•  

    Nazım Hikmet(ran)'ın Bazı Şiirleri

     

                                                                                    

                                                                                                 Davalar sayfa>>

                                                                                                                     Hayatı>>

     

    • Salkım Söğüt
      Bahri Hazer
      Kerem Gibi
      Mavi Gözlü Dev,Minnacık Kadın ve Hanımelleri
      Üç Selvi
      Hapisane
      Şeyh Bedreddin Destanından
      Toprak
      Kara Yılan Hikayesi
      Türk Köylüsü
      Davet
      Saat 21-22 Şiirleri
      23 Eylül 1945
      26 Eylül 1945
      1 ekim 1945
      6 ekim 1945
      5 kasım 1945
      12 kasım 1945
      5 aralık 1945
      6 aralık 1945
      12 aralık 1945
      Memleketimi Seviyorum
      ÖLÜMÜNE DAİR
      Alametler suresi
      Tebahhur suresi
      Bir Ceza Evinde, Tecritteki Adamın Mektupları
      İstanbul'da,balık pazarında,bir meyhanede bir hapishane mukayyidi
      Şabanoğlu Selim
      Kuzguncuk
      Kitap
      Son Vapur

      Yirmi birinci yaprak
      Raşelin rüyası
      Kırgıncı yaprak
      İstanbul'da hapishande hapishane mukayyidi
      Lodos
      Yirminci asra dair
      Rubailer
      1.bölüm
      2.bölüm
      3.bölüm
      Kara haber
      Dünyanın en tuhaf mahluku
      Yaşamaya dair
      Yaşamay dair
      Angina Pektaris
      Aşı
      Hapiste yatacak olana bazı öğütler
      Ellerinize ve yalan dair
      Japon balıkçısı
      Kız çocuğu
      Sofra
      Ceviz ağacı
      Son otobüs
    • Sebastıan Bah'ın 1numaralı dominor konçertosu
      Masalların masalı
      Büyük insanlık
      Kadınım Brest'e kadar
      Piri Reis'in haritası
      Geliyor Sıram
      Saman sarısı
      Dünyayı verelim çocuklara
      Kocalmaya alışıyorum
      Cenaze Merazimim
      Ben senden önce Ölmek isterim
      Beyazıt Meydanında Ölü
      Bir acahip Duygu
      Bir aykırış hikayesi
      Bir Hazin Hürriyeti
      Bu vatana nasıl kıydılar
      Bulut mu olsam
      Bulutlar adam öldürmesin
      Büyük İnsalık
      Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar
      Çocuklar ölebilir yarın
      Çocuklarımıza nasihat
      Gerileyen Türküye Yahut Adnan Menderes'e Öğütler
    • Yaşamaya dair
      Yürümek
      Vatan haini
      Tahir'le Zühre Meselesi



    • Başa Dön

    • SALKIMSÖĞÜT

      Akıyordu su
      gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
      Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
      Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
      koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
      Birden
      bire kuş gibi
                    vurulmuş gibi 
                               kanadından
      yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
      Bağırmadı,
      gidenleri geri çağırmadı,
      baktı yalnız dolu gözlerle
                    uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

      Ah ne yazık!
                  Ne yazık ki ona
      dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
      beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

      Nal sesleri sönüyor perde perde,
      atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

      Atlılar atlılar kızıl atlılar,
      atları rüzgâr kanatlılar!

      Atları rüzgâr kanat...
      Atları rüzgâr...
      Atları...
      At...


      Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

      Akar suyun sesi dindi.
      Gölgeler gölgelendi
                     renkler silindi.
      Siyah örtüler indi
                     mavi gözlerine,
      sarktı salkımsöğütler
                           sarı saçlarının
                                         üzerine!

      Ağlama salkımsöğüt 
                           ağlama,
      Kara suyun aynasında el bağlama!
                                             el bağlama!
                                                      ağlama!
                                                                            1928

      "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat çevrelerini aşmasını ilk sağlayan şiirleridir.

      Odeon firmasının şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler kahvelerde çalınıp dinlenmeye başlamıştı.

      Nâzım Hikmet yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok güzel okurdu.

      Okunup dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu şiirlerin şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon firması plağa yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.

       
    • Başa Dön

    • BAHRİ HAZER

      Ufuklardan ufuklara
      ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;
      Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam,
      konuşup coşuyordu!
      Kim demiş "çört vazmi!"
                                      Hazer ölü bir göle benzer!
      Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!
      Hazerde dost gezer, e.....y!..
                                      düşman gezer!

      Dalga bir dağdır
                   kayık bir geyik!
      Dalga bir kuyu
                   kayık bir kova!
      Çıkıyor kayık
                  iniyor kayık,
      devrilen
            bir atın 
                  sırtından inip,
      şahlanan
              bir ata
                  biniyor kayık!


      Ve Türkmen kayıkçı
      dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
      Başında kocaman kara bir papak;
      bu papak değil :
      tüylü bir koyunu karnından yarıp
                                          geçirmiş başına!
      Koyunun tüyleri düşmüş kaşına!

      Çıkıyor kayık
                 iniyor kayık


      Ve kayıkçı
      "Türkmenistanlı bir Buda heykeli" gibi
      dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş,
      fakat, sanma ki Hazerin karşısında elpençe divan durmuş!
      O bir Buda heykelinin
      taştan sükûnu gibi kendinden emin
      dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.

      Bakmıyor
                 kayığa
                       sarılan
                                sulara!
      Bakmıyor
                 çatlayıp
                       yarılan
                                sulara!

      Çıkıyor kayık
                  iniyor kayık ,
      devrilen 
            bir atın
                  sırtından inip
      şahlanan 
               bir ata
                    biniyor kayık!


      - Yaman esiyor be karayel yaman!
         Sakın özünü Hazerin hilesinden aman!
         Aman oyun oynamasın sana rüzgâr!

      - Aldırma anam ne çıkar?
         Ne çıkar
                  kudurtsun
                              karayel
                                      suları,
         Hazerde doğanın
                              Hazerdir mezarı!

      Çıkıyor kayık
                  iniyor kayık
      çıkıyor ka...
                  iniyor ka...
      Çık...
          in...
            çık
      ...
                                                                            1928

      "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat çevrelerini aşmasını ilk sağlayan şiirleridir.

      Odeon firmasının şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler kahvelerde çalınıp dinlenmeye başlamıştı.

      Nâzım Hikmet yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok güzel okurdu.

      Okunup dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu şiirlerin şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon firması plağa yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.

    • Başa Dön

    • KEREM GİBİ

      Hava kurşun gibi ağır!!
      Bağır
           bağır
                bağır
                      bağırıyorum.
      Koşun
            kurşun
                  erit-
                     -meğe
                            çağırıyorum...

      O diyor ki bana :
      - Sen kendi sesinle kül olursun ey!
                                         Kerem
                                            gibi
                                               yana
                                                    yana...
      "Deeeert
               çok,
                  hemdert
                         yok"
      Yürek-
             -lerin
      kulak-
             -ları
                 sağır...
      Hava kurşun gibi ağır...

      Ben diyorum ki ona :
      - Kül olayım
                   Kerem
                       gibi
                          yana
                               yana.
      Ben yanmasam
                    sen yanmasan
                             biz yanmasak,
                             nasıl
                                 çıkar
                                      karan-
                                             -lıklar
                                                aydın-
                                                     -lığa...

      Hava toprak gibi gebe.
      Hava kurşun gibi ağır.
      Bağır
            bağır
                 bağır
                       bağırıyorum.
      Koşun
            kurşun
                  erit-
                     -meğe
                              çağırıyorum.....


       

    • Başa Dön

    • MAVİ GÖZLÜ, MİNNACIK KADI VE HANIMELLERİ



    • O mavi gözlü bir devdi.
      Minnacık bir kadın sevdi.
      Kadının hayali minnacık bir evdi,
                       bahçesinde ebruliii
                               hanımeli
                                         açan bir ev.

      Bir dev gibi seviyordu dev.
      Ve elleri öyle büyük işler için
                          hazırlanmıştı ki devin,
      yapamazdı yapısını,
                          çalamazdı kapısını
      bahçesinde ebruliiii
                      hanımeli
                               açan evin.

      O mavi gözlü bir devdi.
      Minnacık bir kadın sevdi.
      Mini minnacıktı kadın.
      Rahata acıktı kadın
                yoruldu devin büyük yolunda.
      Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
      girdi zengin bir cücenin kolunda
              bahçesinde ebruliiii
                      hanımeli
                               açan eve.

      Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
      dev gibi sevgilere mezar bile olamaz :
      bahçesinde ebruliiiii
                          hanımeli
                               açan ev..

    • Başa Dön

    • ÜÇ SELVİ



    • Kapımın önünde üç selvi vardı.
                       Üç selvi.
      Selviler rüzgârda sallanırlardı.
                       Üç selvi.
      Kökleri yerde, başları yıldızlarda
                       üç selvi.
      Selviler sallanırlardı rüzgârda.
                       Üç selvi.
      Bir gece düşman bastı evi .
                       Üç selvi.
      Yatağımda öldürüldüm ben.
                       Üç selvi.
      Kesildi selviler köklerinden.
                       Üç selvi.
      Artık ne kökleri yerde, başları yıldızlarda
                       üç selvi.
      Selviler sallanmıyorlar rüzgârda.
                       Üç selvi.
      Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyor
                       üç selvi.
      Kanlı bir baltayı aydınlatıyor
                       üç selvi.

                                                                            1933

      Nâzım Hikmet'in Mithat Paşa köşkünden çıkıp Mehmet Ali Paşa köşkünün bahçesinden geçerek tren istasyonuna giderken yanlarından geçtiği bu üç selvi, şimdi başka bir ailenin yaşadığı Erenköy'deki o bahçede, bugün de durmaktadır.

    • Başa Dön

    • KARIMA MEKTUP

                                                                         33 - 11 - 11
                                                                             Bursa 
                                                                           Hapisane

      Bir tanem!
      Son mektubunda :
      "Başım sızlıyor
                     yüreğim sersem!"
                                         diyorsun.
      "Seni asarlarsa
                     seni kaybedersem;"
                                         diyorsun;
                                               "yaşıyamam!"
      Yaşarsın karıcığım,
      kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
      yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
      en fazla bir yıl sürer
                            yirminci asırlılarda
                                              ölüm acısı.
      Ölüm
      bir ipte sallanan bir ölü.
      Bu ölüme bir türlü
                            razı olmuyor gönlüm.
      Fakat
      emin ol ki sevgili;
      zavallı bir çingenenin
                       kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
                                                  geçirecekse eğer
                                                       ipi boğazıma,
      mavi gözlerimde korkuyu görmek için
                                          boşuna bakacaklar
                                                              Nâzıma!

      Ben,
      alacakaranlığında son sabahımın
      dostlarımı ve seni göreceğim,
      ve yalnız
      yarı kalmış bir şarkının acısını
                                       toprağa götüreceğim...
      Karım benim!
      İyi yürekli,
      altın renkli,
      gözleri baldan tatlı arım benim;
      ne diye yazdım sana
                              istendiğini idamımın,
      daha dâva ilk adımında
      ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
                                       kellesini adamın.
      Haydi bunlara boş ver.
      Bunlar uzak bir ihtimal.
      Paran varsa eğer
                  bana fanile bir don al,
      tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
      Ve unutma ki
      daima iyi şeyler düşünmeli
                              bir mahpusun karısı.

    • Başa Dön

    • SEYH BEDRETTİN DESTANI

      1.

      Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
      duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
      gümüş ibriklerde şarap,
      bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
      Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
      yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
      Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
      Çelebi hünkâr idi amma
      Âl Osman ülkesinde esen
      bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
      Köylünün göz nuru zeamet
      alın teri timar idi.
      Kırık testiler susuz
      su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
      Yolcu, yollarda topraksız insanın
                      ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
      Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
                                      köpüklü atlar kişner iken
      çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
                                                        tarumar idi.
      Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
                                                 ahüzar idi.

