NAZIM HİKMET'İN SANATI DAVALARI

 MAHPUSLUĞU VB.

 

        Nâzım Hikmet ilk şiirlerini hece vezniyle yazmakla birlikte, içerik bakımından hececilerden oldukça uzaktı. Onların bireyci şiirlerinin tuzağına düşmemiş, toplumsal içerikli bir şiire yönelmiş, Tevfik Fikret, Mehmet Emin ve Mehmet Âkif gibi şairlerin yoluna girmişti.

Giderek şiirinin gelişen içeriğine, hece ölçüsünün dar kalıpları yetmez oldu, yeni biçim arayışlarına yöneldi. Sovyetler Birliği'nde kaldığı ilk yıllarda (1922-1925), bu biçim arayışları doruğuna ulaştı.

Hece ölçüsünün kalıplarını kırarak, Türkçe'nin zengin ses özelliklerine büyük uyum sağlayan serbest nazma geçti. Bu değişiklikte Mayakovski'nin ve Gelecekçilik'i savunan öbür genç Sovyet şairlerinin etkileri olmuştu.

"Üç telinde üç sıska bülbül öten / üç telli saz"la çağdaş bir türkü söylenemeyeceğine inanıyordu. Yaşamın gerçeklerinden kaçarak kendi kabuğuna çekilenlerden, sanatsal etkinlikleri yalnızca aydınlara özgü etkinlikler olarak görenlerden, halkı küçümseyenlerden alabildiğine uzaklaşmıştı.

Türkiye'de 1929'da 835 Satır adlı ilk kitabı yayımlandığında, bu kitaptaki şiirler karşısında, sanat çevreleri önce büyük bir şaşkınlığa düştü. Sonra çağın ünlü yazarlarından umulmadık övgüler geldi. Ahmet Haşim, Yakup Kadri gibi sanatçılar bile şairliğini öven sözler ettiler.

Nâzım Hikmet, izleyen yapıtlarıyla da etkisini sürdürdü, serbest nazmın benimsenmesini kısa sürede sağladı. 1936'ya değin yayımlanan kitaplarıyla, Cumhuriyet dönemi şiirinin değer yargılarını kökünden sarstı.

Şeyh Bedreddin Destanı'nda ise şiirini tam anlamıyla ulusal bir bireşime ulaştırdı. Divan ve Halk şiiri söyleyişlerini çağdaş bir anlayış içinde eritti.

Başyapıtı olan Memleketimden İnsan Manzaraları'nı 1941'de Bursa Cezaevi'nde yazmaya başlamıştı. İkinci Meşrutiyet'ten II. Dünya Savaşı sonrasına kadar çok geniş bir zaman diliminin öyküsünü (1908-1959) bu kitapta destanlaştırdı.

Düzyazı, şiir, senaryo tekniklerinin iç içe kullanıldığı Memleketimden İnsan Manzaraları, bütünüyle şiir, roman, öykü, oyun, senaryo, destan denemeyen yeni bir türün habercisi oldu.

Nâzım Hikmet cezaevi yıllarında en yüksek noktasına ulaşan verimliliğiyle birbirinden güzel şiirler yazmıştı. Yurt dışına çıktıktan sonra uzun süre ustalığına sığınarak benzer şiirlerle yetindiği, bir aşama yapamadığı izlendi. 1959'dan sonra ise "Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi" şiirleriyle yepyeni bir havaya girerek sanatının üst düzeydeki son ürünlerini verdi.

1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkabildi.

Türk şiirinin en büyük ustalarından biri olan Nâzım Hikmet romanlar, oyunlar da yazmıştı. Toplumcu gerçekçi oyun yazarlığının kuramsal sorunlarına çözümler getirmek amacındaki oyunlarından film, bale, opera uygulamaları yapıldı.

Ayrıca çeşitli konularda çok sayıda makalesi, eleştiri yazıları da vardır.

 

·  Nâzım Hikmet'in Başarısı

"Nâzım Hikmet Türk şiirinde en göze batan biçimsel devrimi yapmış olan şairdir.

"Şiiri siyasal bir kavga aracı sayması, bunu açıkça söyleyerek başarılı örneklerini vermesi de elbette yazın dünyamız için etkili bir yenilikti. Ama ondan önce de, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif gibi ünlü şairler toplumsal, siyasal, güncel sorunları doğrudan ele alan şiirler yazmışlardı. Nâzım Hikmet'in şiiri siyasal düşüncelerini savunmak için kullanışında onlara benzemeyen yan toplumsalcı oluşudur.

"Biçim alanında gerçekleştirdiği yenileşme ise şiirimizin bütünü için kökten bir dönüşüme yol açmıştır...

"1920'lerin başında Türk şiiri içine kapanmış bir görünümdeydi. En sevilen şairler, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim'di. Hececiler aruzdan heceye geçişleriyle 'ulusal ölçü'yü öne çıkarmış olmanın onurunu paylaşıyorlardı. Genç yetenekler olarak bakılan Yedi Meşaleciler arasında da toplumsal sorunlara ağırlık veren yoktu. Ama olsaydı, bunu kimse yadırgamaz, bir yenilik diye bakmazdı. Nitekim Hececilerin çevresinde kendilerine yer arayan kimi genç şairler işgalcilere karşı şiirler yazmaktaydılar. Yetenekli bir şair adayı olarak tanınan Nâzım Hikmet de bunların arasındaydı.

"1929'da yayımlanan 835 Satır'ın Türk şiirinde bir bomba gibi patlaması, öncelikle biçim alanında yarattığı devrimden, bir de ses tonundan kaynaklanmıştır.

"Türkiye'de toplumsalcılık bilinmeyen bir öğreti değildi. Toplumsalcılar Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındayken de parti kuruyor, dergiler çıkarıyor, düşüncelerini savunuyorlardı. Örnekse Tevfik Fikret bazı şiirlerini bir toplumsalcı olan Nüzhet Sabit'in dergisinde yayımlamıştı.

"Salt Marx'çı, Lenin'ci düşünceleriyle bir şair böylesine güçlü bir etki yaratamazdı.

"Ama Moskova'da öğrenim görürken Mayakovski'yi tanımış, Futuristleri okumuş olan Nâzım Hikmet'in 'serbest Nâzım' diye adlandırdığı şiir ölçüsü ile dizelerinden yansıyan ses tonu Türk şiirinde daha önce ne görülmüş, ne de duyulmuştu.

"835 Satır'ın bir bomba gibi patlaması hem getirdiği bu yenilikten, hem de şiir okurlarına bu yeniliği kolayca benimsetmesindendi.

"Devrim niteliğinde yenilikler genellikle tepkiyle karşılanır.

"Nâzım Hikmet örneğinde öyle olmadı. Tutucu sanatçılardan gelen direnme de şiir okurlarının baskısıyla kısa sürede kırıldı.

"Ahmet Haşim gibi ta öbür uçlarda gezinen bir şair bile,

"'Nâzım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. Bu şiirin eskisine nazaran ruçhanı muhakkak. Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nâzım Hikmet Bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor,' demek gereğini duydu.

"Bu sözler hem aşırı övgülere sapanları uyarmayı amaçlıyor, hem ortaya konanın daha marş düzeyini aşmadığını belirten bir olumsuz eleştiri getiriyor, hem de şairin uyguladığı yeni tarzın üstünlüğünü kabul ediyordu. Şiir kamuoyundan gelen olumlamanın etkisiyle söylendikleri açık...

"Neydi böylesine hızlı bir başarıyı getiren?

"Bugün 'özgür koşuk' dediğimiz 'serbest Nâzım' kesinlikle ölçüsüzlük değildi. Yer yer gene hece kalıpları kullanılıyordu. Ama kurallara bağlı kalınmadan, 'serbest' olarak davranılıyor, kalıptan kalıba geçiliyor, ya da hiçbir kalıba uyulmuyordu. Sözcüklerin birbirine bağlanışı, vurgular, harflerin sesleri, dilin müziği, bütün bunları saran bir uyum şairin işçiliğindeki en belirgin özelliklerdi.

"Bu titiz işçiliğin amacı ise içeriğin şiirini ortaya çıkarmak, söyleneni etkili kılmaktı...

"Şiir yalnız biçimde değil, içerikte de aranıyor, yalnız söyleyişin değil, söylenenin de şiirsel olmasına çaba gösteriliyordu.

"Nâzım Hikmet şiir okurken konuşma tonlamalarıyla yetinmez, heceleri değişik vurgular, sesleri yuvarlar, uzatır, kalınlaştırırdı. Ona göre şiir okumak, tıpkı şarkı söylemek gibi, doğal konuşmanın dışında bir işti.

"Yazışı da bu anlayışa dönüktü. Şiirlerini, nasıl seslendirileceklerini düşünerek yazıyordu. Sürekli ayakta dolaşarak dizeleri yüksek sesle yineler, beğendiği biçime ulaşınca oturup kâğıda geçirirdi.

"Şairi hep bir kalabalığa şiir okurken düşlüyor olmalıydı. Ona göre şiir birinin seslendirdiği, birilerinin de dinlediği bir şeydi.

"Başka bir söyleyişle, Türk şiirinde en göze batan biçimsel devrimi yaparken, Nâzım Hikmet şaire bir eylemci olarak yığınları kışkırtma görevini veriyordu.

"Bütün bunlar şiir kamuoyunu olumlu yönde etkileyecek şeyler değil...

"Çünkü şiir kamuoyu bütünüyle ilerici aydınlardan oluşmaz. Nitekim özgür koşuğu benimseyenler arasında toplumsalcılığa karşı olanlar çoktu.

"Neydi öyleyse Nâzım Hikmet'in kolay başarıya ermesini sağlayan?

"Böylesine göze batan bir biçimsel değişikliği izlerken ayrımına varılması hiç de kolay olmayan bir özellik, şairin sonraki şiirleriyle gelen durulma içinde kendiliğinden ortaya çıktı : Nâzım Hikmet şiirde bir devrim yapmış, ama aşılması, arkada bırakılması gerektiğine inandığı şiir anlayışlarının güzelliklerine gözlerini yummamıştı. Şiir geleneğimizden derlediklerini şaşılası bir tazelikle yeni şiire katmanın değişik yöntemlerini bulmuş, bazen göstere göstere, bazen alttan alta eskiyle yeninin bileşimini gerçekleştirmişti. Ölçü, uyak, uyum, sözcüklerin bağlanışı, dizeler, Divan şiiri, Halk şiiri, sonraki dönemler, en yakın ustalara kadar, herkes, her şey onun şiirlerinde yerini alıyordu.

"1920'lerde, yığınlara yüksek sesle okunacak şiirler yazdığı dönemde Yahya Kemal'den yararlanmış olması bu bileşimin inanılması güç bir örneğidir. Kendisi açıklamasa kimsenin anlayamayacağı kadar incelikli bir usta çırak ilişkisi...

"Nâzım Hikmet Türkiye'de yığınların karşısına çıkamayacağını anladıktan sonra daha yumuşak, daha alçak sesli şiirlere yöneldi. Hele cezaevindeyken türler arasındaki engelleri zorlayışına da değişik bir hava geldi, seslendirilmeden okunacak şiiri, romana kadar genişletti. Memleketimden İnsan Manzaraları'nın (Human Landscapes) ABD'de 'An epic novel in verse' diye basılmış olması ilginçtir. Türkiye'den ayrıldıktan sonra yazdığı uzun dizeli şiirlerinde de konuşma tonlamalarına iyice yaklaştı.

"Nâzım Hikmet, biçim alanında büyük bir devrim yaparken, içeriğini toplumsalcı dünya görüşünün insancılığıyla beslerken, şiire yaşamın bütün görünümlerini sokarken, ki bunlar hepsi yazınımız için önemli yeniliklerdi, geleneksel Türk şiirinin güzelliklerini özümseyen bir anlatıma, eskiyle yeninin yapay olmayan bir bileşimine ulaşmış olmasa kendisini şiir kamuoyuna böylesine kolay benimsetemezdi.

"1936 yılında yayımlanan Şeyh Bedreddin Destanı onun Divan şiirinden, Halk şiirinden nasıl yararlandığını gösteren çok açık bir örnek olduğu gibi, 'Yağmur çiseliyor' bölümüyle, 1940'tan sonra Türkiye'de yazılacak şiirin de habercisi gibidir." (Memet Fuat'ın Biçemden Biçeme adlı kitabında yer alan 20 Temmuz 1996 tarihli yazısı.)

 

 

 

Nâzım Hikmet şair olarak adını ilkin Hececiler çevresinde duyurmuş olsa da temelde onlardan çok ayrı bir anlayışın sanatçısıydı. Hece ölçüsünde yazdığı şiirlerinde, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Mehmet Emin gibi, toplumsal görüşlerini, siyasal düşüncelerini savunuyordu. İşgal altındaki bir ülkede, halkı işgalcilere karşı kışkırtıcı şiirler yazan bir direnişçiydi. Deniz Harp Okulu'nda eğitim görmüş olması, gerektiğinde memleketi için her şeyi göze almaktan kaçınmayan özverili bir kişilik edinmesinde herhalde etkili olmuştu. 1921 başlarında Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Anadolu'ya geçtiğinde, Bolu'da öğretmenlikle görevlendirilmeyip özlediği gibi ateş hattına gönderilseydi, belki de bu coşkulu genç şairi Kurtuluş Savaşı şehitlerimiz arasında anacaktık.

