|
Davalar sayfa>>
Hayatı>>
-
Salkım Söğüt
Bahri Hazer
Kerem Gibi
Mavi Gözlü Dev,Minnacık
Kadın ve Hanımelleri
Üç Selvi
Hapisane
Şeyh
Bedreddin Destanından
Toprak
Kara Yılan
Hikayesi
Türk
Köylüsü
Davet
Saat 21-22
Şiirleri
23 Eylül
1945
26 Eylül
1945
1 ekim
1945
6 ekim
1945
5 kasım
1945
12 kasım
1945
5 aralık
1945
6 aralık
1945
12 aralık
1945
Memleketimi Seviyorum
ÖLÜMÜNE
DAİR
Alametler
suresi
Tebahhur
suresi
Bir Ceza
Evinde, Tecritteki Adamın Mektupları
İstanbul'da,balık pazarında,bir meyhanede bir hapishane mukayyidi
Şabanoğlu
Selim
Kuzguncuk
Kitap
Son Vapur
Yirmi birinci yaprak
Raşelin
rüyası
Kırgıncı
yaprak
İstanbul'da hapishande hapishane mukayyidi
Lodos
Yirminci
asra dair
Rubailer
1.bölüm
2.bölüm
3.bölüm
Kara
haber
Dünyanın
en tuhaf mahluku
Yaşamaya
dair
Yaşamay
dair
Angina
Pektaris
Aşı
Hapiste
yatacak olana bazı öğütler
Ellerinize ve yalan dair
Japon
balıkçısı
Kız
çocuğu
Sofra
Ceviz
ağacı
Son otobüs
-
Sebastıan Bah'ın 1numaralı
dominor konçertosu
Masalların masalı
Büyük insanlık
Kadınım Brest'e kadar
Piri
Reis'in haritası
Geliyor
Sıram
Saman
sarısı
Dünyayı
verelim çocuklara
Kocalmaya
alışıyorum
Cenaze
Merazimim
Ben
senden önce Ölmek isterim
Beyazıt
Meydanında Ölü
Bir
acahip Duygu
Bir
aykırış hikayesi
Bir Hazin
Hürriyeti
Bu vatana
nasıl kıydılar
Bulut mu
olsam
Bulutlar
adam öldürmesin
Büyük
İnsalık
Çınarı
yıkmak için baltayı köküne vururlar
Çocuklar
ölebilir yarın
Çocuklarımıza nasihat
Gerileyen
Türküye Yahut Adnan Menderes'e Öğütler
-
Yaşamaya dair
Yürümek
Vatan
haini
Tahir'le
Zühre Meselesi
-
Başa Dön
-
SALKIMSÖĞÜT
Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi
kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı, gidenleri geri çağırmadı, baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak, beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde, atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar
atlılar kızıl atlılar, atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat... Atları rüzgâr...
Atları... At...
Rüzgâr kanatlı
atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi. Gölgeler gölgelendi renkler silindi. Siyah örtüler indi mavi gözlerine, sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt ağlama, Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama!
1928
"Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat
çevrelerini aşmasını ilk sağlayan şiirleridir.
Odeon firmasının şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler
kahvelerde çalınıp dinlenmeye başlamıştı.
Nâzım Hikmet yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok
güzel okurdu.
Okunup dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu
şiirlerin şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon
firması plağa yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.
-
-
BAHRİ HAZER
Ufuklardan ufuklara ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu; Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam, konuşup coşuyordu! Kim demiş "çört vazmi!" Hazer ölü bir göle benzer! Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer! Hazerde dost gezer, e.....y!.. düşman gezer!
Dalga
bir dağdır kayık bir geyik! Dalga bir kuyu kayık bir kova! Çıkıyor kayık iniyor kayık, devrilen bir atın
sırtından inip, şahlanan bir ata biniyor kayık!
Ve Türkmen kayıkçı dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş. Başında kocaman kara bir papak; bu papak değil : tüylü bir koyunu karnından yarıp geçirmiş başına! Koyunun tüyleri düşmüş kaşına!
Çıkıyor kayık iniyor kayık
Ve kayıkçı "Türkmenistanlı bir Buda heykeli" gibi dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş, fakat, sanma ki Hazerin karşısında elpençe divan durmuş! O bir Buda heykelinin taştan sükûnu gibi kendinden emin dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
Bakmıyor kayığa sarılan sulara! Bakmıyor çatlayıp yarılan sulara!
Çıkıyor kayık iniyor kayık , devrilen
bir atın sırtından inip şahlanan
bir ata biniyor kayık!
- Yaman esiyor be karayel yaman! Sakın özünü Hazerin hilesinden aman! Aman oyun oynamasın sana rüzgâr!
- Aldırma anam ne çıkar? Ne çıkar kudurtsun karayel suları, Hazerde doğanın Hazerdir mezarı!
Çıkıyor kayık iniyor kayık
çıkıyor ka... iniyor ka...
Çık... in... çık ... 1928
"Salkımsöğüt" ile
"Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat çevrelerini aşmasını ilk
sağlayan şiirleridir.
Odeon firmasının
şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler kahvelerde çalınıp
dinlenmeye başlamıştı.
Nâzım Hikmet
yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok güzel okurdu.
Okunup
dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu şiirlerin
şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon firması plağa
yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.
-
-
KEREM GİBİ
Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır bağır bağırıyorum. Koşun kurşun erit- -meğe çağırıyorum...
O diyor ki bana : - Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana... "Deeeert çok, hemdert yok" Yürek- -lerin kulak- -ları sağır... Hava kurşun gibi ağır...
Ben diyorum ki ona : - Kül olayım Kerem
gibi yana yana. Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak, nasıl çıkar karan- -lıklar aydın- -lığa...
Hava toprak gibi gebe. Hava kurşun gibi ağır. Bağır bağır bağır bağırıyorum. Koşun kurşun
erit- -meğe çağırıyorum.....