      2.

      Bu göl İznik gölüdür.
      Durgundur.
      Karanlıktır.
      Derindir.
      Bir kuyu suyu gibi
                 içindedir dağların.

      Bizim burada göller
      dumanlıdırlar.
      Balıklarının eti yavan olur,
      sazlıklarından ısıtma gelir,
      ve göl insanı
                 sakalına ak düşmeden ölür.

      Bu göl İznik gölüdür.
      Yanında İznik kasabası.
      İznik kasabasında
      kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
      Çocuklar açtır.
      Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
      Ve delikanlılar türkü söylemez.

      Bu kasaba İznik kasabası.
      Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
      Bu evde
      bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
      Boyu küçük
            sakalı büyük
                    sakalı ak.
      Çekik çocuk gözleri kurnaz
      ve sarı parmakları saz gibi.

      Bedreddin
      ak bir koyun postu üstüne
      oturmuş.
      Hattı talik ile yazıyor
                         "Teshil"i.
      Karşısında diz çökmüşler
      ve karşıdan
      bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
      Bakıyor :
      Başı tıraşlı
      kalın kaşlı
      ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
      Bakıyor :
      Kartal gagalı Torlak Kemâl..
      Bakmaktan bıkıp usanmayıp
      bakmağa doymıyarak
      İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

      9.

      (...)
      En yumuşak, en sert,
      en tutumlu, en cömert,
      en
         seven,
      en büyük, en güzel kadın

    • Başa Dön

    • TOPRAK

    •                          
                    nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
      Sıcaktı.
      Bulutlar doluydular.
      Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
      Birden-
              -bire
      kayalardan dökülür
                       gökten yağar
                                     yerden biter gibi,
      bu toprağın verdiği en son eser gibi
      Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                               çıktılar.
      Dikişsiz ak libaslı
                           baş açık
                    yalnayak ve yalın kılıçtılar.

      Mübalâğa cenk olundu.

      Aydının Türk köylüleri,
            Sakızlı Rum gemiciler,
                           Yahudi esnafları,
      on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
      düşman ormanına on bin balta gibi daldı.

      Bayrakları al, yeşil,
        kalkanları kakma, tolgası tunç
                                      saflar
      pâre pâre edildi ama,
      boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
      on binler iki bin kaldı.

      Hep bir ağızdan türkü söyleyip
      hep beraber sulardan çekmek ağı,
      demiri oya gibi işleyip hep beraber,
      hep beraber sürebilmek toprağı,
      ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
      yârin yanağından gayrı her şeyde
                                       her yerde
                                                  hep beraber!
                                       diyebilmek
                                         için
      on binler verdi sekiz binini..

      Yenildiler.

      Yenenler, yenilenlerin
                   dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
                                 kılıçlarının kanını.
      Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
      hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
      Edirne sarayında damızlanmış atların
                                         eşildi nallarıyla.

      Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                             zarurî neticesi bu!
                                                  deme, bilirim!
      O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
      Ama bu yürek
             o, bu dilden anlamaz pek.
      O, "hey gidi kambur felek,
      hey gidi kahbe devran hey,"
                                          der.
      Ve teker teker,
      bir an içinde,
      omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                             yüzleri kan içinde
      geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
      geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..

      10.

      Karanlıkta durdular.
      Sözü O aldı, dedi :
      "- Ayasluğ şehrinde pazar kurdular.
      Yine kimin dostlar
                 yine kimin boynun vurdular?"

      Yağmur
               yağıyordu boyuna.
      Sözü onlar alıp
              dediler ona :
      "- Daha pazar
              kurulmadı
                          kurulacak.
      Esen rüzgâr
              durulmadı
                          durulacak.
      Boynu daha
              vurulmadı
                          vurulacak."

      Karanlık ıslanırken perde perde
      belirdim onların olduğu yerde
      sözü ben aldım, dedim :
      "- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
                            Göster geçeyim!
      Kalesi var mı?
      Söyle yıkayım!
      Baç alırlar mı?
                   De ki vermeyim!"

      Sözü O aldı, dedi :
      "- Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
                                   Girip çıkılmaz.
      Kalesi vardır,
              kolay yıkılmaz.
      Var git al atlı yiğit
                          var git işine!.."

      Dedim : "- Girip çıkarım!"
      Dedim : "- Yakıp yıkarım!"
      Dedi : "- Yağış kesildi
                       gün ağarıyor.
                   Cellât Ali,
                               Mustafayı 
                                     çağırıyor!
                Var git al atlı yiğit
                                   var git işine!..."

      (...)

      14.

      Yağmur çiseliyor,
      korkarak
      yavaş sesle
      bir ihanet konuşması gibi.

      Yağmur çiseliyor,
      beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
      ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

      Yağmur çiseliyor,
      Serezin esnaf çarşısında,
      bir bakırcı dükkânının karşısında
      Bedreddinim bir ağaca asılı.

      Yağmur çiseliyor.
      Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
      Ve yağmurda ıslanan
      yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
                                     çırılçıplak etidir.

      Yağmur çiseliyor.
      Serez çarşısı dilsiz,
      Serez çarşısı kör.
      Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
      Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

      Yağmur çiseliyor.

    • Başa Dön

    • KARAYILAN HİKAYESİ



    • Antepliler silâhşor olur,
      uçan turnayı gözünden
      kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
      ve arap kısrağının üstünde
      taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.

      Antep sıcak,
                 Antep çetin yerdir.
      Antepliler silâhşor olur.
      Antepliler yiğit kişilerdir.

      Karayılan
               Karayılan olmazdan önce
      Antep köylüklerinde ırgattı.
      Belki rahatsızdı, belki rahattı,
      bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,
      yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
      ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
      Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
      onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
      Boynu yine böyle çöp gibi ince
                     ve böyle kocaman kafalıydı
                                   Karayılan
                                       Karayılan olmazdan önce.

      Düşman Antep'e girince
      Antepliler onu
                  korkusunu saklayan
                                bir fıstık ağacından
                                               alıp indirdiler.

      Altına bir at çekip
                   eline bir mavzer
                                        verdiler.
      Antep çetin yerdir.
      Kırmızı kayalarda
                           yeşil kertenkeleler.
      Sıcak bulutlar dolaşır havada
                                           ileri geri...

      Düşman tutmuştu tepeleri,
      düşmanın topu vardı.
      Antepliler düz ovada
                         sıkışmışlardı.
      Düşman şarapnel döküyordu,
      toprağı kökünden söküyordu.
      Düşman tutmuştu tepeleri.
      Akan : Antep'in kanıydı.

      Düz ovada bir gül fidanıydı
                     Karayılan'ın
                              Karayılan olmazdan önceki siperi.
      Bu fidan öyle küçük,
      korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
      namlıya tek fişek sürmeden
                      yatıyordu yüzükoyun.

      Antep sıcak,
                  Antep çetin yerdir.
      Antepliler silâhşor olur.
      Antepliler yiğit kişilerdir.
      Fakat düşmanın topu vardı.
      Ve ne çare, kader,
                      düz ovayı Antepliler
                                      düşmana bırakacaklardı.

      "Karayılan" olmazdan önce
                      umurunda değildi Karayılan'ın
                      kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
      Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar.
      Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
      korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
      Siperi bir gül fidanıydı onun,
      gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
                   ak bir taşın ardından
                               kara bir yılan
                                          çıkardı kafasını.
      Derisi ışıl ışıl,
                 gözleri ateşten al,
                                 dili çataldı.
      Birden bir kurşun gelip
                         kafasını aldı.
      Hayvan devrildi kaldı.

      Karayılan
             Karayılan olmazdan önce
      kara yılanın encâmını görünce
      haykırdı avaz avaz
                 ömrünün ilk düşüncesini :
           "İbret al, deli gönlüm,
            demir sandıkta saklansan bulur seni,
            ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm."

      Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
      bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
      fırlayıp atlayınca ileri
      bir dehşet aldı Anteplileri,
                          seğirttiler peşince.
      Düşmanı tepelerde yediler.
      Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
      bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
                                  KARAYILAN dediler.

      "Karayılan der ki : Harbe oturak,
      Kilis yollarından kelle getirek,
      nerde düşman varsa orda bitirek,
      vurun ha yiğitler namus günüdür..."

                                                                  (Kuvâyi Milliye'den)

    • Başa Dön

    • TÜRK KÖYLÜSÜ



    • Topraktan öğrenip
                        kitapsız bilendir.
      Hoca Nasreddin gibi ağlayan
                        Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
      Ferhad'dır
                   Kerem'dir
                               ve Keloğlan'dır.
      Yol görünür onun garip serine,
      analar, babalar umudu keser,
      kahbe felek ona eder oyunu.
      Çarşambayı sel alır,
      bir yâr sever
                      el alır,
      kanadı kırılır
                      çöllerde kalır,
      ölmeden mezara koyarlar onu.
      O, "Yunusu biçâredir
           baştan ayağa yâredir",
      ağu içer su yerine.
      Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
      ve bir kerre vakterişip
                                 "- Gayrık yeter!.."
                                                   demesinler.
      Bunu bir dediler mi,
      "İsrâfil surunu urur,
               mahlukat yerinden durur",
      toprağın nabzı başlar
                             onun nabızlarında atmağa.
      Ne kendi nefsini korur,
                             ne düşmanı kayırır,
      "Dağları yırtıp ayırır,
      kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."

                                                                  (Kuvâyi Milliye'den)

    • Başa Dön

    • DAVET



    • Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
      Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
                              bu memleket bizim.

      Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
      ve ipek bir halıya benziyen toprak,
                              bu cehennem, bu cennet bizim.

      Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
      yok edin insanın insana kulluğunu,
                              bu dâvet bizim...

      Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
      ve bir orman gibi kardeşçesine,
                              bu hasret bizim...

                                                                  (Kuvâyi Milliye'den)

      Piraye İçin Yazılmış :


       
    • Başa Dön

    • SAAT 21-22 SİİRLERİ



    • Ne güzel şey hatırlamak seni :
      ölüm ve zafer haberleri içinden,
      hapiste
      ve yaşım kırkı geçmiş iken...

      Ne güzel şey hatırlamak seni :
      bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
      ve saçlarında
      vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
      İçimde ikinci bir insan gibidir
                                       seni sevmek saadeti...
      Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
      güneşli bir rahatlık
      ve etin daveti :
                      kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
                                                      sıcak
                                                         koyu bir karanlık...

      Ne güzel şey hatırlamak seni,
      yazmak sana dair,
      hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
      filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
                                                   kendisi değil
                                                           edasındaki dünya...

      Ne güzel şey hatırlamak seni.
      Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
                                                     bir çekmece
                                                              bir yüzük,
      ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
      Ve hemen
                fırlayarak yerimden
      penceremde demirlere yapışarak
      hürriyetin sütbeyaz maviliğine
                                sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

      Ne güzel şey hatırlamak seni :
      ölüm ve zafer haberleri içinden,
      hapiste
      ve yaşım kırkı geçmiş iken...


       

    • Başa Dön

    • 23 Eylül 1945

      O şimdi ne yapıyor
                       şu anda, şimdi, şimdi?
      Evde mi, sokakta mı,
      çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
      Kolunu kaldırmış olabilir,
      - hey gülüm,
                beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!.. -

      O şimdi ne yapıyor,
                      şu anda, şimdi, şimdi?
      Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
                                         okşuyor.
      Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
      - her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
                                                     sevgili, canımın içi ayaklar!.. -
      Ve ne düşünüyor
                        beni mi?
      Yoksa 
             ne bileyim
                    fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
      Yahut, insanların çoğunun
                             neden böyle bedbaht olduğunu mu?

      O şimdi ne düşünüyor,
                                   şu anda, şimdi, şimdi?...