"Bolu'da Türk halkının yaşam koşullarını yakından görüp dinsel yobazlığın baskısıyla karşılaşınca, düşünüşü çok değişik boyutlar kazandı.

"Bolu'dan Moskova'ya hececi bir şair olarak gitmişti; dönüşünde, özellikle 1920'lerin ikinci yarısında yazdıklarıyla Türkçede 'yepyeni bir şair' olarak nitelenmeye başlandı. 'Serbest Nâzım' diye adlandırılan yeni bir tarzın öncüsüydü.

"Basamaklı dizeler, serbest uyaklar, gerçi getirilen yeniliğin dış biçimde olduğu izlenimini veriyordu, ama asıl yenilik içerikteydi : Şiirin alışılmış konularının, temalarının dışına taşılmış, bunun sonucu olarak da dil, ton, ritim, söyleyiş değişmişti.

"Çok aşırı görünen bu yenilik, sanki her şeyi yıkmak, Türk şiir geleneğinin üstünü örtmek istiyor gibiydi. Bir devrimdi Serbest Nâzım, ama çok kısa bir sürede benimsenip tadına varıldı; Nâzım Hikmet övgülere boğuldu. Böylesine aşırı bir yeniliğin neden kolaylıkla kabul edildiği üzerinde pek durulmamıştır. Bu bütün direnmeleri kıran başarının gizi neydi?

"Daha ikinci kitabı Jokond ile Sİ-YA-U'da, Nâzım Hikmet'in geleneksel şiirimizle bağlarını kopartmak istemediği, bir bireşim arama özlemi içinde olduğu açıkça görülüyordu. Bu 'yepyeni şair' hem Divan şiirinden, hem de Halk şiirinden etkiler aldığı, alıştığımız güzellikleri yeni bir biçim içinde değerlendirdiği için yadırganmıyordu.

"Serbest Nâzım, özellikle başlangıçta, hece kalıplarının serbest kullanılışı diye nitelenebilir. Üçlü, dörtlü, beşli hecelerle sıralanan basamaklı dizelere örnekler verelim: Bakmıyor/kayığa/sarılan/sulara; /Bakmıyor/çatlayıp/yarılan/sulara! (3). Değil bir kaç/değil beş on/ otuz milyon/otuz milyon (4). Dalga bir dağdır/Kayık bir geyik!/Dalga bir kuyu/Kayık bir kova!/Çıkıyor kayık/İniyor kayık, (5).

"Nâzım Hikmet'in eski şiirin güzelliklerinden yararlanışı her zaman çok açık da değildi. Örnekse 'ustam' diye andığı Yahya Kemal'in 'Bendim geçen ey sevgili sandalla denizden' dizesi ile Nâzım'ın 'Hazer'de dost gezer, e...y!../düşman gezer!' dizeleri arasındaki benzerliği herkesin görmesi beklenemez.

"Çok aşırı görünen bir yeniliğin böylesine kolay benimsenmiş olması Nâzım Hikmet'in Türk şiir geleneğine bağlılığından, bu geleneği çok iyi özümlemesinden doğmuştur.

"Şeyh Bedreddin Destanı Divan şiirinden, Halk şiirinden aldığı etkilerle şairin özlediği bireşimin çok başarılı bir örneği olduğu gibi, 'Yağmur çiseliyor' bölümüyle de şiirimizin sonraki gelişmelerine işaret eder gibidir.

"1938'de başlayan cezaevi yıllarında ise, şiirini 'fazla haykıran bir propaganda edası'ndan kurtarmak amacıyla, yeni arayışlara giren şair, bir yandan daha alçak tonda lirik şiirler yazarken, bir yandan da yakın tarihin bir panoraması niteliğindeki Memleketimden İnsan Manzaraları'nı yazmaya başlamış, zamanla, bu büyük yapıtın şiir, tarih, roman, öykü, oyun, senaryo türlerini birleştiren 'yeni bir anlatı türü' niteliğine büründüğünü görmüştür.

"Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldığı 1950 yılı sonrasında ise, bir süre ustalığına yaslanarak şiirlerini herhangi bir atılım yapmadan çoğalttığı söylenebilir. Kolay kullandığı bir araçla düşüncelerini, duygularını iletir gibidir. Ama 1960'lara doğru 'Saçları saman sarısı kirpikleri mavi' şiirleri diye anılan uzun dizeli şiirleriyle yepyeni bir çoşkuyu yaşadığı görülür.

"Nâzım Hikmet sanat yaşamının değişik dönemlerinde değişik anlayışlarla şiir yazmış, denemekten, yeni aranışlara girmekten hiç vazgeçmemiş, hep yenilikçi kalmıştır. Türk şiir geleneğinin dışına düşmeden sürekli yenilenmiş, değişmiştir. Değişmeyen yanı düşünceleri, bir de gerektiğinde memleketi için hiçbir şeyi göze almaktan kaçınmayan özverili kişiliği olmuştur." (Memet Fuat'ın Özgünlük Avı adlı kitabında yer alan 18 Ocak 1990 tarihli yazısı.)

·  1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası

4 Mart 1925'te Meclis'ten Takrir-i Sükûn Kanunu'nu çıkarıldı. Hükümete büyük yetkiler veren bu yasa, geçici ama olağanüstü yargı organları olarak İstiklal Mahkemeleri'nin kurulmasını sağlıyordu.

İstanbul'da yayımlanan "Tevhid-i Efkâr", "Son Telgraf", "İstiklâl", "Orak-Çekiç" gazeteleri ile "Aydınlık", "Sebilülreşat" dergileri, Bursa'da yayımlanan "Yoldaş" gazetesi Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılarak sorumluları tutuklandılar.

Ankara İstiklal Mahkemesi kurularak çalışmalarına başladı.

Arkasından, 1 Mayıs 1925'te dağıtılan bir bildirgenin soruşturması sırasında, yasadışı Türkiye Komünist Partisi üyeleri olarak otuz sekiz kişi tutuklanıp İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere Ankara'ya getirildiler. Yurt dışında olanlar, ya da yakalanmamak için yurt dışına kaçanlar da gıyaben yargılanacaklardı.

Bunun üzerine Nâzım Hikmet, haziran ayı ortalarında, İzmir'den gizlice İstanbul'a, annesinin Kadıköy'ün Cevizli semtindeki evine geldi. Ertesi sabah evden tayfa kılığıyla çıktı, iskeledeki yolcu sandallarından biriyle, T.K.P.'nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takaya gitti.

1925 yılı haziran ayı sonunda yeniden Moskova'daydı. 1924 yılı aralık ayında geldiği sevgili memleketinde kaldığı süre yedi ayı bile doldurmamıştı.

Ankara İstiklal Mahkemesi'ndeki yargılama sonucunda en ağır cezaya çarptırılanlar arasında o da vardı. Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Hasan Âli (Ediz) ile birlikte 15'er yıl yemişlerdi. Şevket Süreyya (Aydemir), Dr. Hikmet (Kıvılcımlı) 10'ar yıl, Sadrettin Celâl (Antel) 7 yıl ceza alanlar arasındaydılar.


·  1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Bu arada yasalarda değişiklikler yapılmış, bir bağışlama yasası çıkarılmıştı. Yurda dönüp Ankara İstiklal Mahkemesi'nce verilen 15 yıl, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nce verilen 3 ay gıyabi cezalardan aklanmak istiyordu

Bir buçuk yıl kadar Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği'nin eşiğini aşındırdıktan sonra, olumlu bir yanıt alamayacağını kesinlikle anlayınca, gizlice çıktığı Türkiye'ye gene Laz İsmail'le birlikte gizlice girmeye karar verdi.

1928'in temmuz ayında sınırı geçtiler. Hopa'da yakalandıklarında üstlerinde sahte pasaportlar vardı. Sınırı izinsiz, üstelik de sahte pasaportlarla geçmek suçuyla Savcı'nın karşısına çıkarılan iki arkadaş, yargılanmak üzere Rize'ye gönderilmeden önce, Hopa Cezaevinde iki ay beklediler. Güneşsiz, havasız, karanlık bir koğuşta, nerdeyse hepsi köylü olan tutuklularla birlikte yatıp kalktılar.

İlk günler giyimleri, davranışlarıyla başka bir dünyanın insanları oldukları hemen anlaşılan bu iki "şehir uşağı"na uzak duran koğuşdaşları, gardiyanlardan onların yoksullardan yana birtakım eylemleri yüzünden kötü kişi bellendiklerini öğrenince, üstelik İsmail'in Lazca konuşabilecek kadar köklü bir Karadenizli olduğunu görünce, buzlar eriyiverdi.

Nâzım Hikmet ilk olarak cezaevine giriyor, yoksul Anadolu halkını ilk olarak böylesine yakından tanıyor, hem yaşam deneyi, hem de şiiri gelişiyordu.

İki arkadaşın yargılanmak üzere Hopa'dan Rize'ye gönderilmeleri tutukluluklarının sona ermesini sağladı. Pasaportsuz sınır geçme suçunun cezası üç gün hapisti. Fazlasıyla içerde kaldıkları için serbest bırakılmaları gerekiyordu.

Ama başka bir suçtan cezaları bulunup bulunmadığını araştırmak için yapılması gereken yazışmalar uzun süreceğinden, mevcutlu olarak Ankara'ya gönderilmelerine karar verildi.

Laz İsmail nereye gönderilirlerse gönderilsinler sonunda sorgulanıp salıverileceklerine inanıyordu. Nâzım Hikmet ise tedirgindi. Sınır dışı edilmekten korkuyordu.

Duruma yasalar açısından bakılmalıydı.

1. Nâzım Hikmet, komünizm propagandası yapmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi'nce, 12 Ağustos 1925 tarihinde, gıyaben 15 yıl hapse mahkûm edilmişti.

2. Nâzım Hikmet, 7 Ekim 1927'de başlayan bir soruşturma sonunda gizli bir komünist partisi kurdukları anlaşılanların sözlerine dayanılarak, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nce, bu yasadışı partiye üye olmak suçundan üç ay hapse mahkûm edilmişti.

3. Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci yıldönümü nedeniyle Büyük Millet Meclisi'nce çıkarılan bağışlama yasası bu iki yargıyı da kaldırmıştı.

4. Nâzım Hikmet, Rize Ağır Ceza Mahkemesi'nce pasaportsuz olarak sınırı geçme suçundan üç gün hapse mahkûm edilmiş, cezasını fazlasıyla çekmişti.

Ne var ki iki arkadaş elleri birbirine kelepçelenerek, silahlı jandarmalar gözetiminde, Rize'den bir vapura bindirilip İstanbul'a gönderildiklerinde, sorumlular bu bilgileri edinebilmiş değillerdi.

Ancak yemek yerken ya da tuvalete giderken kelepçelerinin açıldığı zorlu bir vapur yolculuğuyla, 4 Ekim 1928'de, İstanbul'a vardıklarında gazetecileri buldular karşılarında.

Ertesi günkü "Cumhuriyet"te, elleri birbirine kelepçeli, arkalarında silahlı jandarmalarla, azılı katiller gibi, Sultanahmet Cezaevi'ne götürülüşlerinin fotoğrafı yayımlanınca basından yoğun protestolar yükseldi.

İstanbul'da çıkarıldıkları mahkeme, bütün suçlamaların birleştirilerek ele alınması için, iki arkadaşın Ankara'ya gönderilmelerine karar verdi.

Basın yapılan onur kırıcı uygulamayı açıkça eleştirmeye başlamıştı. Bir bağışlama yasası çıkarılmış, siyasal tutuklular salıverilmişken, onların böyle bileklerinde kelepçeyle oradan oraya dolaştırılmaları kınanıyordu.

Ama yazılanların bir yararı olmadı. 14 Ekim 1928'de, Nâzım ile Laz İsmail, Ankara'ya gene bileklerinde kelepçeleri, arkalarında jandarmalarıyla gittiler. Hemen sorgulanıp tutuklandılar.

·  1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Önceki yargılamalardan gerekli bilgilerin, belgelerin toplanması biraz sürdü. Ancak 4 Kasım 1928'de başlayan duruşmalar 23 Aralık 1928'de sona erdi.

Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, Nâzım Hikmet'in İstiklal Mahkemesi'nce verilip bağışlama yasasıyla kaldırılan 15 yıllık cezasına dayanak olan belgeleri ele alarak nerdeyse yeni bir yargılama yaptı.