-
-
-
O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Kadının hayali minnacık bir evdi, bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin, yapamazdı yapısını, çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin.
O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. Mini minnacıktı kadın. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve, girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev, dev gibi sevgilere mezar bile olamaz : bahçesinde ebruliiiii
hanımeli açan ev..
-
-
-
Kapımın önünde üç selvi vardı. Üç selvi. Selviler rüzgârda sallanırlardı. Üç selvi. Kökleri yerde, başları yıldızlarda üç selvi. Selviler sallanırlardı rüzgârda. Üç selvi. Bir gece düşman bastı evi . Üç selvi. Yatağımda öldürüldüm ben. Üç selvi. Kesildi selviler köklerinden. Üç selvi. Artık ne kökleri yerde, başları yıldızlarda üç selvi. Selviler sallanmıyorlar rüzgârda. Üç selvi. Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyor üç selvi. Kanlı bir baltayı aydınlatıyor üç selvi.
1933
Nâzım Hikmet'in Mithat Paşa köşkünden çıkıp Mehmet Ali Paşa köşkünün
bahçesinden geçerek tren istasyonuna giderken yanlarından geçtiği bu
üç selvi, şimdi başka bir ailenin yaşadığı Erenköy'deki o bahçede,
bugün de durmaktadır.
-
-
KARIMA MEKTUP
33
- 11 - 11 Bursa
Hapisane
Bir tanem! Son mektubunda : "Başım sızlıyor yüreğim sersem!" diyorsun. "Seni asarlarsa
seni kaybedersem;" diyorsun; "yaşıyamam!" Yaşarsın karıcığım, kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda; yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı en fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda
ölüm acısı. Ölüm bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat emin ol ki sevgili; zavallı bir çingenenin kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nâzıma!
Ben, alacakaranlığında son sabahımın dostlarımı ve seni göreceğim, ve yalnız yarı kalmış bir şarkının acısını toprağa götüreceğim... Karım benim! İyi yürekli, altın renkli, gözleri baldan tatlı arım benim; ne diye yazdım sana istendiğini idamımın, daha dâva ilk adımında ve bir şalgam gibi koparmıyorlar kellesini adamın. Haydi bunlara boş ver. Bunlar uzak bir ihtimal. Paran varsa eğer bana fanile bir don al, tuttu bacağımın siyatik ağrısı. Ve unutma ki daima iyi şeyler düşünmeli bir mahpusun karısı.
-
-
SEYH BEDRETTİN DESTANI
1.
Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi, duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, gümüş ibriklerde şarap, bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. Kırık testiler susuz su başlarında bıyık buran sipahiler var idi. Yolcu, yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi, ahüzar idi.
2.
Bu göl İznik gölüdür. Durgundur. Karanlıktır. Derindir. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların.
Bizim burada göller dumanlıdırlar. Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir, ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür. Yanında İznik kasabası. İznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. Çocuklar açtır. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş. Hattı talik ile yazıyor "Teshil"i. Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Bakıyor : Başı tıraşlı kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Bakıyor : Kartal gagalı Torlak Kemâl.. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
9.
(...) En yumuşak, en sert, en tutumlu, en cömert, en seven, en büyük, en güzel kadın
-
-
-
nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Sıcaktı. Bulutlar doluydular. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. Birden- -bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi, bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri, Sakızlı Rum gemiciler, Yahudi esnafları, on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil, kalkanları kakma, tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama, boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı, demiri oya gibi işleyip hep beraber, hep beraber sürebilmek toprağı, ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin dikişsiz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, "hey gidi kambur felek, hey gidi kahbe devran hey," der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..
10.
Karanlıkta durdular. Sözü O aldı, dedi : "- Ayasluğ şehrinde pazar kurdular. Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?"
Yağmur yağıyordu boyuna. Sözü onlar alıp dediler ona : "- Daha pazar
kurulmadı kurulacak. Esen rüzgâr durulmadı durulacak. Boynu daha vurulmadı vurulacak."
Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım, dedim : "- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım! Baç alırlar mı? De ki vermeyim!"
Sözü O aldı, dedi : "- Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Girip çıkılmaz. Kalesi vardır, kolay yıkılmaz. Var git al atlı yiğit var git işine!.."
Dedim : "- Girip çıkarım!" Dedim : "- Yakıp yıkarım!" Dedi : "- Yağış kesildi gün ağarıyor. Cellât Ali, Mustafayı
çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!..."
(...)
14.
Yağmur çiseliyor, korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor, beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor, Serezin esnaf çarşısında, bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.
Yağmur çiseliyor. Serez çarşısı dilsiz, Serez çarşısı kör. Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.
-
-
-
Antepliler silâhşor olur, uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak, Antep çetin yerdir. Antepliler silâhşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Belki rahatsızdı, belki rahattı, bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular, yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur, onun atı, silâhı, toprağı yoktu. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip eline bir mavzer
verdiler. Antep çetin yerdir. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri...
Düşman tutmuştu tepeleri, düşmanın topu vardı. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Düşman şarapnel döküyordu, toprağı kökünden söküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Akan : Antep'in kanıydı.
Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Bu fidan öyle küçük, korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun, namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun.
Antep sıcak, Antep çetin yerdir. Antepliler silâhşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir. Fakat düşmanın topu vardı. Ve ne çare, kader, düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı.
"Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi, korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Siperi bir gül fidanıydı onun, gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Derisi ışıl ışıl, gözleri ateşten al, dili çataldı. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "İbret al, deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur seni, ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm."
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan, fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri, seğirttiler peşince. Düşmanı tepelerde yediler. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.
"Karayılan der ki : Harbe oturak, Kilis yollarından kelle getirek, nerde düşman varsa orda bitirek, vurun ha yiğitler namus günüdür..."