       

    • Başa Dön

    • 26 Eylül 1945



    • Bizi esir ettiler,
      bizi hapse attılar :
                           beni duvarların içinde,
                                              seni duvarların dışında.

      Ufak iş bizimkisi.
      Asıl en kötüsü :
      bilerek, bilmeyerek
      hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
      İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
      namuslu, çalışkan, iyi insanlar
      ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...

       

    • Başa Dön

    • 1 Ekim 1945



    • Dağın üstünde :
      akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
      Bugün de :
      sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
      Birazdan açar
      kırmızı kırmızı :
      gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
      Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
                                     vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...


       

    • Başa Dön

    • 6 Ekim 1945



    • Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
      Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
      Yürek kirpiklerin ucunda
                                uzayıp giden toprak uğurlanır.
      Benim bağırasım gelir : - "P î r â y e ,
                                            P î r â y e !.." - diye...


       

    • Başa Dön

    • 5 Kasım 1945



    • Çiçekli badem ağaçlarını unut.
      Değmez,
      bu bahiste
                geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
      Islak saçlarını güneşte kurut :
                olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
                                                 nemli, ağır kızıltılar...
      Sevgilim, sevgilim,
                   mevsim
                            sonbahar...


       

    • Başa Dön

    • 12 Kasım 1945

      Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
                                                son lodoslar esmeye başladı.
      Havayı dinliyorum :
                           nabız yavaşladı.
      Uludağ'da, zirvede kar
      ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
                                kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
      Ovada kavaklar soyunuyor.
      İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
      sonbahar bitti bitecek,
      nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
      Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
                                     büyük öfkemizin içinde
                                     ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...


       

    • Başa Dön

    • 12 Kasım 1945

      Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
                                                son lodoslar esmeye başladı.
      Havayı dinliyorum :
                           nabız yavaşladı.
      Uludağ'da, zirvede kar
      ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
                                kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
      Ovada kavaklar soyunuyor.
      İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
      sonbahar bitti bitecek,
      nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
      Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
                                     büyük öfkemizin içinde
                                     ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...


       

    • Başa Dön

    • 5 Aralık 1945

      Delindi sintine,
      esirler parçalamakta pırangaları.
      Yıldız-poyrazdır esen,
      tekneyi kayaların üstüne atacak.
      Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
                                      taş çatlasa batacak.
      Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
                                                    kuracağız Pirâyem...

    • 1945 yılı Aralık ayının dördü

      İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
      giyin, kuşan,
      benze bahar ağaçlarına...
      Hapisten
              mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
      kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
      böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
                                              ne münasebet,
      böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını...
      Kay
       

    • Başa Dön

    • Başa Dön

    • 6 Aralık 1945

      Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
      akar suyun,
                 meyve çağında ağacın,
                 serpilip gelişen hayatın düşmanı.
      Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
                               - çürüyen diş, dökülen et -,
                          bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
      Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
      dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
      dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
                                     bu güzelim memlekette hürriyet

       

       

    • Başa Dön

    • 12 Aralık 1945



    • Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
                                                   pul pul altın
                                                              bakır
                                                                  tunç ve tahta...
      Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
      Ve dağlar dumana batık
                                     kurşunî, sırılsıklam...
      Tamam,
      sonbahar belki bugün bitti artık.
      Yaban kazları hızla gelip geçti demin
                                      herhal İznik gölüne gidiyorlar.
      Havada serin
                havada is kokusu gibi bir şey :
                havada kar kokusu var...

      Şimdi dışarda olmak,
              dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
      "- Ata binmesini de bilmezsin," - diyeceksin ama
      şakayı bırak ve kıskanma,
      yeni bir huy edindim hapiste :
      seni sevdiğim kadar değilse de
                                 hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
                                 Ve ikiniz de uzaktasınız...

    • Başa Dön

    • Memleketimi Seviyorum



      Memleketimi seviyorum :
      Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
      Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
      memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

      Memleketim :
      Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
      kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
      benim o kendi kendinden bile gizleyerek
      sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

      Memleketim.
      Memleketim ne kadar geniş :
      dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
      Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
      Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
      ve güneye
      pamuk işleyenlere gitmek için
      Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
                                                         utanıyorum.

      Memleketim :
      develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
      kavak
             söğüt
                    ve kırmızı toprak.

      Memleketim.
      Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven
                                                                     alabalık
                    ve onun yarım kiloluğu
                                pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
                                                 Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

      Memleketim :
      Ankara ovasında keçiler :
      kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
      Yağlı, ağır fındığı Giresun'un.
      Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması,
      zeytin
              incir
                   kavun
      ve renk renk
                       salkım salkım üzümler
      ve sonra karasaban
      ve sonra kara sığır
      ve sonra : ileri, güzel, iyi
                                   her şeyi
                  hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır
      çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
                                      yarı aç, yarı tok
                                                       yarı esir...


       

    • Başa Dön

    • Ölüme Dair



    • Buyrun, oturun dostlar,
      hoş gelip sefalar getirdiniz.
      Biliyorum, ben uyurken
      hücreme pencereden girdiniz.
      Ne ince boyunlu ilâç şişesini
      ne kırmızı kutuyu devirdiniz.
      Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
      başucumda durup el ele verdiniz.
      Buyrun oturun dostlar
      hoş gelip sefalar getirdiniz.

      Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?
      Osman oğlu Hâşim.
      Ne tuhaf şey,
      hani siz ölmüştünüz kardeşim.
      İstanbul limanında
                  kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
                                            kömür küfesiyle beraber
                                                                ambarın dibine...

      Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı
      ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız
                                                simsiyah başınızı.
      Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...
      Ayakta durmayın, oturun,
      ben sizi ölmüş zannediyordum,
      hücreme pencereden girdiniz.
      Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
      hoş gelip sefalar getirdiniz...

      Yayalar-köylü Yakup,
                           iki gözüm,
                                       merhaba.
      Siz de ölmediniz miydi?
      Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp
      çok sıcak bir yaz günü
      yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?
      Demek ölmemişsiniz?

      Ya siz?
      Muharrir Ahmet Cemil?
      Gözümle gördüm
                            tabutunuzun
                                            toprağa indiğini.

      Hem galiba
      tabut biraz kısaydı boyunuzdan.
      Onu bırakın Ahmet Cemil,
      vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,
      o ilâç şişesidir
                        rakı şişesi değil.
      Günde elli kuruşu tutabilmek için,
      yapyalnız
      dünyayı unutabilmek için
                                      ne kadar çok içerdiniz...
      Ben sizi ölmüş zannediyordum.
      Başucumda durup el ele verdiniz,
      buyrun, oturun dostlar,
      hoş gelip sefalar getirdiniz...

      Bir eski Acem şairi :
      "Ölüm âdildir" - diyor, -
      "aynı haşmetle vurur şahı fakiri."

      Hâşim,
      neden şaşıyorsunuz?
      Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
               herhangi bir şahın bir gemi ambarında
                                bir kömür küfesiyle öldüğünü?...

      Bir eski Acem şairi :
      "Ölüm âdildir" - diyor.
      Yakup,
      ne güzel güldünüz, iki gözüm.
      Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...
      Fakat bekleyin, bitsin sözüm.
      Bir eski Acem şairi :
      "Ölüm âdil..."
      Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.
      Boşuna hiddet ediyorsunuz.
      Biliyorum,
      ölümün âdil olması için
      hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...

      Bir eski Acem şairi...
      Dostlar beni bırakıp,
      dostlar, böyle hışımla
                              nereye gidiyorsunuz?

    • Başa Dön

    • Kıyamet Süreleri

      1

      ALÂMETLER SURESİ

      Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
      Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
      Haram sevaboldu, sevap haramdır.
      Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
      çekin ki körükleri
                           ateşe girdi demir.

      Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
      Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile,
      kendi kendilerin reddü inkâr edile
      ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin.
      Duyuldu uykusundan uyandığı
      zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.

      Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
      Medet yoktur, bakma geri.
      Kantarma zapteylemez oldu beygiri.
      Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu?
      Kan sızar, şâk olmuş, dudağı yok mu?
      Gider, böyle gider, dahi gider
      bu âteş yolların durağı yok mu?
      Bu yol orda biten yoldur.
      "Türabolmak ne müşküldür..."

      Çekin ki körükleri
                           ocağa girdi demir.
      Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına.
      Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir.
      Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.


       

    • Başa Dön


    • Tebahhur Suresi

    • 2



      Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler,
      herbiri aşikâr etmişti zamirin.
      Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu,
      encam
               tavı gelmiş demirin.

      Vadenin irişip çattığını bildiler,
      kavaklar titreşip yere eğildiler,
      ve çınar ağaçları
                       gördüler haykıraraktan,
      köklerinin yılan ölüleri gibi
                               koptuğunu topraktan.

      Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler.
      Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda
                                         hazırdı atlamaya.
      Vadenin irişip çattığını bildiler,
      kabardı, köpüklendi dalgalar
                                     başladılar çatlamaya.

      Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu.
      Ve rûzigâr
                  yükseldi ağır ağır, çoğaldı gitgide
      birikti, birikti ve ânı-vahitte
      "Ah edildi derinden
      yer oynadı yerinden,"
      yıkıldı köprüler kemerlerinden,
      yazılı taşlar kapandı yüzükoyun.

      Bu dem kıyamet demidir,
      bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun...

       
    • Başa Dön


    • Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektuplar

      1

      Senin adını
      kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
      Malum ya, bulunduğum yerde
      ne sapı sedefli bir çakı var,
      (bizlere âlâtı-katıa verilmez),
                 ne de başı bulutlarda bir çınar.
      Belki avluda bir ağaç bulunur ama
      gökyüzünü başımın üstünde görmek
                                              bana yasak...
      Burası benden başka kaç insanın evidir?
      Bilmiyorum.
      Ben bir başıma onlardan uzağım,
      hep birlikte onlar benden uzak.
      Bana kendimden başkasıyla konuşmak
                                                        yasak.
      Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
      Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
                                        şarkı söylüyorum karıcığım.
      Hem, ne dersin,
      o berbat, ayarsız sesim
                         öyle bir dokunuyor ki içime
                                                  yüreğim parçalanıyor.
      Ve tıpkı o eski
            acıklı hikâyelerdeki
      yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
      mavi gözleri ıslak
      kırmızı, küçücük burnunu çekerek
                 senin bağrına sokulmak istiyor.
      Yüzümü kızartmıyor benim
                 onun bu an
                              böyle zayıf
                                     böyle hodbin
                                            böyle sadece insan
                                                                     oluşu.
      Belki bu hâlin
      fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
      Belki de sebep buna
                      bana aylardır
                      kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
                                                        bu demirli pencere
                                                            bu toprak testi
                                                                bu dört duvardır...

      Saat beş, karıcığım.
      Dışarda susuzluğu
                             acayip fısıltısı
                                        toprak damı
      ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
                                                   bir sakat ve sıska atıyla,
      yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
      dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
      ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

      Bugün de apansız gece olacaktır.
      Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
      Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
                                                       bu ümitsiz tabiatın
      ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
      Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
      yani bugün de mükellef bir daüssıla için
      yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
      Ben,
      ben içerdeki adam
      yine mutad hünerimi göstereceğim
      ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
      suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
      yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
      seni böyle uzak,
      seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
                                                          kafamın içinde duymak...

      2

      Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
      Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
      taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
      Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
      dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
      Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
                                          suyu donmayan testi
      ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
      Güneş,
      artık o her gün öğle vaktine kadar,
      bana yakın, benden uzak,
      sönerek, ışıldayarak
                              yürür...
      Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
      başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
                                                dışarda akşam olur,
                                                bulutsuz bir bahar akşamı...
      İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
      Velhasıl
      o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
      bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
                                                       hürriyet denen ifrit...
      Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
                                      bittecrübe sabit...

