Kemalizm'i Avrupa'ya benzemek olarak sundu. Kendini bu nedenle, çağdaş ve laik olarak gösterdi. Halbuki, şimdi bizzat Batı, bu rejimin demokrasi olmadığını vurguluyor. Belki de, Kıbrıs'ta AB sürecinin bıçaklanması bu yüzden. * * * Çağı okumaktan aciz, sorun çözmekten yoksun bir rejim, halkın ve demokrasinin gelişimini sürekli önlüyor. Sivil siyaset de, 1980 darbesinin türevi olmaktan öteye geçemiyor. Ve ağır bir fatura ödeyip duruyoruz. 1995 yılında Yunanistan da kişi başına gelir 11.600 Euro iken, 2001 yılında 15.500 Euro'ya çıktı. Türkiye ise 1995 yılındaki 2900 dolarlık kişi başına gelirini 2001 yılında 2600 dolara düşürdü. Esas "şok" bu gerileme. Yoksa Kemalizm'in demokrasi olmadığı çok çok evvelden biliniyor, buralarda söylenmesi sakıncalı olsa da... 28 Mart 2003, Cuma
|