(Kuvâyi Milliye'den)
-
-
-
Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Yol görünür onun garip serine, analar, babalar umudu keser, kahbe felek ona eder oyunu. Çarşambayı sel alır, bir yâr sever el alır, kanadı kırılır çöllerde kalır, ölmeden mezara koyarlar onu. O, "Yunusu biçâredir baştan ayağa yâredir", ağu içer su yerine. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine ve bir kerre vakterişip "- Gayrık yeter!.." demesinler. Bunu bir dediler mi, "İsrâfil surunu urur, mahlukat yerinden durur", toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. Ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, "Dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."
(Kuvâyi Milliye'den)
-
-
-
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...
(Kuvâyi Milliye'den)
Piraye İçin Yazılmış :
-
-
-
Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti... Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının, güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir
karanlık...
Ne güzel şey hatırlamak seni, yazmak sana dair, hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün, falanca yerde söylediğin söz, kendisi değil edasındaki
dünya...
Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük, ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra
okumalıyım...
Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken...
-
-
23 Eylül 1945
O şimdi ne yapıyor şu anda, şimdi, şimdi? Evde mi, sokakta mı, çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir, - hey gülüm, beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu
hareketi!.. -
O şimdi ne yapıyor, şu anda, şimdi, şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var, okşuyor. Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir, - her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren sevgili, canımın içi
ayaklar!.. - Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa
ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut, insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu?
O şimdi ne düşünüyor, şu anda, şimdi, şimdi?...
-
-
26 Eylül 1945
-
Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar : beni duvarların içinde, seni duvarların dışında.
Ufak iş bizimkisi. Asıl en kötüsü : bilerek, bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması... İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş, namuslu, çalışkan, iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
-
-
1 Ekim 1945
-
Dağın üstünde : akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
Bugün de : sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı. Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen
ayrılığımızı...
-
-
-
Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır. Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır. Benim bağırasım gelir : - "P î r â y e , P î r â y e !.." - diye...
-
-
5 Kasım 1945
-
Çiçekli
badem ağaçlarını unut. Değmez, bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı. Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli, ağır kızıltılar... Sevgilim, sevgilim, mevsim
sonbahar...
-
-
12 Kasım 1945
Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye
başladı. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı. Uludağ'da, zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde
ayılar. Ovada kavaklar soyunuyor. İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek, sonbahar bitti bitecek, nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde
ısınarak...
-
-
12 Kasım 1945
Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye
başladı. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı. Uludağ'da, zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde
ayılar. Ovada kavaklar soyunuyor. İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek, sonbahar bitti bitecek, nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde
ısınarak...
-
-
5 Aralık 1945
Delindi
sintine, esirler parçalamakta pırangaları. Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak. Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır, taş çatlasa batacak. Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem...
-
1945 yılı
Aralık ayının dördü
İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan, giyin, kuşan, benze bahar ağaçlarına... Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına, kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını, böyle bir günde yılgın ve kederli değil, ne münasebet, böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin
kadını...Kay
-
-
-
-
-
6 Aralık 1945
Onlar
ümidin düşmanıdır, sevgilim, akar suyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : - çürüyen diş, dökülen et -, bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. Ve elbette ki, sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet
-
-
-
Ağaçlar
ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve
tahta... Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık. Ve dağlar dumana batık kurşunî, sırılsıklam... Tamam, sonbahar belki bugün bitti artık. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal İznik gölüne gidiyorlar. Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var...
Şimdi dışarda olmak, dörtnala sürmek dağlara doğru atı. "- Ata binmesini de bilmezsin," - diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma, yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de hemen hemen ona yakın seviyorum
tabiatı... Ve ikiniz de uzaktasınız...
-
-
Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.
Memleketim : Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya, kurşun kubbeler ve fabrika bacaları benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.
Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
utanıyorum.
Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.
Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde
yüzer.
Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...
-
-
-
Buyrun, oturun dostlar, hoş gelip sefalar getirdiniz. Biliyorum, ben uyurken hücreme pencereden girdiniz. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. Buyrun oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz.
Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. Ne tuhaf şey, hani siz ölmüştünüz kardeşim. İstanbul limanında kömür yüklerken bir İngiliz şilebine, kömür küfesiyle beraber ambarın
dibine...
Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız simsiyah başınızı. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız... Ayakta durmayın, oturun, ben sizi ölmüş zannediyordum, hücreme pencereden girdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz...
Yayalar-köylü Yakup, iki gözüm, merhaba. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz?
Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini.
Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. Onu bırakın Ahmet Cemil, vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan, o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Günde elli kuruşu tutabilmek için,
yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz... Ben sizi ölmüş zannediyordum. Başucumda durup el ele verdiniz, buyrun, oturun dostlar, hoş gelip sefalar getirdiniz...
Bir eski Acem şairi : "Ölüm âdildir" - diyor, - "aynı haşmetle vurur şahı fakiri."
Hâşim, neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim, herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?...
Bir eski Acem şairi : "Ölüm âdildir" - diyor. Yakup, ne güzel güldünüz, iki gözüm. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir... Fakat bekleyin, bitsin sözüm. Bir eski Acem şairi : "Ölüm âdil..." Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. Boşuna hiddet ediyorsunuz. Biliyorum, ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...
Bir eski Acem şairi... Dostlar beni bırakıp, dostlar, böyle hışımla nereye gidiyorsunuz?
-
-
Kıyamet Süreleri
1
ALÂMETLER SURESİ
Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. Haram sevaboldu, sevap haramdır. Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir, çekin ki körükleri ateşe girdi demir.
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile, kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.
Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. Medet yoktur, bakma geri. Kantarma zapteylemez oldu beygiri. Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu? Kan sızar, şâk olmuş, dudağı yok mu? Gider, böyle gider, dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. "Türabolmak ne müşküldür..."