Sonuçta tutuklanma tarihlerine göre, onun da, Laz İsmail'in de, önceki sonraki, bağışlanmış bağışlanmamış bütün cezalardan kurtuldukları anlaşıldı. Böylece, serbest bırakılmalarına, yüzlerine karşı, oy birliğiyle karar verildi.



 

·  1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası

Nâzım yasaları biliyor, açık vermemeye özen gösteriyordu.

Yıllar sonra şöyle diyecektir :

"Beynenmilel olaylar şiirimde önemli bir yer tutmakta devam ediyordu. Bunları, o günkü memleket şartlarında, bir çeşit dumanla örtmek zorundaydım, ancak böylelikle bunları bastırabilirdim."

Kitaplarından 835 Satır'ı Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi (1929), Jokond ile Sİ-YA-U'yu kendisi (1929), Varan 3'ü Ahmet Halit Kitaphanesi (1930), 1+1=1'i kendisi (1930), Sesini Kaybeden Şehir'i Remzi Kitaphanesi (1931) yayımlamıştı.

Görüldüğü gibi, ilk beş kitabının yayımlanmasında, her şeye karşın, iki yayınevinin katkısı olmuştu.

Ankara'da, C.H.P. çevrelerinde, Nâzım Hikmet'in "sınıf edebiyatı" yaptığı, grevi öven şiirler yazdığı, buna karşın elini kolunu sallaya sallaya ortalarda dolaştığı konuşuluyordu.

Önce dedikodular, arkasından kovuşturma geldi. 1 Mayıs 1931 günü bir sivil polisin getirdiği çağrıyla, ertesi gün Sorgu Yargıçlığı'nda sorgulanması yapıldı. İçişleri Bakanlığı'nın emri doğrultusunda, ilk beş kitabındaki şiirlerinde "bir zümrenin başka zümreler üzerinde hakimiyetini temin etmek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği" savıyla mahkemeye verildi.

6 Mayıs 1931 Çarşamba günü saat 15'te, 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde, Türk Ceza Yasası'nın 311 ile 312. maddelerine dayanarak başlayan mahkemeye, Nâzım Hikmet koyu renk bir giysi, çizgili boyunbağı, elinde fötr şapkayla gelmişti. Az sonra Avukatı İrfan Emin Bey de (Kösemihaloğlu) yanında yerini aldı. Küçük mahkeme odası üniversite öğrencileri, genç şairler, şapkalı bayanlarla tıklım tıklım doluydu.

Sorgulanmasının bir yerinde Nâzım Hikmet şöyle dedi :

"İddianamede beş altı noktadan suçlama var. Bunların başında benim komünist olduğumu ilan etmekliğim suç sayılmaktadır. Evet, ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince ben komünist şair olmakla cürüm işlemiş olmam. Komünistlik bir tarz-ı telakkidir. Diğer iktisadi ve siyasi meslekler nasıl cürüm değilse, komünist mefkûresi de cürüm değildir. Benim bir sınıf halkı diğeri aleyhine tahrik ettiğim iddiası söz konusu değildir."

Bundan sonra yapıtlarını tek tek ele alıp yazılış amaçlarını açıklayan şair, bir yerde, kendisini Batının emperyalist ülkelerinin mahkemeye vermesi gerektiğini, bir yerde de, Türkiye'de ekonomik sıkıntı olduğunu rakamlarla açıklayan Ticaret Odası Dergisi'ne değinerek, halkın durumundan söz etmek suç ise, ekonomi bilimini ortadan kaldırmak gerektiğini söyledi.

Sorgulama bitince, Savcı esas hakkında görüşünü bildirerek,

"Müdafaasına nazaran suç için araştırılan kanuni unsur ve şeraiti göremiyoruz, beraatini talep ederim," dedi.

Avukat İrfan Emin Bey ise coşkulu, uzun bir savunma yaptı. Türkiye'nin emperyalizme karşı verdiği savaşa da değindiği konuşmasını,

"İddia makamının talebine katılarak beraatimizi talep ederiz," diye bitirdi.

Yargıçlar dosyayı incelemek için on dakika ara vererek içeri çekildiler. Mahkeme salonunda aklanma kararı bekleniyordu. Ama öyle olmadı, duruşma 10 Mayıs 1931 Pazar günü sabahına ertelendi.

Kimilerinde kuşku uyandıran bu erteleme ilgiyi büsbütün artırmış, pazar sabahı gelen dinleyiciler salona sığmayıp koridora taşmışlardı. Karar oybirliğiyle aklanma olarak okununca, büyük bir alkış koptu.

Bazı gazeteler sorgulama sırasındaki konuşmaları saptırarak yayımlamışlardı. Nâzım'ın ilk işi, hemen o gün, Sirkeci'de, İrfan Emin Beyin yazıhanesinde, mahkemede söylediklerinin doğrusunu yazarak gazetelere göndermek oldu. Bu aklanmanın altında bir ödün olduğu düşünülememeliydi.

Dürüstlüğü, yiğitliği seven Türk halkı, onun yargıçlara karşı açık açık, "Ben komünistim," demesinden çok hoşlanmıştı. Şiirle hiç ilgilenmeyen, üstelik komünizme karşı olan kimseler, mahkemedeki sözlerini okuyunca, bu dik başlı delikanlı için olumlu düşünmeye başlamışlardı.



 

·  1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Gece Gelen Telgraf yayımlandıktan bir süre sonra iki dava birden açıldı. Birinci dava, 5 Mart 1933'te, kitabı toplatan İstanbul Cumhuriyet Savcılığınca, "halkı rejim aleyhine kışkırtmak"tan, sırasıyla yazar Nâzım Hikmet'e, yayımcı Ahmet Halit Beye, basımevi sahibi Ali Beye karşı açıldı.

Ama şair Gece Gelen Telgraf toplandıktan iki hafta kadar sonra, 22 Mart 1933'te, gizli örgüt kurmak, üç kentte, İstanbul, Bursa, Adana'da, duvarlara devrim bildirileri yapıştırarak, kitapçıklar dağıtarak komünizm propagandası yapmaktan tutuklanarak bir süre İstanbul'da sorgulandı, arkasından yargılanmak üzere, 1 Haziran 1933'te, Bursa'ya gönderildi.

Aslında İstanbul'da kapalı oturumlarla yürütülen Gece Gelen Telgraf davası daha sonuçlanmamıştı. Bu davanın duruşmalarında mahkeme salonuna basın bile alınmıyordu. Şairin beş kitabı için yargılanması sırasındaki izleyici çokluğu, aklanmasının uzun uzun alkışlanması unutulmamıştı.

Nâzım Bursa'ya gönderildikten sonra yalnızca avukatının katılabildiği oturumlar, 29 Temmuz 1933'te, altı ay hapis cezasıyla sona

·  1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası

İkinci davayı ise, 9 Mayıs 1933'te, Gece Gelen Telgraf'ta yer alan "Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye" adlı yergide "kendisine ve pederine hakaret ettiği" gerekçesiyle Süreyya Paşa, Nâzım Hikmet'e karşı açmıştı.

Avukat İrfan Emin Bey, Süreyya Paşa davasını, Bursa'ya gönderilmiş olan sanığın mahkemeye getirilmesini isteyerek, kitabın basım tarihiyle içindeki son şiirlerin yazılış tarihleri arasındaki tutarsızlığı kullanarak, söz konusu şiirlerin 1931 yılında Matbuat Cemiyeti'nin gezintisinde okunduğunu tanıklarla kanıtlayacağını söyleyerek uzatıyordu.

Ayrıca yergide Süreyya Paşa ile babasının adları geçmiyordu. Basımevindeki müsveddeler getirildi, mahkemeye 1933 tarihinin aslında 1931 olduğu, bir dizgi yanlışı yapıldığı kabul ettirilmeye çalışıldı. Savunma bu yolla yerginin Hikmet Bey ölmeden önce yazıldığını kanıtlamak amacındaydı. Ama mahkeme müsveddeler üstünde oynanmış olabileceği görüşünü benimsedi.

Davacılar yapıtın 3 Ocak 1933 tarihinde, davalılar ise, bir önceki yıl yazılmış şiirlerle, 1932 kasımında yayımlandığını söylemekteydiler.

Bursa'dan duruşmaya getirilen Nâzım Hikmet, yergiyi Serasker Rıza Paşayı düşünerek yazmadığını, sadece "hırsız serasker" dediğini, bunun Rıza Paşa olarak yorumlanmasına bir anlam veremediğini, aslında tarihe mal olmuş kişilerin yergi konusu yapılabileceğini, ama kendisinin yalnızca "istibdat devri"ni yermek amacını güttüğünü söyledi.

Ne var ki Hikmet Bey ölürken yaşanan olay şiirde açık açık anlatılıyordu.

27 Ağustos 1933'te mahkeme Nâzım Hikmet'i, Süreyya Paşanın babası Serasker Rıza Paşaya hakaret ettiği için 1 yıl hapse, 200 lira ağır para cezasına, davacıya 500 lira tazminat vermeye mahkûm etti.

Avukat İrfan Emin Bey 12 Eylül 1933'te gerekçeli kararı alınca süresi içinde temyize başvurdu.

Ama 29 Ekim 1933'te, Türkiye Cumhuriyeti'nin onuncu kuruluş yılı dolayısıyla bir bağışlama yasasının çıkarılması, Nâzım Hikmet'i, temyiz kararına gerek kalmadan, bu iki davada aldığı cezalardan kurtardı.



 

·  1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Nâzım Hikmet, 22 Mart 1933'te, gizli örgüt kurmak, üç kentte, İstanbul, Bursa, Adana'da, duvarlara devrim bildirileri yapıştırarak, kitapçıklar dağıtarak komünizm propagandası yapmaktan tutuklanmış, bir süre İstanbul'da sorgulanmış, ama arkasından, yargılanmak üzere, 1 Haziran 1933'te, Bursa'ya gönderilmişti.

27 Ağustos 1933'te, Bursa Ağır Ceza Mahkemesi'nde idam talebiyle başlayan dava, 31 Ocak 1934'te, şaire 5 yıl ağır hapis cezası verilmesiyle son buldu. "33- 11 -11, Bursa. Hapisane" diye başlayan ünlü "Karıma Mektup şiiri bu dava sırasında yazılmıştır.

Temyiz verilen kararı bozduysa da Bursa Ağır Ceza Mahkemesi 4 yıla indirerek hapis kararında direndi. Cumhuriyet'in onuncu yılında çıkarılmış olan bağışlama yasasıyla 4 yılın 3 yılı siliniyor, geriye bir yıl kalıyordu.

Oysa Nâzım Hikmet bir buçuk yıldır tutukluydu. Böylece 6 ay alacaklı olarak, 12 Ağustos 1934'te, cezaevinden salıverilerek İstanbul'a geldi.



 

·  1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası

Taksim'de yazarların, tiyatro oyuncularının sık sık uğradıkları bir kahve vardı. Nâzım da birileriyle buluşmak istediği zaman oraya giderdi. 30 Aralık 1936 günü gene bir buluşma için gittiği bu kahvede, beklediği kişiler gelmeyince, şapkasını, gazetesini alarak dışarı çıkmış, birkaç adım attıktan sonra da yanına Birinci Şube'den olduklarını söyleyen üç sivil polis sokulup kendisini Sirkeci'deki Sansaryan Hanı'na götürmek üzere emir aldıklarını söylemişlerdi.

1 Ocak 1937 günü gazetelerde komünistlik suçlamasıyla on üç kişinin tutuklandığı yazılıydı. Tutuklananlar arasında Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Tornacı Emin Sekûn de yer alıyorlardı ki, bunlar aynı örgütte bir araya gelmeleri olanaksız olan, daha önce yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ndeyken çatışıp birbirlerinden kesinlikle kopmuş yoldaşlardı. Nâzım Hikmet'in başkanlığında, Endüstri Dokuma Cemiyeti'ni de içine alan bir gizli komünist örgütü kurdukları, bildiri dağıttıkları ileri sürülüyordu.

"Cumhuriyet" gazetesindeki özete göre, Nâzım kendini şöyle savunmuştu :

"Bana atfedilmek istenilen ve ispat edildiği iddia olunan yegâne suç, 1 Mayıs tevkifatı esnasında Doktor Hikmet'in bana bir kitap vermiş olmasıdır. Mevzuubahs kitap, Marksizm hakkında yazılmış ilmi bir eserdir ve Babiâli'de her kütüphanede satılmaktadır. Herkes için serbest olan bir kitabı benim satın almış olmam bir suç mudur? Halbuki ben bu kitabı da almış değilim. Burada bulunanlar arasında yalnız Doktor Hikmet'le Zeki'yi tanırım. Diğerlerinin hiçbirisini tanımam. Aramızda 'Kibritin var mı?' gibi bir parola bulunduğu ve bir yere gidince masanın üzerine evvela şapkayı, sonra da üstüne gazeteyi koymak suretiyle ve bu parola ile arkadaşlarımızla anlaştığımız iddia ediliyor. Aşağı yukarı herkes bir yere girince şapkasını çıkarır. Böyle bir paroladan hiç haberim yoktur. Binaenaleyh ben ne komünistlik tahrikâtı yaptım, ne de cemiyet kurdum."