      3

      Bugün pazar.
      Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
      Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
                                             bu kadar mavi
                                             bu kadar geniş olduğuna şaşarak
                                             kımıldanmadan durdum.
      Sonra saygıyla toprağa oturdum,
      dayadım sırtımı duvara.
      Bu anda ne düşmek dalgalara,
      bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
      Toprak, güneş ve ben...
      Bahtiyarım...

                                                                                 1938

       

    • Başa Dön

    • İstanbul'da Balık Pazarında, Bir Meyhane, Bir Hapishane Mukayyidi

      "- Yanarak,
          yanarak parmakları şerrârelerden
          insan yüreklerine dokundu bu elleri
                                      yirmi beş senedir
                                      yani bir rubu asır
          hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun...
          İnsanoğlunun ömrü
                          belki lüzumundan fazla kısa
                          belki lüzumundan fazla uzun...
          Bir tek daha içelim...
          'Ağlamaktan,
          ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece...'"

      Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden.
      Zifiri karanlık Balıkpazarı.
      Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor...

      "- Ruhum,
          'havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni...'
          Muallim Naci merhum...
          Bu hâyı huy
                      bu hâyı huy neden?
          Ve insanlar neden dolayı
                      şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun?
          Kıyamet günü
          bir suali var Ezraile
          hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun...
          Bir tek daha içelim...
          Hiç adam asılırken gördünüz mü?
          Yarın bir tane asacağız,
                                 şafakla
                                          şafakla beraber...
          Abdülhamid
                    atardı Tıbbiye talebesini
                                             Sarayburnu'ndan.
          Akıntı götürmüş çuvalları
                                    bulamadılar...
          Çok adam
                   çok adam asıldı Hürriyette...
          Eskiden köprü başında asarlardı,
          bunu Sultanahmet'te...
          Yağmur dinmezse ıslanacak...
          Bir tek daha içelim...
          İstanbul şehrinin yoktur menendi.
          'Âdemin
          âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...'
          demiş,
          demiş şair Nedim Efendi..."


       

    • Başa Dön

    • Şabanoğlu Selim

    • II

      Beykoz'un cam fabrikası
                                moderen fabrikadır.
      Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır,
      biraz çarpıksa da su bardakları,
      kesme likör kadehleri harikadır...

      Ustabaşı değildi Selim
      büyük ustaların hünerini almıştı ama.
      Onun elinden çıkan cama
                               gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.
      Selim daima
                    büyük bir sırrı çözmek
                              bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama.
      İnandıklarına katıksız inandı,
      sevdiklerini hilesiz sevdi Selim.
      Severdi pencere camlarını,
      severdi lamba şişelerini,
      karafakileri sever,
      likör kadehlerine düşmandı...

       

    • Başa Dön

    • Kuzguncuk

    • III


      Beykoz'da oturmalı
                    Beykoz'da çalışan adam.
      Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
      ve gayet nefis yapar gül reçelini
                                           pansiyoncu Madam
                                                             ve kızı Raşel...

      Aynada bir kartpostal :
                                bir manzara Nis şehrinden.
      İskemle, karyola, konsol...
      Denize nazırdı pencereleri...
      Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
      karanlık şilepler geçerdi geceleri
                                      insanı olduğu yerde
                                                 eli böğründe bırakarak...

      Selim'in odası havadardı.

      Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
      Sağda Cevdet Paşa yalısı.
      Yalıda bir tavus kuşu
                        bir de Mebrure Hanım vardı.
      Mebrure Hanım
                      tafta entariler giyerdi.
      Çok ihtiyardı
                      ve mavi gözleri kördü.
      Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
      Uyanır bir beyaz güle başlar,
      uyurken dağıtırdı gülünü...

      Merhum Cevdet Paşa yalısında
      Mebrure Hanımı unutmuşlardı...

      Beykoz'da oturmalı
                    Beykoz'da çalışan adam.
      Fakat Kuzguncuk şirin yerdir.
      Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
      dünyayı zapta gidecek olan
      pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
                        her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...



       
    • Başa Dön

    • KİTAP

    • IV

      "Kitap rüzgâr olmalı, perdeyi kaldırmalıdır,
      kitap, kanber tayı olmalı Şah İsmail'in
                                    seni sırtına alıp
                                    devlerin üstüne saldırmalıdır.
      Devler kale kapısında
      devler yedi başlı ve simsiyah dururlar...
      Onları mutlaka yeneceksin.
      Bir duvar yıkılacak
                       bir bahçeye ineceksin..."

      Böyle bir kitap buldu Selim :
      Kara kara yazılar
                            beyaz kâat üstünde.
      Büyücek bir el kadar
                           kırk yapraklı bir kitap...

       

    • Başa Dön


    • Son Vapur


      Kalktı son vapur iskeleden.
      "64" numara, pul pul karışıp yıldızlara
                          boş ve yorgun akıyor suyun üstünde...

      Gece seslerle dolu.
      Aynada : Raşel'in kolu
                          Selim'in eli
                                 ve son vapurun yolu...

      "- Selim, ateş gibi elin..."

      Eli beyazdı,
      karanlık gözleri
      ve kırmızı saçları vardı Raşel'in...


       

    • Başa Dön


    • Yirmi birinci Yaprak
       

    • VI


      "Toprağın ismiyle başlarız söze.
      Sen ki topraksın
                    seni sevmeyi bilmeli.
      Sendedir ekinimizin tohumu
                    ve yapılarımızın temeli.
      Demirimiz ve kömürümüz sendedir.
      Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz,
                                                        sendedir...
      Sen ki topraksın,
                    durup dinlenmeden değişirsin.
      Sen su damlalarında halkeyledin bizi.
      Biz seni değiştirip
                          değiştirmedeyiz kendi kendimizi..."

      Bu, yirmi birinci yapraktır.
      Selim kapattı kitabı.
      Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.
      Ve Selim,
      ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor...


       
    • Başa Dön

    • Raşel'in Rüyası

    • VII


      "- Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden.
         Çocukları var :
                       şu kadar, şu kadar...
         Laz fırıncı dükkânını kapatmış,
         ve Doktor Moiz
                             dün vurdu kendini...
         Seni dinledim dinleyeli, Selim,
                                   korkulu rüyalar görüyorum :
         Şişman adamlar, kolları alabildiğine uzun,
         tırnaklarında kan
                        omuzlarında altın çuvalları
                             rap, rap, yürüyorlar...
         Ne çok insan öldürüyorlar, Selim,
                                        ne çok insan öldürüyorlar..."
        
      "- Korkma günler bizimdir,
                                      bizimdir, Raşel'im..."

       

    • Başa Dön

    • Kırkıncı Yaprak

    • VIII


      "Gelirken dünyaya kanla, ateşle,
      çağırdılar yedi kat yerin altından
      mezarlarını kazacak olanları..."

      Bu kırkıncı yapraktır.
      Selim kapattı kitabı.
      Anladığını anlatmayan alçaktır...
      Ve Selim,
      ve Şaban oğlu Selim...

       
    • Başa Dön

    • İstanbul'da hapishanede  Hapishane Mukayyidi

    • IX


      "- Bugün bir hayli yolcu aldık.
          Bu meyanda :
                  gümrük ihtilâsı,
                  eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti
                                                     geldiler.
          Mevcut : 727.
          Kadınlar hariç.
          Bugün de geçirdik vakti keraheti...
          Bir misafir daha var,
                       onu da kaydedelim :
          1328,
          1328 doğumlu
          Şaban oğlu...
          Mirim,
          ben yazarken
          sen pencereden nazar et :
          böyle akşam ışığında
          durur
          durur taştan değil
          renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet...
           ... 1328
          1328 doğumlu
          Şaban oğlu
          Şaban oğlu Selim...
          Ayaklarının üstüne basamıyor
                                     ve sol gözü kan içinde...
          Esbabını bilirim...
          Mirim,
          bu hâyı huy,
          bu hâyı huy neden bu beldede?
          Ey Fuzuli nerdesin?
          Nerdesin Galip Dede?
          Ey Nedim...
          İstanbul şehrinin yoktur menendi.
          'Âdemin
           âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...'
          demiş,
          demiş şair Nedim Efendi..."
         

    • Başa Dön

    • LODOS



      Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında
                                    ummanda çalkalanmakta su.
      En yalnız dalganın üzerinde
                                    boş bir konserve kutusu...

      + 1

      Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir :
      kızgın dişi kediler
      - apışları ıslak
                  tüyleri diken diken
                  enselerinde diş yerleri -
                                   bazan kuş
                                   bazan insan sesi çıkarıp
                                            dolaşıyorlar
                                            gebe kalana kadar.

      Mevsim bahara yakın.
      Hava lodos.
      Nasıl şiddetli
                    nasıl sıcak esiyor...

      Biz altı yüz adet
                kadınsız erkeğiz.
      Alınmış elimizden
                doğurtmak imkânımız.
      En müthiş kudretim yasak bana :
      yeni bir hayat aşılamak,
      bereketli bir rahimde yenmek ölümü,
      yaratmak seninle beraber :
      sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin...

      Mevsim bahara yakın.
      Fırtına.
      Lodos.
      Nasıl şiddetli
             nasıl sıcak esiyor...

      Bir yerlerde bir cam kırıldı yine
                                     - bu gece bu üçüncüsü -.
      Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış,
                                              küüüt, küt,
                                                   nasıl çarpıyor...

      + 2

      Tepedelen cephesinde bir ceset,
      örtülüyor altında karların,
      ve başından uçan miğferi
                    yuvarlanıyor önünde rüzgârın...

      + 3

      Fabrikanın avlusunda
                                 elektrik ışığı,
      ucunda ince bir telin
                                 sallanıyor iki yana,
      Bir kadın.
      Boynu çıplak,
      Uzun saçlarıyla etekleri uçarak,
                                    atölyenin kapısında...

      Rüzgâr vurdu putrellere.
      Atölyenin saçağından
                         büyük bir buz parçası düştü yere...

      + 4

      Ovaya dörtnala yaylılar iniyor :
      çıngıraklar hamutlarında beygirlerin.
      Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla
      koşuyorlar gece yarısı denize doğru...

      + 5

      İnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları
                                                    aydınlıktılar
                                                    mehtâbolmadığı halde.
      Ve kalın
      ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor
                                         - iki yana sallanıyor değil
                                           ağır ağır yer değiştiriyor âdeta -
      gidiyordu göz alabildiğine
                                 yıldızların ışığında
                                           yapraksız ahşap kalabalığı...
      Buna rağmen bu lodos,
                            bu uğultu.
      Buna rağmen havada
                            dişi bir ten kokusu
                            ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı...
      Dağlarda kar çözülüyor.
      Yürüyor usareler
             yapraksız dalların ucuna doğru.
      Gebe.
      Gebelik.
      Mevsim bahara yakın
      ve doğumun
                 - korkunç
                              güzel
                                     ve sıcaktır -
      günü doldu dolacak...
                                                                                 23.1.1941

       

    • Başa Dön

    • Yirminci Asra Dair



      - Uyumak şimdi,
                 uyanmak yüzyıl sonra, sevgilim...

      - Hayır,
             kendi asrım beni korkutmuyor
                                       ben kaçak değilim.
      Asrım sefil,
               asrım yüz kızartıcı,
      asrım cesur,
                      büyük
                            ve kahraman.
      Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
      Ben yirminci asırlıyım
      ve bununla övünüyorum,
      Bana yeter
      yirminci asırda olduğum safta olmak
                                            bizim tarafta olmak
      ve dövüşmek yeni bir âlem için...

      - Yüz yıl sonra, sevgilim...

      - Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
      Ve ölen ve doğan
      ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
      (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem)
      senin gözlerin gibi, Hatçem,
                                güneşli olacaktır.
                                                                   12. 11. 1941

    • Başa Dön

    • RUBAİLER

      BİRİNCİ BÖLÜM

      5

      Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
      Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
      ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
      ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...

      6

      Öptü beni : "- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır," - dedi.
      "Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır," - dedi.
      "İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
      "körler onları görmese de, yıldızlar vardır," - dedi...