Çekin ki körükleri ocağa girdi demir. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir. Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.
-
-
-
-
2
Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler, herbiri aşikâr etmişti zamirin.
Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu, encam tavı gelmiş demirin.
Vadenin irişip çattığını bildiler, kavaklar titreşip yere eğildiler,
ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan, köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan.
Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya. Vadenin irişip çattığını bildiler, kabardı, köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya.
Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır, çoğaldı gitgide birikti, birikti ve ânı-vahitte "Ah edildi derinden yer oynadı yerinden," yıkıldı köprüler kemerlerinden, yazılı taşlar kapandı yüzükoyun.
Bu dem kıyamet demidir, bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun...
-
-
-
Bir Cezaevinde, Tecritteki
Adamın Mektuplar
1
Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım. Malum ya, bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var, (bizlere âlâtı-katıa verilmez), ne de başı bulutlarda bir çınar. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak... Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. Ben bir başıma onlardan uzağım, hep birlikte onlar benden uzak. Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. Hem, ne dersin, o berbat, ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek, mavi gözleri ıslak kırmızı, küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece
insan
oluşu. Belki bu hâlin fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak
testi bu dört
duvardır...
Saat beş, karıcığım. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska
atıyla, yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.
Bugün de apansız gece olacaktır. Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın. Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır. Yine o malum sonuna erdik demektir işin, yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam. Ben, ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak, seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde
duymak...
2
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar. Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire... Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar, dışarda bozkırın üstünde pırıltılar... Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet, suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş... Güneş, artık o her gün öğle vaktine kadar, bana yakın, benden uzak, sönerek, ışıldayarak yürür... Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara, başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur, bulutsuz bir bahar
akşamı... İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen
ifrit... Bu bittecrübe sabit, karıcığım, bittecrübe sabit...
3
Bugün pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi bu kadar geniş olduğuna
şaşarak kımıldanmadan durdum. Sonra saygıyla toprağa oturdum, dayadım sırtımı duvara. Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım...
1938
-
-
İstanbul'da Balık Pazarında, Bir Meyhane, Bir
Hapishane Mukayyidi
"- Yanarak, yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun... İnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun... Bir tek daha içelim... 'Ağlamaktan, ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece...'"
Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden. Zifiri karanlık Balıkpazarı. Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor...
"- Ruhum, 'havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni...' Muallim Naci merhum... Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun... Bir tek daha içelim... Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız, şafakla şafakla beraber... Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini
Sarayburnu'ndan. Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar... Çok adam çok adam asıldı Hürriyette... Eskiden köprü başında asarlardı, bunu Sultanahmet'te... Yağmur dinmezse ıslanacak... Bir tek daha içelim... İstanbul şehrinin yoktur menendi. 'Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...' demiş, demiş şair Nedim Efendi..."
-
-
-
II
Beykoz'un cam fabrikası moderen fabrikadır. Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır, biraz çarpıksa da su bardakları, kesme likör kadehleri harikadır...
Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin. Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama. İnandıklarına katıksız inandı,
sevdiklerini hilesiz sevdi Selim. Severdi pencere camlarını, severdi lamba şişelerini, karafakileri sever, likör kadehlerine düşmandı...
-
-
-
III
Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı
Raşel...
Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden. İskemle, karyola, konsol... Denize nazırdı pencereleri... Güneşte tavana suların ışıltısı vurur, karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak...
Selim'in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. Sağda Cevdet Paşa yalısı. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı. Mebrure Hanım tafta entariler giyerdi. Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. Uyanır bir beyaz güle başlar, uyurken dağıtırdı gülünü...
Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı...
Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir. Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...
-
-
-
IV
"Kitap rüzgâr olmalı, perdeyi kaldırmalıdır, kitap, kanber tayı olmalı Şah İsmail'in seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır. Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar... Onları mutlaka yeneceksin. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin..."
Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap...
-
-
-
Son Vapur
Kalktı son vapur iskeleden. "64" numara, pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde...
Gece seslerle dolu. Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu...
"- Selim, ateş gibi elin..."
Eli beyazdı, karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in...
-
-
-
- VI
"Toprağın ismiyle başlarız söze. Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli. Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli. Demirimiz ve kömürümüz sendedir. Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz, sendedir... Sen ki topraksın, durup dinlenmeden değişirsin. Sen su damlalarında halkeyledin bizi. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi..."
Bu, yirmi birinci yapraktır. Selim kapattı kitabı. Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır. Ve Selim, ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor...
-
-
-
VII
"- Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden. Çocukları var : şu kadar, şu kadar... Laz fırıncı dükkânını kapatmış, ve Doktor Moiz dün vurdu kendini... Seni dinledim dinleyeli, Selim, korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar, kolları alabildiğine uzun, tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap, rap, yürüyorlar... Ne çok insan öldürüyorlar, Selim, ne çok insan öldürüyorlar..." "- Korkma günler bizimdir, bizimdir, Raşel'im..."
-
-
-
VIII
"Gelirken dünyaya kanla, ateşle, çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları..."
Bu kırkıncı yapraktır. Selim kapattı kitabı. Anladığını anlatmayan alçaktır... Ve Selim, ve Şaban oğlu Selim...
-
-
-
IX
"- Bugün bir hayli yolcu aldık. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı, eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler. Mevcut : 727. Kadınlar hariç. Bugün de geçirdik vakti keraheti... Bir misafir daha var, onu da kaydedelim : 1328, 1328 doğumlu Şaban oğlu... Mirim, ben yazarken sen pencereden nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet... ... 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim... Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde... Esbabını bilirim... Mirim, bu hâyı huy, bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim... İstanbul şehrinin yoktur menendi. 'Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...' demiş, demiş şair Nedim Efendi..."
-
-
-
LODOS
Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su. En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu...
+ 1
Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler - apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri - bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp dolaşıyorlar gebe kalana kadar.