Altı ay süren bu dava, 21 Haziran 1937'de bütün sanıkların aklanmasıyla sona erdi. Ama Nâzım Hikmet şubat ayı ortalarında bazı sanıklarla birlikte serbest bırakılmış, sonraki duruşmalarda tutuksuz olarak yer almıştı.



 

·  1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

Derken 1937 yılı ağustosunda bir gün İpek Sineması'nda Nâzım Hikmet'in yanına bir Harp Okulu öğrencisi sokuldu. Bu olayı şair mahkemede şöyle anlatacaktır :

"Bu genç beni sinema holünde görüp yanıma geldi. Kuleli'den beri yazılarımı okuduğunu, bana hayran olduğunu söyledi. (...) Okuldaki arkadaşlarının da beni sevdiklerini söyledi. O sırada ben bir davadan beraat ederek tahliye edilmiştim. Onu da gazetelerde okumuş olacak ki bana, 'Geçmiş olsun,' dedi. Teşekkür ettim, başımdan savmak için, 'Hadi sana güle güle, içerde işim var,' dedim. Gitmedi, bana, 'Nâzım Bey, ben polis filan değilim,' dedi. 'Sizin fikirlerinizi beğeniyorum, daha etraflı öğrenmek istiyorum, yararlanmak için...' Bu konuşmadan daha çok şüphelendim, holden ayrıldım, içeri girince polis müdüriyetine telefon ederek, resmi askeri elbise giydirip polisleri peşime düşürmemelerini söyledim. 'Benim bütün çalışmam ortada, herkesin gözü önünde,' dedim."

Konuştuğu Başkomiser Salih Tanyeri böyle bir şey yapmadıklarını söylemişse de, Nâzım inanmayarak öfkeyle telefonu kapatmıştı.

Adı Ömer Deniz olan bu Harp Okulu öğrencisi dört ay kadar sonra, 3 Aralık 1937'de, bir Şeker Bayramı öncesi, bu kez Nişantaşı'ndaki Selçuk Apartmanı'na geldi.

Nâzım ile Piraye evde değildiler. Kapıyı o günlerde onlarda kalan, ailenin emektarlarından yaşlı bir kadın, Nine açtı. Ömer Deniz içeri girip beklemek isteyince, konuşmalarını duyan Cavide Hanım da yanlarına geldi. Kendisini içeri alamazlardı, ama isterse bir not yazabilirdi. Ömer Deniz sofadaki bir sandalyeye oturup not yazmaya hazırlanırken, Nâzım ile Piraye geldiler.

Nâzım mahkemede bu olayı da şöyle anlatıyor :

"Aradan ne kadar geçti hatırlamıyorum. Şeker Bayramı geliyordu, çocuklarımıza ve büyüklerimize hediye almak için eşimle çarşıya çıkmıştık. Dönüşte kapı açılıp da aynı genci evimizin girişinde oturuyor görünce tepem attı. Polis evimize kadar girdi, diye düşündüm. Kendi kendime, 'Ne bulacaktı yani?' dedim. O genç ayakta bana yaklaştı, kendisinin ve arkadaşlarının düşüncelerinden ve bana olan bağlılıklarından filan söz etti. Ben evime hile ile girdiğini söyleyerek onu azarladım, yer de göstermedim. 'Ne istiyorsun?' dedim. 'Subay çıkınca erata ne öğretelim?' diye sordu. 'Anayasadaki altı umdeyi öğretirsiniz,' dedim. 'Haydi bakalım, şimdi işimiz var,' dedim."

Bu bir özetlemeydi. Ömer Deniz'in Marx'la, Engels'le ilgili sorular sormak istemesini, Nâzım Hikmet, "Bunları herhangi bir ansiklopedide bulabilirsiniz, ben bilgin değilim," diye engellemiş; subayların erata neler öğreteceklerinin talimatnamelerde yazılı olduğunu, anayasanın, Atatürk milliyetçiliğinin dışına çıkmamaları gerektiğini söylemiş; sözlerini, "Şimdi de ben sana bir soru soracağım, söyle bakalım Nişantaşı'nda, Vali Konağı Caddesi'ndeki Selçuk Apartmanı'nın 3 numaralı dairesinde oturduğumu kimden öğrendin? Haydi bakalım, şimdi bizi yalnız bırak," diyerek delikanlıya yolu gösterip kapıyı arkasından kapatmıştı.

Bu gencin bir provokatör olduğuna kesinlikle inanıyordu.

Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938 gecesi, Beyoğlu'nda, Celâlettin Ezine'nin evinde, Hilmi Ziya Ülken'le bir dergi tasarımı yaparlarken gözaltına alındıktan iki gün sonra tutuklanmıştı.

Askeri Usul Yasası'na göre sanıkları savunacak avukatları "Adli Âmir"in onaylaması gerekiyordu. Nâzım Hikmet'i savunmak isteyen İrfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmedi. Ankara'dan Fuat Ömer Keskinoğlu ile Saffet Nezihi Bölükbaşı adlarında ortak çalışan, "Adli Âmir"in onaylayacağı niteliklerde iki avukat bulundu.

Öte yandan, gene Askeri Usul Yasası'na göre, beş yargıçtan birinin Hukuk Fakültesi mezunu olması yeterliydi.

Mahkemedeki sorgusu sırasında, Ömer Deniz, ilk ifadesinin baskı altında alındığını, Nâzım Hikmet'in, kendisine, "Erata önce cumhuriyeti, sonra komünizmi anlatırsınız," gibi bir söz etmediğini açıklayınca, Fuat Ömer Keskinoğlu ile Saffet Nezihi Bölükbaşı, şaire aklanmasının "yüzde bin beş yüz" olduğunu bildirdiler.

Nâzım Hikmet'in savunması şöyleydi :

"Huzurunuzda ilk defa yargılanıyorum. 1925 yılından beri şiirlerim yüzünden ve gizli parti teşkilatı kurma iddiasıyla muhakeme edildim. İdam talebiyle hâkim huzuruna çıkarıldığım da oldu. Hemen arzedeyim ki, hepsinin delil diye gösterebilecekleri şiirim, birkaç polisin yanlış ifadesi, birkaç arkadaşla toplanmamız, yahut şurada burada duvarlara yapıştırılan 1 Mayıs'la alakalı beyannameler gibi maddi deliller mevcuttu. Fakat adım çıktığı için davaya dahil edildiğimden mahkemelerde beraat kararı aldım.

"Hayatımın son 13 yılı içinde askeri mahkeme önüne çıkarılışım ilk defa vaki oluyor. Ve ilk defa da ne şahidi, ne vesikası, ne delil diye gösterilecek suç evrakı, suç aleti ve ne de bir ihbar veya ifade mevcut bulunuyor. Kendisinden polisin gönderdiği bir sivil şahıs diye şüphelendiğim gencin sorgudaki ifadesinde, 'Köylü erata cumhuriyetten sonra komünizmi öğretin,' dediğim iddiasından gayri bir suç isnadı yoktur. Sanık Ömer Deniz de mahkemenizde böyle bir şey söylemediğimi defaatle tekrarlamıştır. Ben de sorguda ve mahkemede söylediklerimde herhangi bir itirafım mevzuubahis değildir. Zira hakikat ikimizin de dediği gibidir. Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyetin, Mustafa Kemal'in Türkiye'ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğunun idraki içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşaya saygı duymama, Anayasa'daki altı umdeye sahip çıkmama mani değildir ve neşriyatım bunun delilidir. Ne hazindir ki, komünizm hakkında çok az neşriyat bulunması çoğu kişinin bu içtimai felsefe hakkında hem kâfi derecede bilgi edinmesine mani olmuş, hem yanlış zan ve kanaatler sebebiyle her muhalif şahıs komünist damgasını yemiştir. Marksist ve komünist bir şair olarak bu ideolojinin bir memlekette hâkim rejim olmasının üç beş kişinin gizli bir hücre kurması, yahut bir askeri şahsa 'Komünizmi öğret' demek veya o kişinin kendiliğinden bu doktrini öğrenmesi ve öğretmesiyle mümkün olmayacağını bilecek kadar şuurlu bir şairim. Komünizm, sanıldığı gibi, ferdi başarıların ideolojisi değildir ve her toplumda aynı gelişmelerin teminiyle hedefine varılan bir sistem de değildir. Bu sebepledir ki, benim Marksist bir kültürle yetişmiş, kendi milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizm hakkında telkinatta bulunmasını tavsiye etmem havsalanın almayacağı bir yakıştırmadır. Marksistler ancak kendi partilerinin kararıyla, kitleleri, gerekiyorsa, tarihi bakımdan içtimai ve iktisadi tekâmülün vardığı merhaleye göre uygun olacak harekete sevk ederler. Ben tek başıma parti değilim ve böyle bir partinin var olup olmadığı hakkında da iddianamede bir sarahat mevcut değildir. Bahsedilmeyen bir partinin tayin ve tesbiti icab eden bir strateji de mevzuu bahis olmadığından benim Ömer Deniz'e ordu içinde görev vermem de mümkün değildir. Kaldı ki kendisi de benim böyle bir beyanım, tavsiyem veya direktifim bulunmadığını ısrarla söylemektedir. Kendisi de iddia edilen bana ait ifadenin kendisinin söylediği gibi yazılmadığını söylüyor ve mahkemede, huzurunuzda, dediklerimi bir bir tekrarlıyor. Onu arife gününden sonra ilk bugün, duruşmanın bugün başlayan bu celsesinde görüyorum. 17 Ocaktan beri de Askeri Cezaevi içinde bir odada tek başıma bırakıldığım için hiçbir sanıkla veya o sanıkların avukatlarıyla görüşmedim, kimseyle görüştürülmedim. Bu bakımdan o arkadaşın ifadesi ile benim ifadem arasındaki aynılık, hakikatin böyle olduğunu ispat eder. Suçsuzum, beraatımı ve tutukluluk halime son verilerek tahliyemi talep ediyorum."

Nâzım Hikmet, 29 Mart 1938 Salı günü saat 10'da, "yüzde bin beş yüz" aklanması gerektiğine inandığı bir davada 15 yıla mahkûm oldu.

28 Mayıs 1938'de Askeri Yargıtay Nâzım Hikmet'in cezasını onayladı.

13 Haziran 1938 günü, Nâzım Hikmet Ankara Merkez Komutanlığı Cezaevi'nden Ankara Cezaevi'ne aktarılarak ikinci kulede bulunan koğuşa kondu.

Tam bu günlerde gene Adalet Bakanlığı'ndan Cezaevi Müdürlüğü'ne gelen bir emirle şairin sürmekte olan bir davası nedeniyle İstanbul'a gönderilmesi gerektiği bildirildi. Bir yıl önce, 21 Haziran 1937'de aklanmayla sona eren gizli örgüt kurma davası, Yargıtay'dan bozularak geri dönmüş, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden başlamıştı.

Böylece Nâzım Hikmet Ankara Cezaevi'nden alınarak İstanbul'da Sultanahmet Tutukevi'ne getirildi.

·  1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

Haziran ayı sonuna doğru Donanma Komutanlığı'ndan gelen görevliler Nâzım Hikmet'i alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.

Yavuz gemisinde başlamış olan bir soruşturmaya onun adı da karışmıştı. İlk sorguları, Harp Filosu'na bağlı askeri yargıç Teğmen Halûk Şehsuvaroğlu yapmış, sanıkların yargılanmalarını gerektirecek bir durum olmadığı yolunda görüş bildirmişti.

Donanma Askeri Mahkemesi'ndeki yargılama 10 Ağustos 1938 günü Erkin gemisinde başladı.

Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, duruşma yargıçı Salih Köniman, savcı Binbaşı Şerif Budak, yardımcıları Teğmen Fahri Çoker ile Teğmen Halûk Şehsuvaroğlu idiler.

Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ndeki savcı Binbaşı Şerif Budak oradaki başarısı dolayısıyla Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde de görevlendirilmişti.

Erkin, sonradan denizaltı filosunun ana gemisine dönüştürülmüş olan, eski bir yolcu gemisiydi. Subayların geniş yemek salonu mahkeme salonu haline getirilmişti.

Yargılamanın nerede başlayıp nerede biteceği hiç belli değildi. Çünkü gemi ikide bir yer değiştiriyordu. Nitekim bir süre sonra Adalar önünden Silivri açıklarına gidildi.

Dava konusu, en kısa söylenişiyle, "kitap okumak"tı.

Gerek günlük gazetelerde, gerek kitaplarda, "Marksizmden söz edilmese bile sürekli komünizm propagandası" yapıldığına inanılıyor, yayımcılık kömünist propagandasının aracı olarak görülüyordu. Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı gibi tanınmış komünistlerin, hatta eski yeni Rus yazarlarından herhangi birinin, kovuşturmaya uğramamış ya da uğrayıp aklanmış, serbestçe satılan kitaplarını okumak da bu propagandanın etki alanına girmek anlamına geliyordu.