      7

      Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
      pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
      çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
      ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...

      8

      "- Paydos..." - diyecek bize bir gün tabiat anamız, -
                    "gülmek ağlamak bitti çocuğum..."
      Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
                     görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...

      9

      Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
      güzelim dünya elvedâ,
      ve merhaba
                    k â i n a t . . .

      10

      Balla dolu petek
      yani gözlerin güneşle dolu...
      Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
      bal başka petekleri doldurmaya devâmedecek...


       

    • Başa Dön

    • RUBAİLER

      BİRİNCİ BÖLÜM

      5

      Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
      Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
      ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
      ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...

      6

      Öptü beni : "- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır," - dedi.
      "Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır," - dedi.
      "İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
      "körler onları görmese de, yıldızlar vardır," - dedi...

      7

      Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
      pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
      çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
      ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...

      8

      "- Paydos..." - diyecek bize bir gün tabiat anamız, -
                    "gülmek ağlamak bitti çocuğum..."
      Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
                     görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...

      9

      Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
      güzelim dünya elvedâ,
      ve merhaba
                    k â i n a t . . .

      10

      Balla dolu petek
      yani gözlerin güneşle dolu...
      Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
      bal başka petekleri doldurmaya devâmedecek...


       

    • Başa Dön

    • İKİNCİ BÖLÜM

      1

      "- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan," - dedi Hayyam.
      Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam:
      "- Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım," - dedi,
      "şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..."

      3

      Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan :
      yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı uyan...
      Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı,
      gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...

      4

      Geçmiş günün hasretini çekmem
                                          - yalnız bir yaz gecesi bir yana -
      ve gözümün son mavi pırıltısı bile
                                            gelecek günün müjdesini verecek sana...


       

    • Başa Dön

    • ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



    • 1

      İnsan
      ya hayrandır sana, ya düşman.
      Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
      ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...

      2

      Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
      sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın.
      Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
                                              bahtiyarlığına benzer seni sevmek...

      4

      Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
      tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
      Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :
      aydınlık, alabildiğine aydınlık...

    • Başa Dön

    • KARA HABER

      Erzincan'da bir kuş var
      kanadında gümüş yok.
      Gitti yârim gelmedi
      gayrı bunda bir iş yok.
      Oy, dağlar, dağlar, dağlar...
      Aldı ellerine kanlı başını
      karın ortasında Erzincan ağlar...
      O ağlamasın da kimler ağlasın...

      Kar yağar lapa lapa
      tipidir gelir geçer...
      Yan yana sırtüstü yatan ölüler
           akşam olur tandıramaz
           ateşini yandıramaz...

      Gün ağarır, şafak söker
      kimsecikler gitmez suya.
      Ezilmiş başlarıyla ölüler
      vardılar uyanılmaz uykuya.

      Ses edip geceye beyaz taşından
      kışlanın saati çaldı ikiyi.
      Ne çabuk, lahzada bitti yaşamak.
      Kimisi altı aylık,
      kiminin sakalı ak,
      kimi on üç, on dört yaşında;
      kimi yola gidecek,
      kimisi mektup bekler
           yan yana sırtüstü yatan ölüler...

      Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,
      ak peynir torbaya koyulamadı,
      hasret gitti ölüler
      dünyaya doyulamadı...

      Uyanıp kaçamadılar,
      kuş olup uçamadılar,
      açıldı kuyular kimse inemez.
      Erzincan beygiri rahvandır amma
      ölüler ata binemez
           yan yana sırtüstü yatan ölüler..
                                                                   1940

       

    • Başa Dön

    • DÜNYANIN EN TUHAFI

      Akrep gibisin kardeşim,
      korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
      Serçe gibisin kardeşim,
      serçenin telaşı içindesin.
      Midye gibisin kardeşim,
      midye gibi kapalı, rahat.
      Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
      Bir değil,
             beş değil,
                      yüz milyonlarlasın maalesef.
      Koyun gibisin kardeşim,
      gocuklu celep kaldırınca sopasını
      sürüye katılıverirsin hemen
      ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
      Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
      hani şu derya içre olup
                             deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
      Ve bu dünyada, bu zulüm
                                    senin sayende.
      Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
      ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
                        kabahat senin,
                                    - demeğe de dilim varmıyor ama -
                        kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

                                                                   1947

       

    • Başa Dön

    • YAŞAMAYA DAİR

      1

      Yaşamak şakaya gelmez,
      büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                                 bir sincap gibi meselâ,
      yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                                 yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

      Yaşamayı ciddiye alacaksın,
      yani, o derecede, öylesine ki,
      meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
      yahut, kocaman gözlüklerin,
                           beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                             insanlar için ölebileceksin,
                           hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                           hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                           hem de en güzel, en gerçek şeyin
                                                  yaşamak olduğunu bildiğin halde.

      Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
      yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
                 hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
                 ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                                     yaşamak, yani ağır bastığından.

                                                                   1947

       

    • Başa Dön

    • YAŞAMAYA DAİR

      2

      Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
      yani, beyaz masadan
                         bir daha kalkmamak ihtimali de var.
      Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
      biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
      hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
      yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                             en son ajans haberlerini.

      Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
                                          diyelim ki, cephedeyiz.
      Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                                  yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
      Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                              fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                              belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

      Diyelim ki, hapisteyiz,
      yaşımız da elliye yakın,
      daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
      Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
      insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
                                             yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

      Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
                   hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

                                                                   1948

    • YAŞAMAYA DAİR

      3

      Bu dünya soğuyacak,
      yıldızların arasında bir yıldız,
                              hem de en ufacıklarından,
      mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                              yani, bu koskocaman dünyamız.

      Bu dünya soğuyacak günün birinde,
      hattâ bir buz yığını
      yahut ölü bir bulut gibi de değil,
      boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                                  zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

      Şimdiden çekilecek acısı bunun,
      duyulacak mahzunluğu şimdiden.
      Böylesine sevilecek bu dünya
                                  "Yaşadım" diyebilmen için...

                                                                  Şubat 1948

       
    • Başa Dön

    • ANGİNA PEKTORİS

      Yarısı burdaysa kalbimin
                                      yarısı Çin'dedir, doktor.
      Sarınehre doğru akan
                                  ordunun içindedir.

      Sonra, her şafak vakti, doktor,
                                     her şafak vakti kalbim
                                                  Yunanistan'da kurşuna diziliyor.

      Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp
                                               revirden el ayak çekilince
                                kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır
                                                                         her gece,
                                                                                  doktor.

      Sonra, şu on yıldan bu yana
      benim, fakir milletime ikrâm edebildiğim
                bir tek elmam var elimde, doktor,
                                                        bir kırmızı elma :
                                                                          kalbim...

      Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
      işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
                                               bende bu angina pektoris...

      Bakıyorum geceye demirlerden
      ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
      kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...

                                                                  Nisan 1948

    • Başa Dön

    • AŞI
      1

      tarla hazırdı
      koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak
      tarla hazırdı
      şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya
      uzun sürmedi bekleyiş
      sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum
      hazla ürperdi toprak
      içine çekti akanı
                  açılıp kapanarak
                       açılıp kapanarak
      sonra da mahmur
                  bir kat daha güzel
                            terli kabarık
                                    gerindi
      ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi
                                               gebeydi artık

      2

      arılar fırladı güneşe doğru
      en önde kızoğlankız yeni beyarı
      nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları
      beli koptu kopacak
      altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak
      yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü
      sonra yukarda boşlukta güneşin orda
                              dikenli incecik bacakları karıştı birbirine
      bir saniye sürdü aşı
      silkinip kurtuldu dişi
      düştü erkek
                   içinden kopan etleriyle toprağa

      3

      odalarının penceresi ormana açık
      ağır yaz bulutlarının altında orman
      bir yumurtalık gibi de nemli ılık
      erkeğin yüzünde aşağıdan
                                     kadının gözlerinden vuran ışık
      ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın
      yeşil elâ gözlerini yumdu kadın
      yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru
      içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru

      4

      atan bir damar gibi akıyor nehir
      acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç
                                                           duruyor kıraç yabani
      güneşte bir şarkı gibi parladı balta
      kesildi ağacın gövdesi orta yerinden
      ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta
                                              kanayacaktı da âdeta
      aşı bıçağıyla açıldı yarık
      sokuldu ucu kalemin
      bu kesik
             bu yabani gövdede müjdesi vardı artık
                                    dikensiz dalları
                                           ince kabuklu tatlı yemişleri
                                               geniş yapraklarıyla gelecek olan
                                                                          yepyeni bir âlemin.

                                                                  1948

    • Başa Dön

    • Hapishanede Yatacak Olana Bazı Öğütler

      Dünyadan memleketinden insandan
                umudun kesik değil diye
                ipe çekilmeyip de
                atılırsan içeriye
                yatarsan on yıl on beş yıl
                daha da yatacağından başka
      sallansaydım ipin ucunda
                    bir bayrak gibi keşke
                                     demeyeceksin
      yaşamakta ayak direyeceksin.

      Belki bahtiyarlık değildir artık
      boynunun borcudur fakat
                                düşmana inat
                                bir gün fazla yaşamak.

      İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin
                          kuyunun dibindeki taş gibi
      fakat öbür tarafın
                    öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına
                    sen ürpermelisin içerde
                    dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

      İçerde mektup beklemek
      yanık türküler söylemek bir de
      bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
                  tatlıdır ama tehlikelidir.

      Tıraştan tıraşa yüzüne bak
      unut yaşını
      koru kendini bitten
                   bir de bahar akşamlarından.

      Bir de ekmeği
                 son lokmasına dek yemeyi
      bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.

      Bir de kim bilir
      sevdiğin kadın seni sevmez olur
      ufak iş deme
      yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir
                                     içerdeki adama.

      İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena
      dağları deryaları düşünmek iyi
      durup dinlenmeden okumayı yazmayı
      bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
      bir de ayna dökmeyi.

      Yani içerde on yıl on beş yıl
                             daha da fazlası hattâ
      geçirilmez değil
                        geçirilir
                        kararmasın yeter ki
                        sol memenin altındaki cevahir.

                                                                  [Mayıs 1949]

    • Başa Dön

    • Ellerinize ve Yalana Dair



      Bütün taşlar gibi vekarlı,
      hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
      bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
      ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.

      Arılar gibi hünerli, hafif,
      sütlü memeler gibi yüklü,
      tabiat gibi cesur
      ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz.

      Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
                        bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.

      Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
      yalanla besliyorlar sizi,
      halbuki açsınız,
      etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
      Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
      göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.

      İnsanlar, ah, benim insanlarım,
      hele Asya'dakiler, Afrika'dakiler,
                       Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik adaları
                                                          ve benim memleketlilerim,
      yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
      elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
      elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.

      İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
      Avrupalım, Amerikalım benim,
      uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
      ellerin gibi tez kandırılır,
                                kolay atlatılırsın...


      İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
      antenler yalan söylüyorsa,
      yalan söylüyorsa rotatifler,
      kitaplar yalan söylüyorsa,
      duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
      beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
      dua yalan söylüyorsa,
      ninni yalan söylüyorsa,
      rüya yalan söylüyorsa,
      meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
      yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
      söz yalan söylüyorsa,
      renk yalan söylüyorsa,
      ses yalan söylüyorsa,
      ellerinizden geçinen
                          ve ellerinizden başka her şey
                                                           herkes yalan söylüyorsa,
      elleriniz balçık gibi itaatli,
      elleriniz karanlık gibi kör,
      elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
                                 elleriniz isyan etmesin diyedir.
      Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
                           bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
                           bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

                                                                  [1949]


       
    • Başa Dön

    • Japon Balıkçısı

                      Denizde bir bulutun öldürdüğü
                      Japon balıkçısı genç bir adamdı.
                      Dostlarından dinledim bu türküyü
                      Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

      Balık tuttuk yiyen ölür.
      Elimize değen ölür.
      Bu gemi bir kara tabut,
      lumbarından giren ölür.