Mevsim bahara yakın. Hava lodos. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor...
Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız. En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak, bereketli bir rahimde yenmek ölümü, yaratmak seninle beraber : sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin...
Mevsim bahara yakın. Fırtına. Lodos. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor...
Bir yerlerde bir cam kırıldı yine - bu gece bu üçüncüsü -. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış, küüüt, küt, nasıl çarpıyor...
+ 2
Tepedelen cephesinde bir ceset, örtülüyor altında karların, ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın...
+ 3
Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı, ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana, Bir kadın. Boynu çıplak, Uzun saçlarıyla etekleri uçarak, atölyenin kapısında...
Rüzgâr vurdu putrellere. Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere...
+ 4
Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin. Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru...
+ 5
İnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde. Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor - iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyor
âdeta - gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı... Buna rağmen bu lodos, bu uğultu. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı... Dağlarda kar çözülüyor. Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru. Gebe. Gebelik. Mevsim bahara yakın ve doğumun - korkunç güzel ve sıcaktır - günü doldu dolacak...
23.1.1941
-
-
Yirminci Asra
Dair
- Uyumak şimdi, uyanmak yüzyıl sonra, sevgilim...
- Hayır, kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim. Asrım sefil, asrım yüz kızartıcı, asrım cesur, büyük ve kahraman. Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum, Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için...
- Yüz yıl sonra, sevgilim...
- Hayır, her şeye rağmen daha evvel. Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem) senin gözlerin gibi, Hatçem, güneşli olacaktır. 12. 11.
1941
-
-
RUBAİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle. Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin
gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum
bile...
6
Öptü beni : "- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır," - dedi. "Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır," - dedi. "İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde : "körler onları görmese de, yıldızlar vardır," - dedi...
7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de, çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan
vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...
8
"- Paydos..." - diyecek bize bir gün tabiat anamız, - "gülmek ağlamak bitti çocuğum..." Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...
9
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha, güzelim dünya elvedâ, ve merhaba k â i n a t . . .
10
Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu... Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın, bal başka petekleri doldurmaya devâmedecek...
-
-
RUBAİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle. Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin
gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum
bile...
6
Öptü beni : "- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır," - dedi. "Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır," - dedi. "İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde : "körler onları görmese de, yıldızlar vardır," - dedi...
7
Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de, çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan
vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...
8
"- Paydos..." - diyecek bize bir gün tabiat anamız, - "gülmek ağlamak bitti çocuğum..." Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...
9
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha, güzelim dünya elvedâ, ve merhaba k â i n a t . . .
10
Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu... Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın, bal başka petekleri doldurmaya devâmedecek...
-
-
İKİNCİ BÖLÜM
1
"- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan," - dedi Hayyam. Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu
adam: "- Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım," - dedi, "şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..."
3
Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı
uyan... Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı, gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...
4
Geçmiş günün hasretini çekmem - yalnız bir yaz gecesi bir yana
- ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini
verecek sana...
-
-
-
1
İnsan ya hayrandır sana, ya düşman. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
2
Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın. Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni
sevmek...
4
Gün iyiden iyiye ışıdı artık, tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık. Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : aydınlık, alabildiğine aydınlık...
-
-
KARA HABER
Erzincan'da bir kuş var kanadında gümüş yok. Gitti yârim gelmedi gayrı bunda bir iş yok. Oy, dağlar, dağlar, dağlar... Aldı ellerine kanlı başını karın ortasında Erzincan ağlar... O ağlamasın da kimler ağlasın...
Kar yağar lapa lapa tipidir gelir geçer... Yan yana sırtüstü yatan ölüler akşam olur tandıramaz ateşini yandıramaz...
Gün ağarır, şafak söker kimsecikler gitmez suya. Ezilmiş başlarıyla ölüler vardılar uyanılmaz uykuya.
Ses edip geceye beyaz taşından kışlanın saati çaldı ikiyi. Ne çabuk, lahzada bitti yaşamak. Kimisi altı aylık, kiminin sakalı ak, kimi on üç, on dört yaşında; kimi yola gidecek, kimisi mektup bekler yan yana sırtüstü yatan ölüler...
Yayıkta yağ vardı, dövülemedi, ak peynir torbaya koyulamadı, hasret gitti ölüler dünyaya doyulamadı...
Uyanıp kaçamadılar, kuş olup uçamadılar, açıldı kuyular kimse inemez. Erzincan beygiri rahvandır amma ölüler ata binemez yan yana sırtüstü yatan ölüler.. 1940
-
-
DÜNYANIN EN TUHAFI
Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, - demeğe de dilim varmıyor ama - kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
1947
-
-
YAŞAMAYA DAİR
1
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi meselâ, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derecede, öylesine ki, meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu
bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır
bastığından.
1947
-
-
YAŞAMAYA DAİR
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, yani, beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. Daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki, hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla yani, duvarın arkasındaki
dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerde olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
- YAŞAMAYA
DAİR
3
Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani, bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde, hattâ bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için...
Şubat
1948
-
-
ANGİNA PEKTORİS
Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir, doktor. Sarınehre doğru akan ordunun içindedir.
Sonra, her şafak vakti, doktor, her şafak vakti kalbim Yunanistan'da kurşuna
diziliyor.
Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır
her gece,
doktor.
Sonra, şu on yıldan bu yana benim, fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde, doktor, bir kırmızı elma :
kalbim...
Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis, işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden bende bu angina pektoris...
Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...
Nisan
1948
-
-
AŞI
1
tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya
uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı
tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık
2
arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa
3
odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru
4
atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç
yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek
olan yepyeni
bir âlemin.
