Ben 
senden önce ölmek isterim. 
Gidenin arkasından gelen 
gideni bulacak mi zannediyorsun? 
Ben zannetmiyorum bunu. 
İyisi mi,
beni yaktırırsın, 
odanda ocağın 
üstüne korsun 
içinde bir kavanozun. 
Kavanoz camdan olsun, 
şeffaf, 
beyaz camdan olsun 
ki içinde beni görebilesin 
Fedakârlığımı anlıyorsun : 
vazgeçtim toprak olmaktan, 
vazgeçtim çiçek olmaktan 
senin yanında kalabilmek için. 
Ve toz oluyorum 
yaşıyorum yanında senin. 
Sonra, sende ölünce 
kavanozuma gelirsin. 
Ve orada beraber yaşarız 
külümün içinde külün 
ta ki bir savruk gelin 
yahut vefasız bir torun 
bizi ordan atana kadar... 
Ama 
biz 
o zamana kadar 
o kadar karışacağız ki birbirimize, 
atıldığımız çöplükte bile 
zerrelerimiz 
yan yana düşecek. 
Toprağa beraber dalacağız. 
Ve bir gün yabani bir çiçek 
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse 
sapında muhakkak iki çiçek açacak : 
biri 
sen 
biri de 
ben. 
Ben 
daha olumlu düşünüyorum
Ben daha bir çocuk doğuracağım 
Hayat taşıyor içimden. 
Kaynıyor kanım. 
Yaşayacağım, ama çok, pek çok, 
ama sen de beraber. 
Ama ölüm de korkutmuyor beni. 
Yalnız pek sevimsiz buluyorum 
bizim cenaze şeklini. 
Ben ölünceye kadar da 
Bu düzelir herhalde. 
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde? 
İçimden bir şey : 
belki diyor.

(18 Şubat 1945)


 

 

«Mürdüm eriği 
çiçek açmıştır. 
— ilkönce zerdali çiçek açar 
mürdüm en sonra — 

Sevgilim, 
çimenin üzerine 
diz üstü oturalım 
karşı-be-karşı. 
Hava lezzetli ve aydınlık 
— fakat iyice ısınmadı daha — 
çağlanın kabuğu 
yemyeşil tüylüdür 
henüz yumuşacık... 
Bahtiyarız 
yaşayabildiğimiz için. 
Herhalde çoktan öldürülmüştük 
sen Londra'da olsaydın 
ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut... 

Sevgilim, 
ellerini koy dizlerine 
— bileklerin kalın ve beyaz — 
sol avucunu çevir : 
gün ışığı avucunun içindedir 
kayısı gibi... 

Dünkü hava akınında ölenlerin 
yüz kadarı beş yaşından aşağı, 
yirmi dördü emzikte... 

Sevgilim, 
nar tanesinin rengine bayılırım 
— nar tanesi, nur tanesi — 
kavunda ıtrı severim 
mayhoşluğu erikte ..........» 

.......... yağmurlu bir gün 
yemişlerden ve senden uzak 
— daha bir tek ağaç bahar açmadı 
kar yağması ihtimali bile var — 
Bursa cezaevinde 
acayip bir duyguya kapılarak 
ve kahredici bir öfke içinde 
inadıma yazıyorum bunları, 
kendime ve sevgili insanlarıma inat. 


7.2.1941

 

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...

 

İnsan olan vatanını satar mı? 
Suyun içip ekmeğini yediniz. 
Dünyada vatandan aziz şey var mı? 
Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

Onu didik didik didiklediler, 
saçlarından tutup sürüklediler. 
götürüp kâfire : «Buyur...» dediler. 
Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

Eli kolu zincirlere vurulmuş, 
vatan çırılçıplak yere serilmiş. 
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. 
Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

Günü gelir çarh düzüne çevrilir, 
günü gelir hesabınız görülür. 
Günü gelir sualiniz sorulur : 
Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 


1959

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.


 

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin. 


(Şubat 1955)



 


 

Hakkındır yaramazlık. 
Dik duvarlara tırman 
yüksek ağaçlara çık. 
Usta bir kaplan 
gibi kullansın elin 
yerde yıldırım gibi giden bisikletini.. 
Ve din dersleri hocasının resmini yapan 
kurşunkaleminle yık 
Mızraklı İlmihalin 
yeşil sarıklı iskeletini.. 
Sen kendi cennetini 
kara toprağın üstünde kur. 
Coğrafya kitabıyla sustur, 
seni «Hilkati Âdem»le aldatanı.. 
Sen sade toprağı tanı 
toprağa inan. 
Ayırdetme öz anandan 
toprak ananı. 
Toprağı sev 
anan kadar... 


1928

 

Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. 
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. 
İlle de asıp kesmek geliyorsa içinden 
Ezmekte devâm et Barışçılar'ı, ama sen 
Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) 
İhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye, 
Git, koş, elini öp, af dile, yüzünü güldür, 
O, yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. 
O, matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran, (2) 
O, büyük demokrat, O, hürriyetçi kahraman, 
Moskova'yı atomlayalım diyen insancı... 
Kendine acımazsan bize bir parça acı. 
A be Adnan Menderes, böyle bir dal kesilmez, 
Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez... 
Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? 
Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? 
Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? 
"Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? 
Orduyu emrimize verdin, ses çıkardı mı? 
"Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? 
Feryat mı etti "İstiklâl elden gitti" diye? 
Zavallı, sımsıkı sarılmış demokrasiye : 
"Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. (3) 
Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. 
Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek 
Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (4) 
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. 
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. 

Hani, her işte bizden örnek alacaktın ya? 
Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? 
Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. 
O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. 
Elli istiyorlarsa ateş aç, sonra beş ver. 
Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. 
Sendika liderlerinizin birçoğu zaten 
bizde olduğu gibi emir alır polisten. 
Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? 
Hem de kırarsın liderlerin itibarını? 
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes, 
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. 

Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar, 
Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var, 
öfkeyle homurdanan yarı çıplak, yarı aç, 
bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç... 


1955

 

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür 
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.


(7 Ekim, Taşkent, 1958)