      Balık tuttuk yiyen ölür,
      birden değil, ağır ağır,
      etleri çürür, dağılır.
      Balık tuttuk yiyen ölür.

      Elimize değen ölür.
      Tuzla, güneşle yıkanan
      bu vefalı, bu çalışkan
      elimize değen ölür.
      Birden değil, ağır ağır,
      etleri çürür, dağılır.
      Elimize değen ölür...

      Badem gözlüm beni unut.
      Bu gemi bir kara tabut,
      lumbarından giren ölür.
      Üstümüzden geçti bulut.

      Badem gözlüm beni unut.
      Boynuma sarılma, gülüm,
      benden sana geçer ölüm.
      Badem gözlüm beni unut.

      Bu gemi bir kara tabut.
      Badem gözlüm beni unut.
      Çürük yumurtadan çürük,
      benden yapacağın çocuk.
      Bu gemi bir kara tabut.
      Bu deniz bir ölü deniz.
      İnsanlar ey, nerdesiniz?
                           Nerdesiniz?

                                                                  [1956]

    • Başa Dön

    • Kızçocuğu

      Kapıları çalan benim
      kapıları birer birer.
      Gözünüze görünemem
      göze görünmez ölüler.

      Hiroşima'da öleli
      oluyor bir on yıl kadar.
      Yedi yaşında bir kızım,
      büyümez ölü çocuklar.

      Saçlarım tutuştu önce,
      gözlerim yandı kavruldu.
      Bir avuç kül oluverdim,
      külüm havaya savruldu.

      Benim sizden kendim için
      hiçbir şey istediğim yok.
      Şeker bile yiyemez ki
      kâat gibi yanan çocuk.

      Çalıyorum kapınızı,
      teyze, amca, bir imza ver.
      Çocuklar öldürülmesin
      şeker de yiyebilsinler.

                                                                  [1956

       

    • Başa Dön

    • Sofra

      Şu Varna deli etti beni,
                                    divâne etti.
      Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası,
      radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası,
      rakı kadehte aslan sütü, anason,
                                       uy anason kokusu!
      Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim...
      A be islâh be, islâh be hâlim...
      Şu Varna deli etti beni
                                       divâne etti...

                                                                  6 Haziran 1957, Varna

    • Başa Dön

    • Ceviz Ağacı

      Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
      ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
      budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
      Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

      Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
      Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
      Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
      koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
      Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
      Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
      Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
      Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
      Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

      Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
      Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

                                                                  1 Temmuz [1957], Balçik

    • Başa Dön


    • Son Ootbüs


      Gece yarısı. Son otobüs.
      Biletçi kesti bileti.
      Beni ne bir kara haber bekliyor evde,
                 ne rakı ziyafeti.
      Beni ayrılık bekliyor.
      Yürüyorum ayrılığa korkusuz
                                          ve kedersiz.

      İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
      Dünyayı telâşsız, rahat
                                           seyredebiliyorum artık.
      Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği,
                                           elimi sıkarken sapladığı bıçak.
      Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman.
      Geçtim putların ormanından
                           baltalayarak
                     ne de kolay yıkılıyorlardı.
      Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri,
                     çoğu katkısız çıktı çok şükür.
      Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı,
                               ne böylesine hür.

      İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
      Dünyayı telâşsız, rahat
                                 seyredebiliyorum artık.
      Bakınıyorum başımı kaldırıp işten,
      karşıma çıkıveriyor geçmişten
                                           bir söz
                                           bir koku
                                           bir el işareti.

      Söz dostça
            koku güzel,
                        el eden sevgilim.
      Kederlendirmiyor artık beni hâtıraların dâveti.
      Hâtıralardan şikâyetçi değilim.
      Hiçbir şeyden şikâyetim yok zaten,
      yüreğimin durup dinlenmeden
                           kocaman bir diş gibi ağrımasından bile.

      İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
      Artık ne kibri nâzırın, ne kâtibinin şakşağı.
      Tas tas ışık dökünüyorum başımdan aşağı,
      güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
      Ve belki, ne yazık,
                      hattâ en güzel yalan
                              beni kandıramıyor artık.
      Artık söz sarhoş edemiyor beni,
      ne başkasınınki, ne kendiminki.

      İşte böyle gülüm,
      iyice yaklaştı bana ölüm.
      Dünya, her zamankinden güzel, dünya.
      Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi,
                           başladım soyunmağa.
      Bir tiren penceresiydim,
                           bir istasyonum şimdi.
      Evin içerisiydim,
                           şimdi kapısıyım kilitsiz.
      Bir kat daha seviyorum konukları.
      Ve sıcak her zamankinden sarı,
                           kar her zamankinden temiz.

                                                                  Pırağ, 21 Temmuz 957


       

    • Başa Dön

    • Sebastiyan Bah'ın 1Numaralı Dominör Konçertosu

      Güz sabahı üzüm bağında
            sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı,
                            kütüklerde salkımların,
                            salkımlarda tanelerin,
                            tanelerde aydınlığın.

      Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
                            her birinde ayrı ışık
                            pencerelerin tekrarı.

      Yağan bütün yağmurların tekrarı,
                            toprağa, ağaca, denize,
                            elime, yüzüme, gözüme
                            ve camda ezilen damlalar.

      Günlerimin tekrarı,
                            birbirine benzeyen,
                            benzemeyen günlerimin.

      Örülen örgüdeki tekrar,
                            yıldızlı gökyüzündeki tekrar,
                            ve bütün dillerde "seviyorum"un tekrarı,
                            ve yapraklarda ağacın tekrarı,
                            ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten
                                                               yaşamanın.

      Yağan kardaki tekrar,
                             incecikten yağan karda,
                             lapa lapa yağan karda,
                             buram buram yağan karda,
      esen tipide savrularak
      ve yolumu kesen kardaki tekrar.
      Çocuklar koşuyor avluda,
      avluda koşuyor çocuklar.
      İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan,
      sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor,
      geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.

      Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
                           her birinde ayrı ışık
                           pencerelerin tekrarı.

      Salkımlarda tanelerin,
      tanelerde aydınlığın.

      Yürümek iyiye, haklıya, doğruya
      dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
      zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.

      Sessiz gözyaşın ve gülümsemen, gülüm,
      hıçkırıkların ve kahkahan, gülüm,
      pırıl pırıl beyaz dişli kahkahanın tekrarı.

      Güz sabahı üzüm bağında
            sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı
                           kütüklerde salkımların
                           salkımlarda tanelerin
                           tanelerde aydınlığın
                           aydınlıkta yüreğimin.

      Tekrardaki mucize gülüm,
      tekrarın tekrarsızlığı...                                                          23 Şubat 1958, Varşova

       


    • Masalların Masalı

      Su başında durmuşuz
      çınarla ben.
      Suda suretimiz çıkıyor
      çınarla benim.
      Suyun şavkı vuruyor bize,
      çınarla bana.

      Su başında durmuşuz
      çınarla ben, bir de kedi.
      Suda suretimiz çıkıyor
      çınarla benim bir de kedinin.
      Suyun şavkı vuruyor bize
      çınara, bana, bir de kediye.

      Su başında durmuşuz
      çınar, ben, kedi, bir de güneş.
      Suda suretimiz çıkıyor
      çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
      Suyun şavkı vuruyor bize
      çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

      Su başında durmuşuz
      çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
      Suda suretimiz çıkıyor,
      çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
      Suyun şavkı vuruyor bize
      çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

      Su başında durmuşuz.
      Önce kedi gidecek
      kaybolacak suda sureti.
      Sonra ben gideceğim
      kaybolacak suda suretim.
      Sonra çınar gidecek
      kaybolacak suda sureti.
      Sonra su gidecek
      güneş kalacak,
      sonra o da gidecek.

      Su başında durmuşuz
      çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
      Su serin,
      çınar ulu,
      ben şiir yazıyorum,
      kedi uyukluyor,
      güneş sıcak,
      çok şükür yaşıyoruz.
      Suyun şavkı vuruyor bize
      çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

                                                            7 Mart 1958, Varşova - Şvider

    • Başa Dön

    • Büyük İnsanlık

      Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
                                     tirende üçüncü mevki
                                     şosede yayan
                                     büyük insanlık.

      Büyük insanlık sekizinde işe gider
                                     yirmisinde evlenir
                                     kırkında ölür
                                     büyük insanlık.

      Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
                                     pirinç de öyle
                                     şeker de öyle
                                     kumaş da öyle
                                     kitap da öyle
               büyük insanlıktan başka herkese yeter.

      Büyük insanlığın toprağında gölge yok
                                     sokağında fener
                                     penceresinde cam
      ama umudu var büyük insanlığın
                                     umutsuz yaşanmıyor.

                                                                     7 Ekim, Taşkent, 1958

    • Başa Dön

    • Kadınım Brest'e Kadar

      Kadınım Brest'e kadar benimle geldi,
      indi tirenden peronda kaldı,
      ufaldı, ufaldı, ufaldı,
      uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu,
      sonra raylardan başka şey göremedim.

      Sonra, Leh toprağından seslendi karşılık veremedim.
      "Nerdesin gülüm, nerdesin?" diye soramadım,
      "Yanıma gel!" dedi, yanına varamadım,
      hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren,
      boğuluyordum kederden.

      Sonra, kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu,
      sonra, birden anladım ki, kadınım beni görüyordu,
      "Beni unuttun mu, beni unuttun mu?" diye soruyordu,
      baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu.

      Sonra, yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine,
      karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene,
      kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu,
      koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu,
      direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden,
      hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren
      boğuluyordum kederden.

      Sonra birden anladım ki, yıllardır, ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum.
      - ama, bunu nasıl, neden anladığıma hâlâ şaşıyorum -
      ve hep aynı büyük, aynı umutlu türküyü söyleyerek
      sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum
      ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum
      ve bir yerlere yaklaşıyorum, bir yerlere yaklaşıyorum.

                                                                      Mart 1960, Akdeniz


       

    • Başa Dön

    • Piri Reis'in Hartitası

      Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
      boyamış serin deniz sabahlarının renkleriyle.
      Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
      göz görmemiş, el değmemiş yıldız hevenkleriyle.
      Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
      varılan kıyılardan ayak basmamış kumsallara doğru
      hayırsız adalarla yeşil papağanların arasından
      billûr köşklere giden yolu.

      Reis'in hartasında kıtalardan büyük boynuzlu balıklar
      ve timsah başlı maymunlar yanardağlardan iri
      Reis'in hartasında yelkenliler yürek kadar
      ama balıklarla maymunlar yutamıyor yelkenlileri.

      Yolculuklar başlamaz yürek çağırmasa
      akıl yorulabilir, yılabilir, ama yüreğin sırtı gelmez yere.
      Yelkenlilerle gidiliyor kosmosa
      Piri Reis'in hartasında yüzen yürek kadar yelkenlilerle.

                                                               29 Aralık 1960, Moskova

      il

    • Başa Dön

    • Geliyor Sıram

      Geliyor sıram
      ansızın atlayacağım boşluğa
      ne çürüyen etimden haberim olacak
      ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden

      durup dinlenmeden ölümü düşünüyorum
      sıram yakın demek.