1948
-
-
Hapishanede Yatacak Olana Bazı
Öğütler
Dünyadan memleketinden insandan umudun kesik değil diye ipe çekilmeyip de atılırsan içeriye yatarsan on yıl on beş yıl daha da yatacağından başka sallansaydım ipin ucunda bir bayrak gibi keşke demeyeceksin yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık boynunun borcudur fakat düşmana inat bir gün fazla yaşamak.
İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin kuyunun dibindeki taş gibi fakat öbür tarafın öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına sen ürpermelisin içerde dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.
İçerde mektup beklemek yanık türküler söylemek bir de bir de gözünü tavana dikip sabahlamak tatlıdır ama tehlikelidir.
Tıraştan tıraşa yüzüne bak unut yaşını koru kendini bitten bir de bahar akşamlarından.
Bir de ekmeği son lokmasına dek yemeyi bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
Bir de kim bilir sevdiğin kadın seni sevmez olur ufak iş deme yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir içerdeki adama.
İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena dağları deryaları düşünmek iyi durup dinlenmeden okumayı yazmayı bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde on yıl on beş yıl daha da fazlası hattâ geçirilmez değil geçirilir kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.
[Mayıs
1949]
-
-
Bütün taşlar gibi vekarlı, hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli, bütün yük hayvanları gibi battal, ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif, sütlü memeler gibi yüklü, tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen
elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil, bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım, yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız, etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya, göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım, hele Asya'dakiler, Afrika'dakiler, Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik adaları ve benim
memleketlilerim, yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu, elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız, elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım, Avrupalım, Amerikalım benim, uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi, ellerin gibi tez kandırılır, kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım, antenler yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa rotatifler, kitaplar yalan söylüyorsa, duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa, beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların, dua yalan söylüyorsa, ninni yalan söylüyorsa, rüya yalan söylüyorsa, meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı, söz yalan söylüyorsa, renk yalan söylüyorsa, ses yalan söylüyorsa, ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan
söylüyorsa, elleriniz balçık gibi itaatli, elleriniz karanlık gibi kör, elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun, elleriniz isyan etmesin diyedir. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü, bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin
diyedir.
[1949]
-
-
Japon Balıkçısı
Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı. Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.
Balık tuttuk yiyen ölür. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut, lumbarından giren ölür.
Balık tuttuk yiyen ölür, birden değil, ağır ağır, etleri çürür, dağılır. Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür. Tuzla, güneşle yıkanan bu vefalı, bu çalışkan elimize değen ölür. Birden değil, ağır ağır, etleri çürür, dağılır. Elimize değen ölür...
Badem gözlüm beni unut. Bu gemi bir kara tabut, lumbarından giren ölür. Üstümüzden geçti bulut.
Badem gözlüm beni unut. Boynuma sarılma, gülüm, benden sana geçer ölüm. Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut. Badem gözlüm beni unut. Çürük yumurtadan çürük, benden yapacağın çocuk. Bu gemi bir kara tabut. Bu deniz bir ölü deniz. İnsanlar ey, nerdesiniz? Nerdesiniz?
[1956]
-
-
Kızçocuğu
Kapıları çalan benim kapıları birer birer. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.
[1956
-
-
Sofra
Şu Varna deli etti beni, divâne etti. Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası, radyoda "Ha uşaklar!" Karadeniz havası, rakı kadehte aslan sütü, anason, uy anason kokusu! Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim... A be islâh be, islâh be hâlim... Şu Varna deli etti beni
divâne etti...
6
Haziran 1957, Varna
-
-
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil. Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
1 Temmuz
[1957], Balçik
-
-
-
Son Ootbüs
Gece yarısı. Son otobüs. Biletçi kesti bileti. Beni ne bir kara haber bekliyor evde, ne rakı ziyafeti. Beni ayrılık bekliyor. Yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Dünyayı telâşsız, rahat seyredebiliyorum artık. Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği, elimi sıkarken sapladığı bıçak. Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman. Geçtim putların ormanından baltalayarak ne de kolay yıkılıyorlardı. Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri, çoğu katkısız çıktı çok şükür. Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı, ne böylesine hür.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Dünyayı telâşsız, rahat seyredebiliyorum artık. Bakınıyorum başımı kaldırıp işten, karşıma çıkıveriyor geçmişten bir söz bir koku bir el işareti.
Söz dostça koku güzel, el eden sevgilim. Kederlendirmiyor artık beni hâtıraların dâveti. Hâtıralardan şikâyetçi değilim. Hiçbir şeyden şikâyetim yok zaten, yüreğimin durup dinlenmeden kocaman bir diş gibi ağrımasından bile.
İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Artık ne kibri nâzırın, ne kâtibinin şakşağı. Tas tas ışık dökünüyorum başımdan aşağı, güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan. Ve belki, ne yazık, hattâ en güzel yalan beni kandıramıyor artık. Artık söz sarhoş edemiyor beni, ne başkasınınki, ne kendiminki.
İşte böyle gülüm, iyice yaklaştı bana ölüm. Dünya, her zamankinden güzel, dünya. Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi, başladım soyunmağa. Bir tiren penceresiydim, bir istasyonum şimdi. Evin içerisiydim, şimdi kapısıyım kilitsiz. Bir kat daha seviyorum konukları. Ve sıcak her zamankinden sarı, kar her zamankinden temiz.
Pırağ,
21 Temmuz 957
-
-
Sebastiyan Bah'ın 1Numaralı
Dominör Konçertosu
Güz sabahı üzüm bağında sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı, kütüklerde salkımların, salkımlarda tanelerin, tanelerde aydınlığın.
Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde her birinde ayrı ışık pencerelerin tekrarı.
Yağan bütün yağmurların tekrarı, toprağa, ağaca, denize, elime, yüzüme, gözüme ve camda ezilen damlalar.
Günlerimin tekrarı, birbirine benzeyen, benzemeyen günlerimin.
Örülen örgüdeki tekrar, yıldızlı gökyüzündeki tekrar, ve bütün dillerde "seviyorum"un tekrarı, ve yapraklarda ağacın tekrarı, ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten yaşamanın.