Hikmet Kıvılcımlı ile karısı Fatma Nudiye Yalçı, "Kıvılcım Kütüphanesi" adında bir yayınevi kurmuşlardı. Bu kişilerle yakın ilişki içinde olan Kerim Korcan adında okuma meraklısı bir genç ise, "Kitap Sevenler Derneği" diye bir topluluk oluşturmuştu. Aralarında kitap alıp veriyor, okumayanlara okuma sevgisi aşılamaya çalışıyorlardı.

Kerim Korcan'ın, askerliğini Yavuz'da yapan ağabeysi Haydar Korcan da dernekten kitap alıp okuyordu. Giderek gemideki okumaya meraklı astsubaylara, erlere de kitap götürüp getirmeye başlamıştı. Bunlar arasında yasaklanmamış sol kitaplar da vardı.

Yasaların tanıdığı olanaklardan yararlanarak yayımcılık yoluyla komünizm propagandası yaptıkları saptanan kişilerden, önce, 25 Nisan 1938'de, Hikmet Kıvılcımlı ile Fatma Nudiye Yalçı, beş gün sonra da, Kerim Korcan gözaltına alınmışlardı.

Sansaryan Han'da, bir aya yakın bir süre, işkence altında yapılan sorgulamalar sonunda, Yavuz zırhlısına gidip gelen kitaplar konusu ortaya çıkınca işin rengi birden değişiverdi. Gerçi donanmada bir örgütlenme eylemi söz konusu değildi, ama sol yayınlar okuyan birileri olduğu anlaşılmıştı.

Donanma Komutanlığı'nca başlatılan soruşturma, aşırı tedirginliklerle, ağır baskılar altında, kışkırtıcı ajanlar kullanılarak yürütüldü. Bu arada Hamdi Alevdaş adlı bir astsubay, Pavli ile Pendik'te gazino işleten sanıklardan Hamdi Alev'in evinde, 1934 yılında Nâzım Hikmet'le konuştuğunu, sonra iki kere de Erenköy'deki Mithat Paşa köşküne gittiğini söyledi. Şair güya ondan erlere gelen mektupları okuyup ailesi yoksul olanları saptamasını, adreslerini almasını istemişti. Bu yoksul ailelere yardım edilecekti. Nâzım Hikmet'i dava kapsamına dört yıl öncesiyle ilgili böyle kanıtsız, tanıksız bir suçlama sokuyordu.

Duruşmada söz kendisine geldiği zaman Hamdi Alevdaş, astsubay arkadaşlarıyla bazı toplantılar yaptıklarını, kendisinin Nâzım Hikmet'le konuştuklarını onlara anlattığını, ancak bütün bunları Yavuz'un İkinci Komutanı Kurmay Yarbay Ruhi Develioğlu'nun verdiği sözlü emir üzerine, bilgi toplamak amacıyla gerçekleştirdiğini açıkladı. Ayrıca şairden ilk sorgusunda söylediği gibi herhangi bir talimat da almamıştı.

Bu gelişme Nâzım Hikmet'in davanın dışında kalması, aklanması anlamına geliyordu. Ama tanık olarak çağrılan Kurmay Yarbay Ruhi Develioğlu bilgi toplaması için Hamdi Alevdaş'a emir vermediğini söyledi.

Nâzım Hikmet ise bütün sorgularında dört yıl önceki olayları tam olarak anımsamadığını, bir astsubayla hiç görüşmediğini, Hamdi Alevdaş'la belki sivil giyinmişse görüşmüş olabileceğini, ama bunu da anımsamadığını, yoksullara yardım diye bir şeyin söz konusu olmadığını, kimseye böyle bir talimat vermediğini söylüyordu.

Kovuşturmalar çok geniş tutulmuştu. Hikmet Kıvılcımlı, Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, ağabeysi Haydar Korcan'dan başka, özellikle Nâzım Hikmet'in kitaplarını okuyan pek çok astsubayla onların tanıdıkları, yakınları gözaltına alınıp sorgulanmışlardı. Ortanca kardeşi Nuri Tahir Tipi, önce Yavuz'da, sonra Erkin'de gedikli üstçavuş olan Kemal Tahir de sanıklar arasındaydı.

Yavuz zırhlısından topçu başgedikli çavuş Hamdi Alevdaş'ın yanı sıra, bu olaya görevli olarak katıldığını ileri süren bir astsubay daha vardı : Gene Yavuz zırhlısından cephaneci başgedikli çavuş Adil Kut.

Daha önce de erat arasında "ağız yoklama" yoluyla bilgi toplama işleri yapmış olan bu astsubaya, kendi söylediğine göre, "Seni tutuklayıp hücrelerde ayrı ayrı yatanların yanına koyacağız. Yeni tutuklanmış gibi yaparak onlardan bilgi sızdıracaksın. Mahkeme başlayınca hem ödüllendirilecek, hem de terfi ettirileceksin," denmişti.

Mahkeme başlayınca, ödüllendirilmek bir yana, serbest de bırakılmadığını gören Adil Kut, sorgusu sırasında yargıçlara durumu açıklayarak, "Tahliyemi ve terfiimi istiyorum," dediyse de, bu açıklama onu dört yıl ceza yemekten kurtaramadı.

Duruşmaların sonuna doğru yaklaşılırken, Kemal Tahir'in avukatlığını İstanbul Barosu'nun kararıyla üstlenen Ethem Nuri Balkan yaptığı savunmayı şöyle bitirdi :

"Görülüyor ki Donanmada görevli bir kısım gedikli başçavuşlar, üstçavuşlar, Nâzım Hikmet'in, Sabahattin Ali'nin, Sabiha Zekeriya'nın, Hikmet Kıvılcımlı'nın eserlerini okumuşlar. Bunlar kitapçılarda satılan ve satılmakta bulunan eserlerdir. Yaşadığımız yıl komünistlik ve faşistlik sözlerinin en çok konuşulmakta olduğu bir dünya savaşı öncesinin konuları arasındadır. Bu insanlar da gazete okumakta, Radyo Gazetesi'ni, hiç olmazsa onu dinlemektedirler. Bu mevzuları kendi aralarında, boş vakitlerinde konuşmaları, onların Donanmaya herhangi bir zarar verme maksat ve gayesini taşımaz, taşımamıştır da. Bunları salıvermek en kestirme yoldur, Sayın Hâkimler."

Avukatların sanıklarca okunan kitapların zararlı yayın olup olmadığının Adalet Bakanlığı'ndan sorulmasını ısrarla istemeleri üzerine, kitapların listesi bakanlığa gönderildi. Üç gün sonra gelen tezkerede şöyle deniyordu :

"Listede yazılı olanlar her Türk vatandaşının okuması için neşredilmiş kitaplardır."

Avukatlar bu tezkerenin ortada bir suç öğesi bulunmadığının kesin kanıtı olduğunu, bir suç öğesi bulunmayınca da, davanın kendiliğinden düşmesi gerektiğini söylediler.

Savcı Şerif Budak'ın yanıtı şu oldu :

"Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz."

Avukat Ethem Nuri Balkan ise, oturduğu yerden, "Sayın Hâkimlerim, ortada hiçbir şey yoktur. Siz öküz altında buzağı arıyorsunuz!" diye bağırdı.

Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer avukatlarla Savcı Şerif Budak arasında geçen bu tartışma üzerine, görevinden istifa etti. Onun yerine Amiral Ertuğrul Ertuğrul atandı.

Nâzım Hikmet Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ndeki yargılamadan 15 yıl ceza yiyerek gelip Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde başlayan yargılamanın gelişme biçimini izlerken, hukuka güvenini tam anlamıyla yitirmişti.

10 Ağustos 1938 günü başlayan Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ndeki dava 29 Ağustos 1938 Pazartesi günü kararın okunmasıyla son buldu.

Nâzım Hikmet'le ilgili bölümde, "siyasi fikirleri, mazisi, neşriyatı ve evvelki mahkûmiyetleri ile pek aşikâr bir suretle bir komünist propagandacısı olduğu anlaşılan" bu kişinin, "donanmanın inhilal [dağılma] ve ihtilale maruz kalmasına" yol açmak istediği belirtilerek, 20 yıl ağır hapisle cezalandırılmasına karar verildiği bildiriliyor, yasalara göre üçte biri indirilince geriye kalan 13 yıl 4 ay, önceki davada aldığı 15 yıla eklenerek, cezası 28 yıl 4 ay ağır hapis olarak açıklanıyordu. Ayrıca ölünceye kadar kamu hizmetinde çalışamayacak, cezaevinde kaldığı sürece hacir altında bulundurulacaktı.

Hamdi Alev, Emine Alev, Hamdi Alevdaş, Nuri Tahir Tipi 18'er yıl; Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mehmet Ali Kantan, Haydar Korcan 15'er yıl; Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Seyfi Tekdilek 10'ar yıl; Hüseyin Avni Durugün 5 yıl; Ali Kut 4 yıl; Fethi Ülgezer, Burhan Cengen 3'er yıl ceza almışlardı.

31 Ağustos 1938 günü İstanbul Sultanahmet Tutukevi'ne aktarılan sanıklar Askeri Yargıtay'a başvurarak beklemeye başladılar.

Ama, tıpkı önceki davada olduğu gibi, 29 Aralık 1938'de, Askeri Yargıtay'dan gelen onay, son umutları da boşa çıkardı.

1938 yılı içinde bu askeri yargılamalar sürerken, sanıklardan gelen yazılı sözlü başvurular, özellikle de Nâzım Hikmet'in avukatları Fuat Ömer Keskinoğlu ile Saffet Nezihi Bölükbaşı'nın Büyük Millet Meclisi'ne verdikleri kapsamlı dilekçeler, hukuktan anlayan milletvekillerini çok tedirgin etmişti. Bu konu çeşitli yönleriyle Ankara Palas'ta, Karpiç'te, Meclis koridorlarında konuşulup tartışılıyor, Milli Savunma Bakanı'na, Adliye Bakanı'na ayaküstü sorular soruluyordu. Bir encümen toplantısında Başbakan Refik Saydam'dan görüş bildirmesi dileğinde bulunulmuş, "Meclis her şeye hâkimdir, siz bilirsiniz!" yanıtı alınmıştı.

Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaları, hukukçu olmayanların adalet dağıtmaları, delilsiz mahkûmiyetler gibi tartışmaya açık konuların kafaları fazla işgal ettiğini gören Başbakan'ın, durumu kurtarmak isteyen bir konuşmasında, ordu içinde yapılmak istenen "suikast"lerden söz etmesi, Milli Savunma Bakanı Naci Tınaz'ın, oturduğu yerden, "Suikast denemez, menfi tahriklerden söz edilebilir," diye karşı çıkmasına yol açmıştı. Eski Jandarma Genel Komutanı olan Bursa milletvekili Korgeneral Naci Tınaz bu atışma üzerine bakanlıktan istifa etmiş, yerine Saffet Arıkan atanmıştı.

Bu arada yasalarda yetersizlikler bulunduğu, birtakım düzeltmeler yapılması gerektiği de ortaya çıkmıştı.

Türk Ceza Yasası'ndaki 141-142. maddeler, 16 Temmuz 1938 gün ve 3531 sayılı yasayla değişikliğe uğratılarak, yalnız eylemi değil, düşünce açıklamayı da cezalandırır hale getirildiler.

Buna neden gerek duyulduğunu Çetin Özek şöyle anlatıyor :

"Yavuz ve Harp Okulu olaylarında, Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, A.Kadir gibi sanıkların, her ne olursa olsun mahkûm edilmelerine önceden karar vermiş bulunan siyasi iktidarın, bu isteğine uygun olarak 141 ve 142. maddeleri uygulayabilmesi mümkün olmamıştır. Maddelerin suçun teşekkülü için cebir unsurunu şart koşmaları, bu maddelerin uygulanmasını inkânsızlaştırmıştır. Bu nedenle 141 ve 142. maddelerin değiştirilmesi ve 'cebir' unsurunun kaldırılması yoluna gidilmiş, Yavuz ve Harp Okulu sanıkları, Askeri Ceza Kanunu'na göre, askeri isyana teşvikten cezalandırılabilmişlerdir."

Öte yandan Askeri Ceza Kanunu'nda yapılan bazı değişiklikleri kendilerine göre yorumlayan Fuat Ömer Keskinoğlu ile Saffet Nezihi Bölükbaşı, 1 Ağustos 1939'da, Harp Okulu Komutanlığı'na yeni bir dilekçe vererek, Nâzım Hikmet'in serbest bırakılmasını, en azından cezasının hafifletilmesini istediler.

Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce bu dilekçeye, fazla bekletmeden, 9 Ağustos 1939 tarihinde, olumsuz yanıt verilirken şöyle deniyordu :

"Suçun askeri isyana tahrikten ibaret olduğu ve komünistlik fikirlerini yaymaya teşebbüs keyfiyetinin takdiri şiddet sebebine matuf bir ibare mahiyetinde bulunduğu açıktır."

Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nin Nâzım Hikmet'le ilgili kararından yaklaşık dokuz ay sonra, Askeri Ceza Yasası ile Askeri Muhakeme Usulü Yasası'nın ilgili maddeleri değiştirilerek komünizm propagandasının ordu içinde ya da orduya bağlı kişiler arasında yapılması, ayrı bir suç olarak tanımlanıp askeri yargının görevleri arasına sokuldu.




 

Eski - Yeni Kavgası

"Resimli Ay"da yazmaya başladıktan sonra Nâzım Hikmet dost düşman pek çok kişinin ilgiyle izlediği, hayranlık duyduğu bir şair durumuna gelmişti.

Güzel Sanatlar Birliği Genel Sekreteri olan Peyami Sefa Bey (Safa), Alay Köşkü'nde düzenlenen toplantılarda, şiir okuması için onu izleyicilerin önüne çıkarırken "büyük şair" diye tanıtıyordu.

Aralarındaki dostluk "Cumhuriyet" gazetesindeki bir olay sonucu başlamıştı. Nâzım Ankara'da tutukluyken gazetenin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Sefa Bey, onun "Yanardağ" adlı şiirini üç sütun olarak çerçeve içinde yayımlamış, ertesi gün ise gazetenin birinci sayfasında bir özür dileme yazısı yer almıştı. "Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan bu manzume"nin yazıişleri müdürüne gösterilmeden yayımlandığı belirtiliyor, "mesleği mesleğimize katiyyen uymayan bir muharrire ait" diye nitelenen şiirin gazetede yayımlanmış olmasından dolayı okurlardan özür dileniyordu.

Nâzım Hikmet İstanbul'a gelip bu olayı öğrenince, kendisi yüzünden gazete yönetimiyle arası açılan Peyami Sefa'yı aradı, arkadaşlık etmeye başladılar. Alay Köşkü'nde düzenlenen toplantılarda birlikte şiir okudukları Necip Fazıl (Kısakürek) ile de Bahriye Mektebi'nde başlayan yarışmalı dostlukları sürüyordu.

Ahmet Halit Kitabevi'nin 1929 mayısında yayımladığı 835 Satır adlı kitabı ise çok büyük bir ilgiyle karşılandı.

Nurullah Ataç'la başlayan övgüler, A.B.D.'de öğrenim gören Nermin Muvaffak'ın (Menemencioğlu) imzasını taşıyan "Yeni Türkiye'nin Şairi" başlıklı bir yazıyla, New York'ta yayımlanan "The Bookman" adlı dergiye kadar uzandı.

Alay Köşkü'ndeki toplantılarda ise, eski yeni birçok ünlü şair şiirlerini okuyor, en çok alkış alan Nâzım Hikmet oluyordu.

Böylesine parlak bir çıkışın sanatçılar arasında kıskançlık yaratmaması olanaksızdı. Arkadan arkaya yapılan yerici konuşmalar, giderek yazılara da yansımaya, önceleri olumlu sözler edenlerin de düşünceleri değişmeye başladı.

Hava bayağı gerginleşmişti.

Yakup Kadri Bey (Karaosmanoğlu), "Milliyet" gazetesinde birbirini izleyen yazılarla, hem Nâzım Hikmet'i, hem de genç kuşağı topluca yeren birtakım görüşler ileri sürdü :

"Ferdiyetçi şair, cemiyetçi şair... Bunlardan biri tabiat ve insanlar içinde münzevidir. Yalnız kendi ıstıraplarını, kendi heyecanlarını, kendi ümitlerini, kendi sevinçlerini çağırır. Öbürü Victor Hugo'nun bir tarifine göre, 'kâinatın ortasında bir taninli yankıdır.' Cemiyetin olsun, tabiatın olsun, bütün hayatın tecellilerini kendisinden aksettirir ve her şey, her beşeri hadise onda en ahenktar, en şuurlu ifadesini bulur. Denebilir ki bu tür şairler beşeriyetin haykıran vicdanıdır. Lakin işte bu nevi şairler, bunun içindir ki, beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimi ve onun gibi mantıksızdırlar. Yaptıkları şeyde klasik sanatın ilahi intizamından, ezeli ahenginden eser yoktur, bütün estetikleri insanların idare ettiği cemiyetler gibi anarşiktir. Nâzım Hikmet'in dediği gibi bu tarz şiirler Bethoven'in sonatlarını asla değil, fakat bir bando mızıkayı, bir panayır yerinde bir fanfarı andırır. Bittabi, böyle bir musiki sokaktan başka bir yerde çalınmaz. Onun içindir ki, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin bugünkü Türk cemiyetinde hiç yeri olmadığını zannediyorum. Çünkü bizde bu orkestranın, cehennemi velvelesini dinleyebilecek kocaman, koyu ve dalgalı insan kitleleri henüz yetişmemiştir, yakın bir atide yetişmesinin imkânını da göremiyoruz." (Milliyet, 14. 5. 1929)

"İnkârdan müspet bir şey çıkmasının imkânı yoktur. Halbuki Namık Kemal'den bugünün en genç Türk şairine kadar, gelmiş geçmiş ne kadar müceddidimiz varsa, hepsi de işe kendilerinden evvelkileri inkâr ile başlamışlardır. Onun için hepsi piç kaldı. Edebiyatta babasız dehâ yoktur." (Milliyet, 20. 5. 1929)

Bir sonraki yazısında Yakup Kadri Bey yeni kuşağa yönelttiği eleştirilerinde çok daha ileri gidiyordu :

"Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler namı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddi ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır. (...) Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi'de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Babıâli gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar." (Milliyet, 30 Mayıs 1929)

Peyami Sefa Beyin on beş günde bir çıkmaya başlayan "Hareket" adlı dergisi ile "Resimli Ay" bu saldırıyı birlikte karşılama kararı aldılar. Yakup Kadri Bey Ankara'ya yakın, Mustafa Kemal Paşanın sofrasında yer alan bir yazardı. Dikkatli davranılmalıydı. Zekeriya Bey (Sertel) ile Sabiha Hanımın (Sertel) olurları da alınınca kavgaya girişildi.

İlk yazıların ardından, Nâzım Hikmet'in "İmzasız" imzasıyla, "Putları Yıkıyoruz" başlığı altında, "Resimli Ay"ın Haziran ile Temmuz 1929 sayılarında, önce "dâhi-i âzam" denilen Abdülhak Hâmit'i (Tarhan), arkasından "milli şair" denilen Mehmet Emin'i (Yurdakul) incelemeye alması savaşın patlamasına yetti.

Basında büyük yankılar uyandıran bu yazıların başlama nedeni, "Resimli Ay"da Geceleyin Sokaklar adlı romanı eleştirilirken, "Mahmut Yesari'yi biz başka lisanlara korkmadan tercüme edebiliriz, onun yazısı bundan hiçbir şey kaybetmez. Halbuki, Dahi-i âzam (?!) Abdülhak Hâmit Bey de dahil olmak üzere, kaç yazıcımız böyle bir imtihandan geçebilir? (...) Dâhi-i âzamın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçeye tercüme edin, bakın dâhinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor..." denmesi üzerine, "Cumhuriyet" gazetesinde yazın çevrelerini savunmaya çağıran bir karşı yazı yayımlanmış olmasıydı.

"Putları Yıkıyoruz, No. 1, Abdülhak Hâmit"te yazın alanında kimlere "dâhi" denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : "Hâmit Bey devri için yeni, kuvvetli bir Osmanlı şairidir, işte o kadar." Yazının son tümcesi ise şöyleydi : "Hakiki dehayı bulmak için sahte dehaları, kafalarımıza zorla dikilen putları yıkalım..."

"Putları Yıkıyoruz, No. 2, Mehmet Emin Beyefendi"de ise yazın alanında kimlere "milli şair" denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : Mehmet Emin Beyin şairliği bile bir göz aldanmasıyken, milli şairlik sıfatı bilgisizliğin aldanmasından başka bir şey değildir.

Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) bu yazılara "İkdam" gazetesinde sövgü dolu bir yazıyla karşılık verdi :

"Abdülhak Hâmit bir dâhidir. Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dâhilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil, komünizm propagandasıdır."

(...)

"Karşımızdakiler kimlerdir?

"Bolşevik kapısının müseccel köpekleri!

"Putları kıranlar bunlardır."

Hamdullah Suphi Bey işi yazından siyasaya kaydırmak, yeni sanat adına konuşanları sindirmek istiyordu. Merkez Heyeti Başkanı olduğu Türk Ocağı'nda, milliyetçi gençleri kışkırtıyor, birtakım kararlar aldırıp basına yansıtıyordu :

"İcab ederse daha müessir surette görürüz ki, Türk vatanının sevdiği adamlar, vatansızların tecavüzlerine uğrayacak kadar yalnız değillerdir."

Böylece, gerekirse daha ileri gidileceği, kaba güce başvurulacağı bildirilerek gözdağı veriliyordu. Devlet önlem almazsa, üniversite gençlerinin dergi yönetim yerlerini basıp dağıtacakları, yöneticileri dövecekleri söyleniyordu.

"Hareket" dergisi yapılan jurnalcılığı "Biz Komünist Değiliz" başlıklı bir yazıyla açıklayarak kınadı : "Bu biçarelere komünizm nedir diye sorsanız, onu da doğru dürüst bilmezler. Çünkü samimiyetten, idrakten, fikirden nasibi olmayanlar bu gibi nazariyeleri öğrenmekten ziyade vatandaşlarına ağız dolusu pislik sıçratmaktan zevk duyarlar."

"Resimli Ay" ise olaya şöyle yaklaştı :

"Resimli Ay, sayfalarını sadece edebi bir münakaşaya açmıştır. Buna komünizm süsü verenler çok çirkin bir demagoji yapıyorlar. Bu, doğrudan doğruya eski ile yeninin mücadelesidir. Abdülhak Hâmit dâhi değil, Mehmet Emin milli şair değil demekle komünizm arasında ne münasebet var? (...)

"Eğer bu iddialar yanlışsa aksini ispat edin. Demokrasi içerisinde her fikir müdafaa ve münakaşa edilebilir. Nümayiş ve gürültü ile fikri boğmak, yirminci asır gençliği için çok geri bir harekettir. Gençlik her yerde maziye hürmet eder, fakat bu hürmet, her fikrin serbest münakaşa edilmesine, ortaya yeni fikirler atılmasına mani olmaz.

"Ortada komünizm meselesi yoktur. Eski ve yeni mücadelesi vardır."

Peyami Sefa Bey "Hareket"te genç kuşağı savunuyor, şair olarak Nâzım Hikmet'e güvenini belirtiyor, yenilikçilere yapılan saldırılara ağır sözlerle karşılık veriyordu.

"Biz : 'Varız!' diyen nesiliz, bizde kuvvetimizin şuuru var. Henüz otuz yaşına gelmeyen şairlerimizin bile mısraları, bütün bir neslin hafızasıyla dudakları arasında gidip geliyor, yığınları coşturuyor. Halkı da, güzideyi de, ayrı ayrı teşhir etmesini bilen romancılarımız var.En fena iktisadi anlarda bile kitaplarını karie okutabilen bir nesiliz. Dört çift garazkâr topuğun tozlu döşemeden yaptığı kuru gürültü ve kıskançlıktan gerilmiş dudaklardan çıkan ıslıkla karışık hava kabarcıkları, alkışlar arasında boğuluyor.

"Yığınlar ayaklanıyor ve 'Yaşa!' diye haykırıyorlar.

"Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor.

"Galeyan var!

"Kaçılınız, yol veriniz!"

"Nâzım Hikmet, dünya edebiyatında kendine çok has bir nev'in yaratıcısı olmuştur. O ne bir fantezi heveslisi, ne bir garaipperest, ne de yeni moda müptelası bir edebiyat züppesidir.

"O, sadece, ağlamayan ve haykıran, zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde, çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır. En yeni binalarda kullanılan taşlar da bu dünya kadar eskidir. Nâzım bilir."

Peyami Sefa Bey gençleri "saman karışık hamurla" beslenmiş olduklarını söyleyerek aşağılayan Yakup Kadri Beye ise, "Biz Sizden Değiliz" diye karşılık veriyordu :

"Şimdi de Büyük Harpte yedikleri tereyağlı ekmeklerle iftihar etmeye başladılar. (...)

"Büyük Harpte ve Sakarya'da memleket kapısından düşmanı kovan gençliğin yüzüne doğru kokmuş ağızlarını açarak geğiriyorlar ve yağma sofralarında ziftlendikleri havyarın, içtikleri şampanyanın hasreti ile mest olarak bütün bir kahraman gençliğe bühtanlar savuruyorlar. (...)

"Büyük Harpte yüz binlerce genç saman ekmeği yiyerek sararıp solarken, onlar, Alp dağlarının ceyyit havası ile on dört kilo artmışlarsa, gençliğin bu feragatı karşısında, utançlarından ölünceye kadar iki büklüm durmalı idiler."