                                                             10 Eylül 1961, Laypzig



       

    • Başa Dön

    • Saman Sarısı

      Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla

      I

      Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
      kar içindeydi
      ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
      peronda benden başka da kimseler yoktu
      durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
      perdesi aralıktı
      genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
      üst ranzada uyuyanı göremedim
      habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
      bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
      baktım arkasından
      üst ranzada ben uyuyorum
                            Varşova'da Biristol Oteli'nde
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
      oysa karyolam tahtaydı dardı
      genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      ak boynu uzundu yuvarlaktı
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
      oysa karyolası tahtaydı dardı
      vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
      oysa karyolalar tahtaydı dardı
      iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
      asansör bozulmuş yine
      aynaların içinde iniyorum merdivenleri
      belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
      vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
      üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli
              bir gül açıldı ağır ağır
      Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
      taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
      şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
      yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yu-
              dum şehirlerimizin hasretini
      iki şey var ancak ölümle unutulur
      anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
      kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
      yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
      vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
      çıktılar önüme ansızın
      oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
      bir mangaydılar
      kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
      kolları kollarında gamalı haç işaretleri
      elleri ellerinde otomatikleri vardı
      omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
      omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
      hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
      ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
      yürüdük
      korktukları hem de hayvanca korktukları belli
      gözlerinden belli diyemem
      başları yok ki gözleri olsun
      korktukları hem de hayvanca korktukları belli
      belli çizmelerinden
      korku belli olur mu çizmelerden
      oluyordu onlarınki
      korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
      bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
      her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
      hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
      ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
      ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
      ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
      ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
      ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
      bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
      bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
      derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından 
              sicim
      ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde
              sıcak bir fırancala gibi
      vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
      Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
      kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
      Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
      bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
      tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
      girdim büyük salona genç bir kadınla
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
      bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki 
              gibi
      ve sen bundan dolayı
      bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
      belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
      uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
      ak boynun uzundu yuvarlaktı
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
      ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
      vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
      ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
      onu oraya sen koydun
      bir taş kuyunun dibindeki suydu
      bakıyorum eğilip
      bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
      sesleniyorum
      seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
      ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
      gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
      kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
      cıgaranın ucunda senin
      ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
      ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
      aklından geçenlerdeydi ayrılık
                   benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
      ayrılık rahatlığındaydı senin
                                 senin güvenindeydi bana
      büyük korkundaydı ayrılık
      birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
      oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
      ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
      ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
             tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
      vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
      yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
      vakıt hızla akıyordu geriye doğru
      ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
      ardımızdan koşuyordu önümüze
      Yagelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-
              şıyor
      bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
      ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oy-
              nuyor Katolik öğrencilerle
      vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
      vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
      orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev
              döküyor yeni kalıplara
      ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
      Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
              yarısını çaldı
      Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
                                      şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
      ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
      borazan iç rahatlığıyla öldü
      ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acı-
             sını düşündüm
      vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur is-
             kelesi gibi arkada kaldı
      seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
      yağmurlar içindeydi Pırağ
      bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
      kapağını açtım
      içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
      kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
      habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
      baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
      yağmurlar içindeydi Pırağ
      sen yoksun
      uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
      üst ranza bomboş
      sen yoksun
      yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
      içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
      söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
      yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
      sokaklar bomboş
      bütün pencerelerde perdeler inik
      tıramvaylar bomboş geçiyor
                                         biletçileri vatmanları bile yok
      kahveler bomboş
                           lokantalar barlar da öyle
      vitrinler bomboş
                    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
                    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
                    ne bir karanfil
      şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on 
             kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
             sü'nden martılara ekmek atıyor
                        gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
                        her lokmayı
      vakıtları yakalamak istiyorum
      parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
      yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
      üst ranzada uyuyanı göremedim
      ben değilim bir uyuyan varsa orda
      belki de üst ranza boş
      Moskova'ydı üst ranzadaki belki
      duman basmış Leh toprağını
                            Birest'i de basmış
      iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
      ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
      Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
      karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
      yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
      garson kız tanıdı beni
      iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
      garda genç bir kadın beni karşıladı
      beli karınca belinden ince
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      tuttum elinden yürüdük
      yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
      o yıl erken gelmişti bahar
      o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
      Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
      yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa 
              ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını 
              senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra 
              elini
      ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
      ama yine de ansızın yitirdim seni
      alfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
      bulvarlar karlı
      seninkiler yok ayak izleri arasında
      botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
      milisyonerlere sordum
      görmediniz mi
      eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
      elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
      milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
      görmedik
      İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna
      gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
      seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslene-
              medim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamaz-
              dı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
      seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
      görmedik
      girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
      ve yalnız kadınlara soruyorum
      yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
      al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
      ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
      belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlar-
             dan bana ne
      güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
      görmediniz mi
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
      Pırağ'da aldı
      görmedik
      vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
      onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
             kopuyor
      ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
             önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
      tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
      Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
      Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konu-
             şuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri san-
             cılar içindeydi ve dünya güzeldi
      lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
      sırmalı kapıcılara bahşişsever dalgın garsonlara
      gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
      görmedik
      çaldı gece yarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
      oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
      yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
      oralarda on dokuz yaşıma rastladım
      birbirimizi birde tanıdık
      oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
      ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
      ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
      uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
      ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmağa başladı
      üşüyorum hele ellerim ayaklarım
      oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
      çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
      ağzında ham bir elmanın tadı dünya
      on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
      gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
      ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
      onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
      çünkü inandım onun bütün inandıklarına
      sevdim seveceği bütün kadınları
      yazdım yazacağı bütün şiirleri
      yattım yatacağı bütün hapislerde
      geçtim geçeceği bütün şehirlerden
      hastalandım bütün hastalıklarıyla
      bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
      bütün yitireceklerini yitirdim
      saçları saman sarısı kirpikleri mavi
      kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
      görmedim

      II

      On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a
             Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşu-
             yoruz
      evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
             dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bun-
             dan haberim yok
      meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel
             odamda
      Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
      ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırma-
             ğını rıhtımında yıldızların
      bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
             bacalarına karışmış
      yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
      saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
      çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
      meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz
      Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
      ben renkleri yemiş gibi yerim
      ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
      bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
      mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
             ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
      hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
      suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
             öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in
      Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
      genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
      onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
             bulacağım
      işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırma-
             ğına Sen Mişel Köprüsü'nden
      ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çise-
             lerken aydınlık
      Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte
             ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa
             ne pabuç eskisine
      atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret
             eski yerinde kalacak
      Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakla-
             rın
      damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
      parmaklarımın ağırlığı yok
      parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
             dönecekler başımın üstünde
      sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
      Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin
             ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmedi-
             ğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında ya-
             tan genç kadının
      Küba'dan döndüm bu sabah
      Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekir-
             dek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
      sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
      işin kolayına kaçmadan ama
      gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
      ne de ak örtüde elmaların
      ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığın-
             kini
      sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
      1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin
      çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
              resmini yapabilir misin üstat
      yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir mi-
              sin
      bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
              bir duvarın üstünde bir el gördüm
      ferah bir türküydü duvar
      el okşuyordu duvarı
      el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
      on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır
              nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
      yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
      yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
      otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyı-
              sında bir duvarın üstünde gördüm onu
      okşuyordu duvarı
      sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
      Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
      kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
              okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini
      kocaman bir el
      deniz kaplumbağası bir el
      ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
      artık bütün sevinçlere inanan bir el
      güneşli denizli kutsal bir el
      Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp ye-
              şerip ballanan umutların eli
      1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat ev-
              ler gibi ağaçlar diken ellerden biri
      çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
      mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
      yalansız hürriyetin eli
      Fidel'in sıktığı el
      ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü 
              yazan el
      hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu
              bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
      ve gözleri parlıyor erkeklerinin
      ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
      ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
      mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
      hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
      akşam oluyor Paris'te
      Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski ye-
              ni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
      bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşü-
              nüyorum ve anlıyorum ki
      bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
      sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
              onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur
      Paris'te bir kestane ağacı olacak
      Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
      İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
      hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
      gidip elini öpmek isterdim
      varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
              dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para
              verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de 
              bir saman sarısı belâsı, başımın.

                                                    Tiren, Varşova - Krakof - Pırağ
                                                    Moskova - Paris - Havana -Moskova
                                                    1961


       

    • Başa Dön

    • Dünyayı Verelim Çocuklara

      Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
      allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
      oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
      dünyayı çocuklara verelim
      kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
      hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
      dünyayı çocuklara verelim
      bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
      çocuklar dünyayı alacak elimizden
      ölümsüz ağaçlar dikecekler

                                                               21 Mayıs 962, Moskova

    • Başa Dön

    • Kocalmağa Alışıyorum

      Kocalmağa alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
      kapıları çalmağa son kere,
      durup durmadan ayrılığa.
      Saatlar, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
      Anlamağa çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
      Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
      Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
      Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
      Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
      öylesine başlarından aşkın işleri.

                                                                          12 Ocak 1963

    • Başa Dön

    • Cenaze Merasimim

      Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
      Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
      Asansöre sığmaz tabut,
      merdivenlerse daracık.

      Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
      belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
      belki ıslak asfaltıyla yağmur.
      Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

      Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
      bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur.
      Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
      meraklıdır ölülere çocuklar.

      Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
      Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
      Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
      Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...

                                                                   963 Nisan, Moskova

       

    • Başa Dön

    • Ben Senden Ölmek İsterim

    Ben 
    senden önce ölmek isterim. 
    Gidenin arkasından gelen 
    gideni bulacak mi zannediyorsun? 
    Ben zannetmiyorum bunu. 
    İyisi mi,
    beni yaktırırsın, 
    odanda ocağın 
    üstüne korsun 
    içinde bir kavanozun. 
    Kavanoz camdan olsun, 
    şeffaf, 
    beyaz camdan olsun 
    ki içinde beni görebilesin 
    Fedakârlığımı anlıyorsun : 
    vazgeçtim toprak olmaktan, 
    vazgeçtim çiçek olmaktan 
    senin yanında kalabilmek için. 
    Ve toz oluyorum 
    yaşıyorum yanında senin. 
    Sonra, sende ölünce 
    kavanozuma gelirsin. 
    Ve orada beraber yaşarız 
    külümün içinde külün 
    ta ki bir savruk gelin 
    yahut vefasız bir torun 
    bizi ordan atana kadar... 
    Ama 
    biz 
    o zamana kadar 
    o kadar karışacağız ki birbirimize, 
    atıldığımız çöplükte bile 
    zerrelerimiz 
    yan yana düşecek. 
    Toprağa beraber dalacağız. 
    Ve bir gün yabani bir çiçek 
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse 
    sapında muhakkak iki çiçek açacak : 
    biri 
    sen 
    biri de 
    ben. 
    Ben 
    daha olumlu düşünüyorum
    Ben daha bir çocuk doğuracağım 
    Hayat taşıyor içimden. 
    Kaynıyor kanım. 
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok, 
    ama sen de beraber. 
    Ama ölüm de korkutmuyor beni. 
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum 
    bizim cenaze şeklini. 
    Ben ölünceye kadar da 
    Bu düzelir herhalde. 
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde? 
    İçimden bir şey : 
    belki diyor.

    (18 Şubat 1945)


     

    • Başa Dön

    • Beyazıt Meydanındaki Ölü

    • BEYAZIT MEYDANI'NDAKİ ÖLÜ

      Bir ölü yatıyor 
      on dokuz yaşında bir delikanlı 
      gündüzleri güneşte 
      geceleri yıldızların altında 
      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda. 

      Bir ölü yatıyor 
      ders kitabı bir elinde 
      bir elinde başlamadan biten rüyası 
      bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında 
      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda. 

      Bir ölü yatıyor 
      vurdular 
      kurşun yarası 
      kızıl karanfil gibi açmış alnında 
      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda. 

      Bir ölü yatacak 
      toprağa şıp şıp damlayacak kanı 
      silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip 
      zaptedene kadar 
      büyük meydanı. 


      Mayıs 1960

    • Başa Dön

    • Bir Acayip Duygu

     

    «Mürdüm eriği 
    çiçek açmıştır. 
    — ilkönce zerdali çiçek açar 
    mürdüm en sonra — 

    Sevgilim, 
    çimenin üzerine 
    diz üstü oturalım 
    karşı-be-karşı. 
    Hava lezzetli ve aydınlık 
    — fakat iyice ısınmadı daha — 
    çağlanın kabuğu 
    yemyeşil tüylüdür 
    henüz yumuşacık... 
    Bahtiyarız 
    yaşayabildiğimiz için. 
    Herhalde çoktan öldürülmüştük 
    sen Londra'da olsaydın 
    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut... 

