Mektup

                                                

     

     Merhabalar Hüseyin ağabey.

     Bana “dost” diye hitap etmenden duygulandım… Sevindim. “Düşünce düzeyin,” şeklindeki ibareye gelince,  bu sizin düşünce düzeyinize dair bir işarettir. İnsan insanın aynasıdır… Tabii, gören gözler için. Bu meyanda, sözlerinizi, bende yansıyan kendi aksinizin tarifi olarak almak istiyorum…

      Ben bir köylüyüm… Burada doğdum, burada yaşıyorum ve muhtemelen hayatımda burada bir gün sonlanacak ve kabrimde burada olacak. Askerliğim dışında, köyün dışına çıkmadım ben… Yani, el memleket görmedim.

     Düzeyli düşünce ve insan ilişkilerini, daha çok metropollerde ve sizin gibi dünyayı görmüş köylülerimizde arıyorum… Arıyorum, arıyorum! Bulmak istediğim kadarını bulamadım henüz. Sanki tek tük, kıyıda köşede ve uzakta bir kaç isim varmış gibi.

     Dünyada ve ülkemizde, altmış sekiz kuşağı diye bir kavram var. Bana göre birde yetmiş sekiz kuşağı diye de bir kavram var ve olmalı. İşte o tek tük diye bahsettiğim kuşakta, köyümüzün yetmiş sekiz kuşağından isimlerdir. “varmış gibi” tabirimse, son zamanlarda tekrar tanıma imkânım olan bu isimlerden bir kısmınsa, bu kuşağın yozlaşmış örnekleri olduklarını görmemdir…

     Bana göre bu kuşağın önemi, merkezde olmaya, statükoya karşı, çağdaşlığın, ilerinin, aydınlığın, yeni ve yenilenmenin ve ileri olanın yanında duruş ve ona yönelişin remzi olmasıdır…

     O dönemde, bunu Marksizm temsil ediyordu. Bu gün içinse BM Metinleri ve AB Sözleşmeleri ve AİHM içtihatlarıdır…  Çorçil’in bir sözünü anımsıyorum: “Demokrasi berbat bir rejimdir; fakat insanlık bundan iyisini henüz bulamamıştır.” Şeklinde. Evet bu gün için çağdaşlığı temsil ettiğini söylediğimiz kriterler çağımızın aşılamadık ve yüzyılların gerçeği ve mirasının ürünü olan bu değerlerdir.

     Atatürk, muasırlaşmak adına bir takım devrimler yapmıştır. Bunların bir kaçını saymak gerekirse: şapka devrimi, kılık kıyafet devrimi…vb. diye sayabiliriz. Sarık ve feslerden den, şapkaya geçilmiş, bu günde, şapkada çıkarılmıştır… Aba, sarık, çarıktan; elbise, gömlek, potinlere geçilmiştir. Hatta, bazı unvanlar kanunla yasaklanmış, ağa, bey, efendi… gibi.

   Ata’mızın biçime dair bir kısım devrimleri başarıya ulaşmıştır… Bir kısım Türkü, Almanya’da görseniz, kılığına bakarak tam bir batılı diyebilirsiniz. Hatta şehirlerimizde ve köylerimizde de bu kılık kıyafet devrimi büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. (Türbanlı ve çarşaflı hanımlar hariç.)

    Gömlekler, takımlar ve potinlerin içerisi(Atatürk’ün bay ve bayan diye hitap edilmesini önerdiği insanlar ile değil) feodal ağalar, beyler, Osmanlı padişahları ve paşaları(postallı, çarıklı, sarıklı ve taçlı insanlar) ile dolu.

    Benim naçizane bir önermem vardır, Ankara AB’nin gerisinde, Fethiye ise Ankara’nın gerisinde, diye… Cumhuriyetin kuruluş ideolojisidir; tek millet, tek bayrak, tek din ve tek devlet. Yani, imtiyazsız sınıfsız, kaynaşmış bir kitle. Çağdaş uygarlık açısından, ulus devletin muhafazası, şekil itibarı ile hala muhafaza edilmesinden yanadır. Dolaysı ile tek bayrağında. Sonuç itibari ile tek bayrak ve tek devlet tabudur; fakat bu iki maddenin dışındaki her şey tartışılabilir. Her türlü etnisitenin kendini tanımlama ve kimliğini yaşama hakkı vardır.

     Bu çerçevede Ankara, Kürt sorunu vardır diyenin adliyelik olmasının yolunu kapatmış ve Kürt kimliğini tanımıştır. Bizzat kendisi yayın yapma yoluna dahi gitmiştir. Alevilik için yapılmakta olan ve yapılmak istenen açılımların arkasında da, aynı güçler vardır. CHP’nin çarşaf açılımı, devamı gelirse, yine bu devlet aklının değişiminin işaretidir. Her ne kadar, bu tür yeni açılımların eleştirilebilir çok yanları olsa da; bu devlet aklındaki köklü değimin ilk işaretidir…

     Yani Ankara isteye istemeye ve geç ve eksik yanları olmasına rağmen; çağdaş uygarlığın yönünü ve buna karşı koyamayacağını görmüş ve bu doğrultuda önemli kıpırdanışların işaretini vermektedir. Artık homojen bir toplum değil, mozaik bir yapılanmanın çağdaşlık olduğunu, Ankara görmüş ve adımlarını da bu doğrultuda atmaktadır. Türk Milleti kavramı, faşist bir ırkçı tanımı içermez. TC Devleti içersinde yaşayan bütün insanları kapsar. Buna rağmen, Ankara’nın Kütleri tanıyor olmakta olması, yeni bir anayasal yurttaşlık tanımını gerekli hatta zorunlu kılmaktadır. Bu biraz geç olacak… Ama olacak.

    Varılmakta olan nokta, her yurttaşın kanunlar önünde eşit olabilmesi için, bir başkasına benzemek gibi bir zorunluluğu hatta gerekliliğinin olmaması ve farklılıklara saygının esas alınmasıdır. Tartışılamaz olan ve olması gereken, TC. Devletinin bölünmez bütünlüğü, bekası ve tek bayrak olma ilkesidir.

    Ankara okumaktadır, yerkürenin gitmekte olduğu yönü… Fakat, Fethiyeli Ankara’nın gördüklerini görememiş, devlet aklının dahi gerisinde kalmıştır.

    Hala Fethiyeli, birlik ve beraberliği ille de kendine benzemek, kendisi gibi olmak olarak görmektedir… Düşünce ve inanç mücadelesi vermek başka bir şeydir; buna rağmen sana benzemeyene saygı duymak ve onu o farklığı ile kabul edip bir arada olma ve yaşama kültürü farklı…

   Ben bir köylüyüm… Ben ve benim gibilerden bu gibi tahammülsüzlükler ve hamlıklar beklenebilir; fakat ya “el memleket görmüş” kılık kıyafeti düzgün ve her alanda fiyakasından geçilmeyen o, silueti çağdaş görünen insanlarda bu eğilimin görülüyor olmasına ne demeli bilemiyorum…

    Hiç değilse Ankara’nın gördüklerini gören, birlik ve beraberliği; tertipleşmede görmeyen, kendisine benzemeyene saygı duyan ve bu farklıklarla birlikte yaşama kültürüne sahip, Fethiyelilerin çoğalması dileğiyle.

a.s.

27 Aralık 2008

 

Not: Yazımız, haber yada cevap yazısı formatı dışına taştığından, ilave bir sayfaya koyduk.

İlgi:25/12/2008 tarihli Hüseyin ÜLGER'in yazısı.

 

Yeni Sayfa 1