Yağan kardaki tekrar, incecikten yağan karda, lapa lapa yağan karda, buram buram yağan karda, esen tipide savrularak ve yolumu kesen kardaki tekrar. Çocuklar koşuyor avluda, avluda koşuyor çocuklar. İhtiyar bir kadın geçiyor sokaktan, sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor, geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.
Geceleyin çok büyük, çok beyaz evde her birinde ayrı ışık pencerelerin tekrarı.
Salkımlarda tanelerin, tanelerde aydınlığın.
Yürümek iyiye, haklıya, doğruya dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.
Sessiz gözyaşın ve gülümsemen, gülüm, hıçkırıkların ve kahkahan, gülüm, pırıl pırıl beyaz dişli kahkahanın tekrarı.
Güz sabahı üzüm bağında sıra sıra, büklüm büklüm kütüklerin tekrarı kütüklerde salkımların salkımlarda tanelerin tanelerde aydınlığın aydınlıkta yüreğimin.
Tekrardaki mucize gülüm, tekrarın
tekrarsızlığı... 23
Şubat 1958, Varşova
-
Masalların Masalı
Su başında durmuşuz çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor çınarla benim. Suyun şavkı vuruyor bize, çınarla bana.
Su başında durmuşuz çınarla ben, bir de kedi. Suda suretimiz çıkıyor çınarla benim bir de kedinin. Suyun şavkı vuruyor bize çınara, bana, bir de kediye.
Su başında durmuşuz çınar, ben, kedi, bir de güneş. Suda suretimiz çıkıyor çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. Suyun şavkı vuruyor bize çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
Su başında durmuşuz çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. Suyun şavkı vuruyor bize çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
Su başında durmuşuz. Önce kedi gidecek kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak, sonra o da gidecek.
Su başında durmuşuz çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Su serin, çınar ulu, ben şiir yazıyorum, kedi uyukluyor, güneş sıcak, çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
7 Mart 1958,
Varşova - Şvider
-
-
Büyük İnsanlık
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.
7
Ekim, Taşkent, 1958
-
-
Kadınım Brest'e Kadar
Kadınım Brest'e kadar benimle geldi, indi tirenden peronda kaldı, ufaldı, ufaldı, ufaldı, uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu, sonra raylardan başka şey göremedim.
Sonra, Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. "Nerdesin gülüm, nerdesin?" diye soramadım, "Yanıma gel!" dedi, yanına varamadım, hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren, boğuluyordum kederden.
Sonra, kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu, sonra, birden anladım ki, kadınım beni görüyordu, "Beni unuttun mu, beni unuttun mu?" diye soruyordu, baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu.
Sonra, yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine, karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene, kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu, koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu, direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden, hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden.
Sonra birden anladım ki, yıllardır, ama uzun yıllardır bu tirende
yaşıyorum. - ama, bunu nasıl, neden anladığıma hâlâ şaşıyorum - ve hep aynı büyük, aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum, bir yerlere yaklaşıyorum.
Mart
1960, Akdeniz
-
-
Piri Reis'in Hartitası
Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına boyamış serin deniz sabahlarının renkleriyle. Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına göz görmemiş, el değmemiş yıldız hevenkleriyle. Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına varılan kıyılardan ayak basmamış kumsallara doğru hayırsız adalarla yeşil papağanların arasından billûr köşklere giden yolu.
Reis'in hartasında kıtalardan büyük boynuzlu balıklar ve timsah başlı maymunlar yanardağlardan iri Reis'in hartasında yelkenliler yürek kadar ama balıklarla maymunlar yutamıyor yelkenlileri.
Yolculuklar başlamaz yürek çağırmasa akıl yorulabilir, yılabilir, ama yüreğin sırtı gelmez yere. Yelkenlilerle gidiliyor kosmosa Piri Reis'in hartasında yüzen yürek kadar yelkenlilerle.
29 Aralık
1960, Moskova
il
-
-
Geliyor Sıram
Geliyor sıram ansızın atlayacağım boşluğa ne çürüyen etimden haberim olacak ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden
durup dinlenmeden ölümü düşünüyorum sıram yakın demek.
10 Eylül
1961, Laypzig
-
-
Saman Sarısı
Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla
I
Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde
kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yu- dum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli olur mu çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından
sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin
içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler
bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi
vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yagelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra
dola- şıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol
oy- nuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev
alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan
gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acı- sını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir
vapur is- kelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler
Köprü- sü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden
geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni
oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin
sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda
sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni alfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslene- medim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamaz- dı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama
onlar- dan bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye
ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı
konu- şuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
san- cılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşişsever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı gece yarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman
duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmağa başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri
çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim
II
On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşu- yoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bun- dan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırma- ğını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris
damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle
görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde
Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırma- ğına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah
çise- lerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle
birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte
suret eski yerinde kalacak Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakla-
rın damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına
salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit
düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü
bilmedi- ğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında
ya- tan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekir- dek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı
balığın- kini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir mi- sin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına
yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyı- sında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin
ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan
ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın
elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla
fışkırıp ye- şerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat
ev- ler gibi ağaçlar diken ellerden biri çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların
balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski
ye- ni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filân düşü- nüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden
beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar
yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar
para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben
bir de bir saman sarısı belâsı, başımın.
Tiren, Varşova -
Krakof - Pırağ Moskova - Paris -
Havana -Moskova 1961
-
-
Dünyayı Verelim Çocuklara
Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar dünyayı çocuklara verelim bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden ölümsüz ağaçlar dikecekler
21 Mayıs
962, Moskova
-
-
Kocalmağa Alışıyorum
Kocalmağa alışıyorum dünyanın en zor zanaatına, kapıları çalmağa son kere, durup durmadan ayrılığa. Saatlar, akarsınız, akarsınız, akarsınız... Anlamağa çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına. Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim. Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı. Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı. Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller, öylesine başlarından aşkın işleri.