    Sevgilim, 
    ellerini koy dizlerine 
    — bileklerin kalın ve beyaz — 
    sol avucunu çevir : 
    gün ışığı avucunun içindedir 
    kayısı gibi... 

    Dünkü hava akınında ölenlerin 
    yüz kadarı beş yaşından aşağı, 
    yirmi dördü emzikte... 

    Sevgilim, 
    nar tanesinin rengine bayılırım 
    — nar tanesi, nur tanesi — 
    kavunda ıtrı severim 
    mayhoşluğu erikte ..........» 

    .......... yağmurlu bir gün 
    yemişlerden ve senden uzak 
    — daha bir tek ağaç bahar açmadı 
    kar yağması ihtimali bile var — 
    Bursa cezaevinde 
    acayip bir duyguya kapılarak 
    ve kahredici bir öfke içinde 
    inadıma yazıyorum bunları, 
    kendime ve sevgili insanlarıma inat. 


    7.2.1941

    • Başa Dön

    • Bir Ayrılış Hikayesi

     

    Erkek kadına dedi ki:
    -Seni seviyorum,
    ama nasıl,
    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
    parmaklarımı kanatarak
    kırasıya
    çıldırasıya...
    Erkek kadına dedi ki:
    -Seni seviyorum,
    ama nasıl,
    kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
    yüzde hudutsuz kere yüz...
    Kadın erkeğe dedi ki:
    -Baktım
    dudağımla, yüreğimle, kafamla;
    severek, korkarak, eğilerek,
    dudağına, yüreğine, kafana.
    Şimdi ne söylüyorsam
    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
    Ve ben artık
    biliyorum:
    Toprağın -
    yüzü güneşli bir ana gibi -
    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
    Fakat neyleyim
    saçlarım dolanmış
    ölmekte olan parmaklarına
    başımı kurtarmam kabil
    değil!
    Sen
    yürümelisin,
    yeni doğan çocuğun
    gözlerine bakarak..
    Sen
    yürümelisin,
    beni bırakarak...
    Kadın sustu.
    SARILDILAR
    Bir kitap düştü yere...
    Kapandı bir pencere...
    AYRILDILAR...

     

    • Başa Dön

    • Bir Hazin Hürriyet

    • BİR HAZİN HÜRRİYET

      Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan 
      yoğurursun 
      bütün nimetlerin hamurunu. 
      Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı 
      Karun etmek hürriyetiyle hürsün! 

      Sen doğar doğmaz dikilirler tepene, 
      işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan 
      değirmenleri, 
      büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan 
      hürriyetiyle hürsün! 

      Başın ensenden kesik gibi düşük, 
      kolların iki yanında upuzun, 
      büyük hürriyetinle dolaşıp durursun, 
      işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! 

      En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela, 
      Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber, 
      hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! 

      Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in, günün birinde, diyelim ki, 
      Kore'ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura 
      doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! 

      Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin, 
      büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi, 
      yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle 
      hürsün 

      Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok 
      hürsün. 

      Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. 


      1951

    • Başa Dön

    • Bu Vatana Nasıl Kıydılar

    İnsan olan vatanını satar mı? 
    Suyun içip ekmeğini yediniz. 
    Dünyada vatandan aziz şey var mı? 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

    Onu didik didik didiklediler, 
    saçlarından tutup sürüklediler. 
    götürüp kâfire : «Buyur...» dediler. 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

    Eli kolu zincirlere vurulmuş, 
    vatan çırılçıplak yere serilmiş. 
    Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

    Günü gelir çarh düzüne çevrilir, 
    günü gelir hesabınız görülür. 
    Günü gelir sualiniz sorulur : 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 


    1959

    • Başa Dön

    • Bulu Mu Olsam

    Denizin üstünde ala bulut
    yüzünde gümüş gemi
    içinde sarı balık
    dibinde mavi yosun
    kıyıda bir çıplak adam
    durmuş düşünür.

    Bulut mu olsam,
    gemi mi yoksa?
    Balık mı olsam,
    yosun mu yoksa?..
    Ne o, ne o, ne o.
    Deniz olunmalı, oğlum,
    bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.


     

    • Başa Dön

    • Bulutlar Adam Öldürmesin

    Analardır adam eden adamı
    aydınlıklardır önümüzde gider.
    Sizi de bir ana doğurmadı mı?
    Analara kıymayın efendiler.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
    uçurtması geçiyor ağaçlardan,
    siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
    Çocuklara kıymayın efendiler.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    Gelinler aynada saçını tarar,
    aynanın içinde birini arar.
    Elbet böyle sizi de aradılar.
    Gelinlere kıymayın efendiler.
    Bulutlar adam öldürmesin.

    İhtiyarlıkta aklına insanın,
    tatlı anıları gelmeli yalnız.
    Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
    efendiler, siz de ihtiyarsınız.
    Bulutlar adam öldürmesin. 


    (Şubat 1955)



     

    • Başa Dön


     

    • Başa Dön

    • Çınarı yıkmak İçin Baltayı Köküne Vururlar


      Çınarı yıkmak için
      baltayı köküne vururlar.
      evi yıkmak için
      sokarlar kundağı temele.
      Kartal uçmaz olur
      kanadı kırılınca.
      düşünebilir miyiz
      başımız vurulunca?

      Onlar köküdür memleketin,
      dallara yürüyen su
      bu kökte saklıdır.
      Onlar umudun temeli,
      onlar kanadı hürriyetin,
      halkın aklıdır.

      Kaç kere kaç yerde baltalandı kök
      yürümez oldu su
      dallar kurudu.
      Kırıldı kanat
      öldürdüler aklı;
      Ve sonra yolladılar insanları salhaneye.
      Çünkü böyledir
      asrımızın gerçeklerinden biri



       

    • Başa Dön

    • Çocuklar Ölebilir

      ............................
      Çocuklar ölebilir yarın,
      hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından
      düşerek te değil kuyulara filân;
      çocuklar ölebilir yarın,
      çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
      çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
      ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
      çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
      arkalarında bir avuç kül bile değil
      arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
      .................................................

      .]

    • Başa Dön

    • Çocuklarımıza Nasihat

    Hakkındır yaramazlık. 
    Dik duvarlara tırman 
    yüksek ağaçlara çık. 
    Usta bir kaplan 
    gibi kullansın elin 
    yerde yıldırım gibi giden bisikletini.. 
    Ve din dersleri hocasının resmini yapan 
    kurşunkaleminle yık 
    Mızraklı İlmihalin 
    yeşil sarıklı iskeletini.. 
    Sen kendi cennetini 
    kara toprağın üstünde kur. 
    Coğrafya kitabıyla sustur, 
    seni «Hilkati Âdem»le aldatanı.. 
    Sen sade toprağı tanı 
    toprağa inan. 
    Ayırdetme öz anandan 
    toprak ananı. 
    Toprağı sev 
    anan kadar... 


    1928

     

    • Başa Dön

    • Gerileyen Türkiye Yahut Adnan Menderes'e Öğütler

    Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. 
    Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. 
    İlle de asıp kesmek geliyorsa içinden 
    Ezmekte devâm et Barışçılar'ı, ama sen 
    Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) 
    İhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye, 
    Git, koş, elini öp, af dile, yüzünü güldür, 
    O, yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. 
    O, matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran, (2) 
    O, büyük demokrat, O, hürriyetçi kahraman, 
    Moskova'yı atomlayalım diyen insancı... 
    Kendine acımazsan bize bir parça acı. 
    A be Adnan Menderes, böyle bir dal kesilmez, 
    Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez... 
    Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? 
    Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? 
    Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? 
    "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? 
    Orduyu emrimize verdin, ses çıkardı mı? 
    "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? 
    Feryat mı etti "İstiklâl elden gitti" diye? 
    Zavallı, sımsıkı sarılmış demokrasiye : 
    "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. (3) 
    Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. 
    Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek 
    Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (4) 
    Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. 
    Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. 

    Hani, her işte bizden örnek alacaktın ya? 
    Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? 
    Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. 
    O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. 
    Elli istiyorlarsa ateş aç, sonra beş ver. 
    Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. 
    Sendika liderlerinizin birçoğu zaten 
    bizde olduğu gibi emir alır polisten. 
    Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? 
    Hem de kırarsın liderlerin itibarını? 
    Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes, 
    Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. 

    Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar, 
    Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var, 
    öfkeyle homurdanan yarı çıplak, yarı aç, 
    bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç... 


    1955

    • Başa Dön

    • Yaşamaya Dair

      1 

      Yaşamak şakaya gelmez, 
      büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
      bir sincap gibi mesela, 
      yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
      yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 

      Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
      yani o derecede, öylesine ki, 
      mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
      yahut kocaman gözlüklerin, 
      beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
      insanlar için ölebileceksin, 
      hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
      hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
      hem de en güzel en gerçek şeyin 
      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 

      Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
      yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
      hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
      ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
      yaşamak yanı ağır bastığından. 

      1947

       

    • Başa Dön

    • Yürümek

      Yürümek; 
      yürümeyenleri 
      arkanda boş sokaklar gibi bırakarak, 
      havaları boydan boya yarıp ikiye 
      bir mavzer gözü gibi 
      karanlığın gözüne bakarak 
      yürümek!.. 

      Yürümek; 
      dost omuzbaşlarını 
      omuzlarının yanında duyup, 
      kelleni orta yere 
      yüreğini yumruklarının içine koyup 
      yürümek!.. 

      Yürümek; 
      yolunda pusuya yattıklarını, 
      arkadan çelme attıklarını 
      bilerek 
      yürümek... 

      Yürümek; 
      yürekten 
      gülerekten 
      yürümek...

    • Başa Dön

    • Vatan Haini

      "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
      Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. 
      Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." 
      Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, 
      bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 
      66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali 
      Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. 
      "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet 
      Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." 

      Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt 
      hainiyim, ben vatan hainiyim. 
      Vatan çiftliklerinizse, 
      kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
      vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
      vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
      fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
      vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
      vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
      ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
      vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
      vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, 
      ben vatan hainiyim. 
      Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
      Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 28.7.1962


       

    • Başa Dön

    • Tahir İle Zühre Meselesi


      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da 
      hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, 
      bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte 
      yani yürekte. 

      Meselâ bir barikatta dövüşerek 
      meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken 
      meselâ denerken damarlarında bir serumu 
      ölmek ayıp olur mu? 

      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da 
      hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. 

      Seversin dünyayı doludizgin 
      ama o bunun farkında değildir 
      ayrılmak istemezsin dünyadan 
      ama o senden ayrılacak 
      yani sen elmayı seviyorsun diye 
      elmanın da seni sevmesi şart mı? 
      Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık 
      yahut hiç sevmeseydi 
      Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? 

      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da 
      hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

       

    • Başa Dön

    • Büyük İnsanlık

     

    Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
    tirende üçüncü mevki
    şosede yayan
    büyük insanlık.
    Büyük insanlık sekizinde işe gider
    yirmisinde evlenir
    kırkında ölür 
    büyük insanlık.

    Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
    pirinç de öyle
    şeker de öyle
    kumaş da öyle
    kitap da öyle
    büyük insanlıktan başka herkese yeter.

    Büyük insanlığın toprağında gölge yok
    sokağında fener
    penceresinde cam
    ama umudu var büyük insanlığın
    umutsuz yaşanmıyor.


    (7 Ekim, Taşkent, 1958)


    • Başa Dön
    • ana sayfa>>

    • Telif Hakkı © 2007  [a.s]. Tüm Hakları Saklıdır.
      Son düzeltme tarihi: 30/01/07.