Yakup Kadri Bey bunun üzerine, 16 Haziran 1929 tarihli "Milliyet" gazetesinde, bir açıklama yapmak gereğini duydu :

"Benim o makalemde bahsettiğim gençlik ile bugün Darülfünun'da okuyan gençlik arasında hiçbir münasebet olamayacağını Türkçe bilen her ferd ilk bakışta anlardı. (...)

"Bu avarelerin başı üstünde acayip, müthiş ve uğultulu bir cinnet havası esiyor. Çıkardıkları yaygaradan kulaklar tıkanıyor; her biri kargıdan atın üstüne binmiş, ellerinde kamıştan birer mızrak, sağa sola saldırıyorlar, zavallı ücra edebiyat arsasında tozu dumana katıyorlar; göz gözü görmüyor.

"İkide bir : 'Varda, çekilin, biz geliyoruz!' naraları.

"Buyurun gelin. Edebiyat arsası o kadar tenha ki, burada pek-âlâ deliler ve garipler için de barınacak bir köşe bulunur.

"Ne gelen var, ne giden!

"Yine 'Varda, çekilin, biz geliyoruz!' naraları. Biçarelerin muhayyilesi o kadar bozuk, o kadar hasta ki, önlerinde kesif bir ordu, onları yürümekten alakoyuyor vehmindedirler.

"İşte şimdi düşünün, bunlarla Darülfünun gençliğinin ne münasebeti olabilir? Bunlarla, bütün yarına ait ümitlerimizi kendilerine tevdi ettiğimiz Darülfünun gençliği şöyle dursun, hatta en umumi manası ile her sınıf Türk gençliğinin hiçbir alakası olmamak lazım gelir."

On bir gün sonra, 27 Haziran 1929 tarihli "İkdam" gazetesinde, Yakup Kadri Beyle yapılmış bir konuşma yayımlandı. Bu konuşmada doğrudan Nâzım'ın kişiliğine saldırılıyordu :

"Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır. Bunların içinde öyleleri varmış ki, daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdir. Bir kısmı ise komünist çekalarının Türk ırkdaşlarımızın kanı ile bulanmış ellerini öpmeyi ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir maişet vasıtası haline koymuşlardır.

"Anadolu harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek, Maarif Vekâleti'ni dolandıran ve çaldıkları para ile Karadeniz'i aşıp bolşeviklere iltihak eden iki vatansızdan bir tanesi şimdi Akşam gazetesinin sütunlarında bir halayık ismi ve bir halayık şivesiyle, bir nevi ortaoyunu soytarılığı yaparak, halkı güldürmeye çalışıyor. (...)

"Yalnız hayasızlıktan ve kıskançlıktan kuvvet alan bu gibi taarruzlardan, gözümün önüne gelen manzara şudur :

"Eski İstanbul'un viranelikleri arasından kendi halinde bir adam işine giderken, ansızın bir sürü aç ve uyuz köpeğin hücumuna uğrar. Elindeki bastonunu, bu pis deriden ve kırık kemikten mahlukatın üzerine indirir, indirir. Fakat köpekler, gene saldırışlarına devam ederler; çünkü açlığın ve kuduzluğun verdiği bir fena ateş bunlardaki hayvani hassasiyeti de iptal etmiştir."

Bunun üzerine Nâzım Hikmet "Resimli Ay"ın Temmuz 1929 sayısında "Cevap" adlı şiirini yayımladı. Değişik sesiyle belleklere kazınıp dillerden düşmez olan bu yergi şiiri şöyleydi :

Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

mukaddes Apis başlı

                    adam;

Behey!

Kara maça bey!

Sen şiirin asil kamusuyla konuşuyorsun,

                       ben asaletten anlamam.

Şapka çıkarmam konuştuğun dile,

                            düşmanıyım asaletin

                                      kelimelerde bile.

Behey!

Kara maça bey!

Ben bilirim

         bu tehevvür bu şikâyaaat niçin?

Bilirim

    beni uykumda boğmak için

                           bekliyorsun geceyi..

Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi

bir altın bilezik gibi taşımışım,

ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp

kıllı kalın ensemi kaşımışım,

tehdidine pabuç

                bırakır mıyım hiç?

Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

mukaddes Apis başlı

                   adam,

Behey!

Kara maça bey,

behey, yüzü kara.

Ruhunu bir zenci esir gibi çıkardın pazara,

bir orospu odası yaptın kafatasını...

Hâki ceketli ölülerin ceplerinden

                               çalarak parasını

satın aldın kendine

                    İsviçre dağlarının havasını.

Ve işte bundandır ki, bugün

ablak sarı suratında senin

kanlı altınların kızıllığı var..

Acayip rüzgârlar esmiyegörsün başımdan.

Yoksa musahhih maaşımdan

haftada üç papel taksite bağlayıp seni

bir şamar oğlanı gibi kullanırım.

Beyimin böyle işlerle ülfeti var sanırım,

mükemmel yapar vazifesini..

 

Behey!

Kara maça bey!

Halka ahmak diyen sensin.

Halkın soyulmuş derisinden

                   sırtına frak giyen sensin.

Yala bal tutan beş parmağını

                          beş çürük muz gibi,

homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.

Meydan senin...

                     mi dersin?

Hata edersin,

bizde o göz var mı baksana!!

Ben içirmek için sana

                     kendi kara kanını

bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!

Sağa git

        yok geçit,

sola git yok,

ileri

     geri

          yok.

Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok

bir akrep gibi intihar et...

Dili, tonlaması, uyak örgüsü, benzetmelere dayanan yergileriyle bu şiir, tartışmaya bambaşka bir hava getirmiş, eski yazını savunanları büsbütün kızdırmıştı.

Ne var ki Nâzım Hikmet'in çevresinde oluşan sevgi ortamının çok genişlemesi, daha önce ondan yana sözler eden orta yaşlı, hatta genç şairlerin de tedirgin olmalarına yol açmıştı.

Örnekse Yusuf Ziya Bey Nâzım'ın put kırıyorum derken pot kırdığını, yaptığının barbarlık olduğunu yazıyor, Necip Fazıl Bey de sağda solda şairliğini yeren sözler ediyordu.

Hamdullah Suphi Bey ise olayı kesinlikle bir yazın tartışması olarak ele almamakta direniyordu. "Karşımızdakiler komünistlerdir, bolşeviklerdir!" diye sürekli kışkırtarak, Türk Ocağı'ndaki gençleri, sonunda, "Resimli Ay"ın yönetim yerini dağıtmaya, yöneticilerini hırpalamaya, böylece Nâzım Hikmet'in gözünü korkutmaya göndermeyi başardı.

7 Temmuz 1929 Pazar günü, aralarında bir iki sivil polisin de bulunduğu düşünülen otuz kadar genç, "Resimli Ay"ın yönetildiği basımevine geldiler. Olay için özellikle pazar günü seçilmişti, basımevi kırılıp dökülür, yöneticiler tartaklanırken çevrede kimse olmasın, işe halk ya da polis karışmasın istenmişti.

Ertesi gün gerçi "İkdam" gazetesinde "Asil Türk Gençliği Kendini Göstermeye Başladı" diye başlık atıldı, üniversitelilerin "Resimli Ay"ı basıp "sahiplerine layık oldukları dersi" verdikleri yazıldı. Sonra da güya "İkdam"a gidip sevgi gösterilerinde bulunmuşlardı. Oysa olay hiç de öyle gelişmemişti.

Zekeriya Beyin anlattığına göre, Nâzım yol üstündeki odasından kalabalık bir gençlik grubunun geldiğini görünce, hemen koşup Sabiha Hanımla ona haber vermiş. Arkasından aşağıda, merdivenlerde gürültüler, bağırıp çağırmalar duyulmuş. Derken kapı hızla açılıp delikanlılar içeri doluşmuşlar.

"Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz!" gibi sözlerle yumruklarını gösteriyorlarmış.

"Çocuklar, siz kimsiniz, kimin adına konuşuyorsunuz?" diye sormuş Zekeriya Bey.

"Biz üniversite gençliği adına konuşuyoruz."

"Öyleyse ayaklarınızla değil, başınızla düşünürsünüz. Sokak çocukları gibi bağırmak size yakışmaz. Oturun konuşalım. Bizi yanlış bir iş yaptığımıza inandırabilirseniz, bu kampanyadan vazgeçeriz."

Bunun üzerine bağrışma sona ermiş, gençlerin önde gelenleri oturup düşüncelerini söylemişler. Ayaktakiler suskun, onları dinliyorlarmış. Sonra Zekeriya Bey yanda ayakta duran Nâzım'a söz vermiş. Sabiha Hanımın söylediğine göre, Nâzım yapılan tartışmanın bir yazın tartışması olduğunu, her değişen devirde sanatların da yeni nitelikler kazandığını o kadar güzel anlatmış ki, gençler onu büyük bir ilgiyle, hatta biraz utanarak dinlemişler. Sonra da sessizce ayrılmışlar basımevinden.

Bu olay Türk Ocağı'nda tartışmalara yol açtı. Talebe Birliği'nden bazı gençler "saman ekmeğiyle beslenmiş nesil" sözünü içlerine sindiremiyorlardı. Yakup Kadri Bey Türk Ocağı'na gelip açıklamalarda bulunmak gereğini duydu. "İkdam" gazetesinde "Gençliğe Hitap" başlıklı yazılar yayımladı. Yazın alanındaki gençlere karşı söylediği ağır sözler yüzünden üniversite gençliğinin desteğini yitirmek istemiyordu.

Bu arada başka yollardan da "Resimli Ay" ile Nâzım Hikmet'in üstüne gidilmeye başlanmıştı. Dergide "İsimsiz Adam" imzasıyla yayımlanan "Sesini Kaybeden Şehir" adlı şiir yüzünden, 18 Eylül 1929 günü Yazıişleri Müdürü Behçet Bey ile avukatı İrfan Emin Bey (Kösemihaloğlu) kendilerini İstanbul 3. Ceza Mahkemesi'nde buldular. Dava 10 gün hapis, on lira para cezasıyla sonuçlandı, ceza ertelendi.

Ama işin arkasını bırakmış değillerdi. Kararı temyiz ettiler. Bozma kararına karşın mahkeme eski kararında direndi. Dava gene temyize gönderildi. Aklanmaları ancak altı ay sonra, 1930 yılı martında, Yargıtay Genel Kurulu'ndan gelen ikinci bozma kararına mahkemenin uymak zorunda kalmasıyla sağlanabildi.

Başlangıçta Nâzım Hikmet için olumlu konuşan Ahmet Haşim Bey de, eskilerin yanında yer alarak gençleri alaya alan, suçlayan yazılar yazmaya başladı. Bu arada, nedense "işçi şairi" sözüne de takılmak gereğini duymuştu.

Nâzım Hikmet ona yönelttiği "Cevap No 2" adlı yergisinde bu konuya da değiniyordu :

İki serseri var :

Birinci serseri

               köprü altlarında yatar,

               sularda yıldızları sayar geceleri..

İki serseri var :

İkinci serseri

                atlas yakalı sarhoş sofralarında

                Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır.

                Fransız emperyalizminin

                    idare meclisinde ayvazdır...

Ben :

   Ne köprü altında yatan,

   ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında

   saz çalıp Arabistan fıstığı satan-

                                            -ların

                                             şairiyim;

topraktan, ateşten ve demirden

                          hayatı yaratan-

                                              -ların

                                               şairiyim

                                                  ben.

İki serseri var :

İkinci serseri

    yolumun üstünde duruyor

                              ve soruyor

                                        bana :

                               "P R O L E T E R

                                            dediğimin

                               ne biçim kuş

                                            olduğunu?"

Anlaşılan

    Bağdadî şaklaban

                    unutmuş,

Mösyö bilmem kimle beraber

Adana - Mersin hattında o kuşu yolduğunu...

İki serseri var :

Birinci serseri

pencerelerden bir gölge gibi girer

                                  geceleri...

İki serseri var :

İkinci serseri

          halkın alınterinden altın yapanlara

          kendi kafatasında hurma rakısı sunar.

Ben hızımı asırlardan almışım,

bende her mısra bir yanardağı hatırlatır.

Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım

ne bir şairin cebinden bir satır...

İki serseri var :

İkinci serseri,

meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri

                   sanmış ki yazmışım kendileri

                                                                       için.

Halbuki benim

              bir serseriye hitap eden

                                   ikinci yazım işte budur :

Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı,

Fransız sermayesinin hacı ayvazı,

bu yazdığım yazı

örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur

                        katmerli kat kat yağlı ensende..

Ve sen o kemik yaladığın

                     sofranın altına girsen de,

-dostun KARA MAÇA BEY gibi -

  kaldırıp kaldırıp yere çaaal-

                                    -mak için

                canını burnundan aaal-

                                             -mak için,

                                       bulacağım seni...