12 Ocak 1963
-
Cenaze Merasimim
Bizim avludan mı kalkacak cenazem? Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan? Asansöre sığmaz tabut, merdivenlerse daracık.
Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak, belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu, belki ıslak asfaltıyla yağmur. Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.
Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem, bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur. Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma, meraklıdır ölülere çocuklar.
Bakacak arkamdan mutfak penceremiz. Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla. Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar. Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...
963
Nisan, Moskova
-
-
Ben senden önce ölmek isterim. Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mi zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. Kavanoz camdan olsun, şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan, vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. Sonra, sende ölünce kavanozuma gelirsin. Ve orada beraber yaşarız külümün içinde külün ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar... Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize, atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Toprağa beraber dalacağız. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. Ben daha olumlu düşünüyorum Ben daha bir çocuk doğuracağım Hayat taşıyor içimden. Kaynıyor kanım. Yaşayacağım, ama çok, pek çok, ama sen de beraber. Ama ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. Ben ölünceye kadar da Bu düzelir herhalde. Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde? İçimden bir şey : belki diyor.
(18 Şubat 1945)
-
-
-
BEYAZIT
MEYDANI'NDAKİ ÖLÜ
Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.
Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.
Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.
Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı.
Mayıs 1960
-
-
«Mürdüm eriği çiçek açmıştır. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra —
Sevgilim, çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık... Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...
Sevgilim, ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi...
Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı, yirmi dördü emzikte...
Sevgilim, nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi, nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte ..........»
.......... yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları, kendime ve sevgili insanlarıma inat.
7.2.1941
Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın - yüzü güneşli bir ana gibi - en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR...
-
-
-
BİR HAZİN HÜRRİYET
Satarsın gözlerinin
dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu. Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün!
Sen doğar doğmaz dikilirler tepene, işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri, büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün!
Başın ensenden kesik gibi düşük, kolların iki yanında upuzun, büyük hürriyetinle dolaşıp durursun, işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!
En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde,
mesela, Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber, hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!
Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in, günün birinde, diyelim
ki, Kore'ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!
Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız
dersin, büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi, yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle hürsün
Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene
lüzum yok hürsün.
Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.
1951
-
-
İnsan olan vatanını
satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Onu didik didik didiklediler, saçlarından tutup sürüklediler. götürüp kâfire : «Buyur...» dediler. Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Eli kolu zincirlere vurulmuş, vatan çırılçıplak yere serilmiş. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
Günü gelir çarh düzüne çevrilir, günü gelir hesabınız görülür. Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız?
1959
Denizin üstünde ala
bulut yüzünde gümüş gemi içinde sarı balık dibinde mavi yosun kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür.
Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa?.. Ne o, ne o, ne o. Deniz olunmalı, oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.
Analardır adam eden
adamı aydınlıklardır önümüzde gider. Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin.
Koşuyor altı yaşında bir oğlan, uçurtması geçiyor ağaçlardan, siz de böyle koşmuştunuz bir zaman. Çocuklara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin.
Gelinler aynada saçını tarar, aynanın içinde birini arar. Elbet böyle sizi de aradılar. Gelinlere kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin.
İhtiyarlıkta aklına insanın, tatlı anıları gelmeli yalnız. Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın, efendiler, siz de ihtiyarsınız. Bulutlar adam öldürmesin.
(Şubat 1955)
-
-
Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar. evi yıkmak için sokarlar kundağı temele. Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca. düşünebilir miyiz başımız vurulunca?
Onlar köküdür memleketin, dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Onlar umudun temeli, onlar kanadı hürriyetin, halkın aklıdır.
Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Kırıldı kanat öldürdüler aklı; Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri
-
-
Çocuklar Ölebilir
............................ Çocuklar ölebilir yarın, hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân; çocuklar ölebilir yarın, çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın, çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında, ne bir santim kemik, ne bir damla kan, çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. .................................................
.]
-
-
Hakkındır yaramazlık. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık. Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini.. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı İlmihalin yeşil sarıklı iskeletini.. Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. Coğrafya kitabıyla sustur, seni «Hilkati Âdem»le aldatanı.. Sen sade toprağı tanı toprağa inan. Ayırdetme öz anandan toprak ananı. Toprağı sev anan kadar...
1928
Şaşkınlığın bu kadarına
doğrusu ya pes. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. İlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı, ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) İhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye, Git, koş, elini öp, af dile, yüzünü güldür, O, yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. O, matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran, (2) O, büyük demokrat, O, hürriyetçi kahraman, Moskova'yı atomlayalım diyen insancı... Kendine acımazsan bize bir parça acı. A be Adnan Menderes, böyle bir dal kesilmez, Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez... Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin, ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "İstiklâl elden gitti" diye? Zavallı, sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.
Hani, her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. Elli istiyorlarsa ateş aç, sonra beş ver. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes, Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.
Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar, Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var, öfkeyle homurdanan yarı çıplak, yarı aç, bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç...
1955
-
-
Yaşamaya Dair
1
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
-
-
Yürümek
Yürümek; yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak, havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!..
Yürümek; dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup, kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!..
Yürümek; yolunda pusuya yattıklarını, arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek...
Yürümek; yürekten gülerekten yürümek...
-
-
Vatan Haini
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara
haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben
yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması
topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 28.7.1962
-
-
Tahir İle
Zühre Meselesi
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
-
-
Büyük
insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.
(7 Ekim, Taşkent, 1958)
-
-
-
Telif Hakkı © 2007 [a.s]. Tüm Hakları Saklıdır. Son düzeltme tarihi:
30/01/07.
|