Koca göbeklerin RUSEL kuşağı sen,

sen uşşak murabbaı,

           sen uşşşak mik'abı,

                     satılmış uşşakların uşşşşağı sen!!!

 

"Cevap No 3 / Bir Komik Âdem" ise, Nâzım Hikmet'e, dolayısıyla "Resimli Ay"a karşı saldırının kışkırtıcısı, hem de baş örgütleyicisi durumunda olan, Türk Ocağı Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Beye yönelikti.

Yerginin sonuna bir de not eklenmişti :

"Bu yazının kâfi derecede kuvvetli olmadığını muterifim. Kabahat bende değil. İlham edende."

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

han, hamam, apartıman ve konaklarıyla,

çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

16 sayfaları, baskı makinaları - tanklarıyla,

                 yamak ve yardaklarıyla

                            hücuma kalktılar!..

Hele içlerinde öyle bir tanesi var,

                        öyle bir tanesi var ki:

İnsanın yüzüne öyle bakar,

                          öyle melûl bakar ki;

toka edersin eline hemen papelini.

Ve sıkar sıkmaz onun belini

sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

O bir komik âdemdir.

Portakal Oğlu zâdemdir.

Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

                      yamak ve yardaklarınızla

                                     hücuma kalktınız!

Hak varsa eğer,

      hücuma kalkmak hakkınız..

Efendiler,

ikinizle teker teker

                 paylaştık kozumuzu!

Şimdi sıra onun,

             gelsin o!!.

Gel.

Sen :

itlerini öne itip

karanlıkta yol kesen

                  hatip!!!

Sen :

Beşinci Mehmedin saltanatını,

Halifenin altın nallı kır atını,

papellerin kat katını

             ve teneke suratını

             doldurup torbana

                  sıska sırtında taşıyorsun..

Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

Bana gelince,

ben :

geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

Ve yaşıyorum :

             Kellemin

                    içindeki

                          için..

Farkındayım niçin :

          Kan

              fışkırıyor

                      bana bakan

                           "âteş feşan?!"

                                   gözlerinden...

Ve niçin :

       cümleler ezberlemişin

             Fehim Paşanın sözlerinden...

Fehim Paşanın hayrülhalefi,

                bize sökmez afi...

Çıkmak istediğim yaldızlı bir merdiven yok.

Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

Çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

Kellemin

        içindeki

               için,

                  kellemi koymuşum...

Sen...

Hayır...

Seninle böyle konuşmak istemem...

Hem,

ben ki yegâne asaleti

dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

                seninle boğuşmak istemem..

Sen bir komik âdemsin.

Portakal oğlu zâdemsin.

Toka ederler papelini,

sıkarlar senin belini,

sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

Sen bir komik âdemsin!.

Sen...

Fehim Paşanın hayrülhalefi............

Bu kadarı kâfi.....

Bir yandan siyasaya kaydırılmaya çalışılırken, bir yandan da ölçülü uyaklı yürütülen, bu bol sövgülü eski-yeni kavgası, yergi alanında, serbest nazmın değişik bir uygulaması olup çıkmıştı. Aynı anlayışı daha sonra, özellikle Nâzım Hikmet'e karşı, Peyami Sefa Bey, Behçet Kemal Bey (Çağlar), Abdülbâki Bey de (Gölpınarlı) kullandılar.

Peyami Sefa Bey gençlerin kavgayı kazandığı görüşündeydi :

"Gösterdiğimiz delillere ve vesikalara cevap vermeleri için icab eden müddet geçti. Susuyorlar. Yalnız kulaklarımızda, kervanımız ilerledikçe akisleri azalan bir yaygaranın hafif uğultusu kaldı. Delillerimizin hiçbirinin aksini ispat edemedikleri için bu yaygarayı sükût addediyoruz."

Kadro'culara Karşı

Gece Gelen Telgraf'ta Nâzım Hikmet'in komünizmden dönmüş eski dostlarıyla ilgili iki yergi vardı.

"Cevap Numara Dört" adlısı, herhalde başta Şevket Süreyya Bey olmak üzere, "Kadro"culara karşı yazılmıştı.

Üstüne bir not ekliydi : "Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde, bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmıyabilirler."

        Onlar istiyorlar ki

çift ağızlı baltalarıyla

yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -

o kara gömlekleri beyaz kordonlu

                            golf pantolonlu

                                          kadroların..

KARDEŞLER!

Onlara sokakta rastlarsanız eğer

ölümü görmüş gibi çevirin başınızı.

Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken

arkadan sırtınıza bir

                      bıçak girebilir....

Onlar istiyorlar ki

kara toprağın kalbi durana kadar

biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım

kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun..

Kadınlarımızı karşılarında oynatalım.

Ve dumanlanmağa başlayınca

                              gözümüzün bakışı

yavaşlayınca

      damarlarımızda kanın akışı

karaya vurmuş balıklar gibi

                      köprü altlarında yatalım..

KARDEŞLER!

Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer

yedi tas su dökün ellerinize.

Yırtarak bayramlık gömleğimi ben

peşkir yaparım size...

Biz

ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar,

Biz

aynı yastıkta yatar gibi

    toprağa başlarını yan yana koyanlar,

Biz

yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye,

saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek

birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek

                                      gebereceğiz...

Ve kadrolar

         parlatarak

kara gömleklerinin beyaz kordonlarını

gömecekler kadife koltuklara

                         golf pantolonlarını...

KARDEŞLER!

Onların adına benziyorsa adınız eğer

adınızı değiştirin.

Vebanın girdiği kapıdan girin

onların evine atmayın ayak....

Onlar istiyorlar ki

çift ağızlı baltalarıyla

yuvarlansın kafalarımız önüne yarın -

o kara gömlekleri beyaz kordonlu

                            golf pantolonlu

                                         kadroların.......

 

Vâlâ Nureddin Vâ-Nû'ya karşı

Gece Gelen Telgraf'taki "Sen" adlı yergi ise gençlik günlerinin unutulmaz arkadaşı Vâlâ Nureddin'e karşı yazılmıştı : 

        En güzel günlerimin

               üç mel'un adamı var :

Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye

en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını

yer yer tırnaklarımla kazıdım

                          hatıralarımın camını..

En güzel günlerimin

               üç mel'un adamı var :

Biri sensin

          biri o,

             biri ötekisi..

Düşmanımdır ikisi..

Sana gelince...

Yazıyorsun..

Okuyorum..

Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa

insanın

    bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..

Ne yazık!..

Ne kadar

        beraber geçmiş günlerimiz var;

senin

       ve benim

           en güzel günlerimiz..

Kalbimin kanıyla götüreceğim

                            ebediyete

                                 ben o günleri..

Sana gelince, sen o günleri -

kendi oğluyla yatan,

kızlarının körpe etini satan

              bir ana gibi satıyorsun!.

Satıyorsun :

günde on kâat,

bir çift rugan pabuç,

           sıcak bir döşek

                      ve üç yüz papellik rahat için....

En güzel günlerimin

               üç mel'un adamı var :

Biri sensin,

        biri o,

           biri ötekisi...

Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...

Sana gelince...

Ne ben Sezarım,

ne de sen Brütüssün...

Ne ben sana kızarım

ne de zatın zahmet edip bana küssün..

Artık seninle biz,

           düşman bile değiliz..

 

Böylece kendisine kömünist arkadaşlarından uzaklaşması için baskı yapan, egemen kadrolardan gelen birtakım önerilere aracılık eden Vâlâ Nureddin'le arkadaşlığına kesinlikle son veriyordu. Öbürleriyle kanlı bıçaklı düşmandılar, ama onunla artık düşman bile değildi.

Kemal Ahmet Olayı

Kemal Ahmet orta boylu, esmer, gözleri fırlak, önceleri oldukça temiz giyinen, bileğinde altın zincir taşıyan bir delikanlıydı. Yüksek Ticaret Okulu'nda okurken, 22 yaşında Babıâli'ye gelmiş Serbest Fırka'nın yayın organı "Yarın"da çalışmaya başlamıştı. "Yarın" kapatılınca öteki yazarlarla birlikte o da tutuklandı. Az sonra bırakıldıysa da, bir süre işsiz kalması içkiye düşkünlüğünü kamçıladı, akşamcılığını gün boyuna yaymasına yol açtı.

Nâzım Hikmet gazetelerde tanıştığı gençlerle ilgilenir, yazılarını düzeltir, yabancı dil öğrenmeleri için baskı yapar, kötü alışkanlıklar edinmelerini önlemeye çalışırdı. Kemal Ahmet'e de, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu ile Suat Derviş'in aracılığıyla gazetelerde iş bulup çalışmasını sağlamış, gündüz içkiciliğinden kurtulması için elinden geleni yapmıştı.

Düşük bir ücretle girdiği "Haber" gazetesinde, "Çulsuz Adam" imzasıyla köşe yazıları yazıp yoksul halkın çektiklerini yansıtmaya başlayınca, adı hemen komüniste çıkan Kemal Ahmet'in çevresinde bir kuşku çemberi oluşmakta gecikmedi. Sıradan bir muhabir olarak getirdiği haberlerden bile kuşkulanılıyordu.

İşsizlik günlerinde altın bileziği, pardösüsü, yeleği hep içkiye gitti. Verem oldu. Basımevlerinde gazeteleri döşek, perdeleri yorgan yaparak yattığı soğuk kış gecelerini aç susuz geçirirken, sonunda genç yaşta kan kusarak öldü.

Ölümünden bir yıl sonra, Nâzım Hikmet'in desteğiyle Ahmet Cevat bu yazarın Ağlayan Nar ile Gülen Ayva adlı öyküsünü bir kitapçık olarak yayımlayıp da, Orhan Selim "Akşam"da çok yüceltici bir yazı yazınca ortalık gene karıştırıverdi :

"Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım. Onlar kadar değerli, onlar kadar büyük, onlar kadar iyi olmadığıma bakmaksızın yaşamaklığım kötü bir iş gibi gelir bana. Sonra, yine onlar kadar iyi, değerli ve büyük olmak için yaşamak isterim.

"Yazıcı Kemal Ahmet benim bu ölülerimden biridir. Dişlerine yapışmış dudaklarından ciğerlerini parça parça, kuru yapraklar gibi dökerek öleli bir yıl oluyor.

"Bence büyük bir ölünün yıldönümündeyiz." (Akşam, 5 Nisan 1935)

Peyami Safa'nın bu yazı üzerine yokuşta karşılaştığı Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'na, "Bak, komünist komünisti nasıl yüceltiyor!" diyecek olması, Nizam'ın Suhulet Kitabevi'nin önünde gürleye gürleye Kemal Ahmet'i anlatmasına, az sonra yanlarına gelen Elif Naci'nin de, "Nizam, bırak şimdi Peyami'yi, Kemal Ahmet için ayaküstü nefis bir yazı yazdın, gel şunu Meserret'te kâğıda dökelim," demesine yol açmıştı.

Meserret'e girdiklerinde Naci Sadullah da Kemal Ahmet'le ilgili anılarını yazıyordu. "Yarım Ay" dergisine verecekti. Suat Derviş ile Hüseyin Avni Şanda da birer yazı yazacaklardı. Nâzım Hikmet'ten ise bir şiir gelecekti. "Yarım Ay"da birlikte yer alacaktı hepsi.

Kaşla göz arasında, Kemal Ahmet'i övmek solculuk, küçümsemek sağcılık oluverdi. Vâlâ Nureddin Vâ-Nû'nun, "Kemal Ahmet içki sofralarında iki kadeh rakıya kavuk sallayan bir dalkavuktu. Şimdi onu bir fikir kahramanı diye tanıtıyorlar!" demesi de solcular arasında bayağı tepkiyle karşılandı.

Nâzım Hikmet'in "Kemal Ahmet" başlıklı şiiri şöyleydi :

Kafası

    yüzde yüz uygun muydu kafama

                      bilmiyorum, ama

                      o benim soyumdandı.

Etiyle, kanıyla değil,

belki de heyecanıyla değil,

batırıp parmaklarını kanayan yarasına

beyninin ışığını sattığı için

                     bir ekmek parasına.

Fakat ne yazık ki, o,

namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp,

karanlık acıların camını kırıp

güneşi dolu dizgin gözlerine dolduramadı!

Gün geldi, ağrıdan ayakta duramadı.

Ve işte o zaman

              çocuğunu boğan

              aç bir ana gibi,

bir çözülmez çemberin kıvranarak içinde,

boğdu kendi elleriyle yüreğini

               bir rakı kadehinde.

Tutunmak istedi, kaçtılar;

çalıştı, kırbaçladılar;

susadı, kendi kanını içti o!

Parça parça insan kafası satılan,

kaldırımlarında aç yatılan

                     bir caddeden

mukaddes bir ıstırap şarkısı gibi gelip

                                        geçti o!..

 

Nâzım Hikmet derginin yönetim odasında toplanan arkadaşlarına bu şiirini okuduğu gün, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, "Fevkalade, harikulade, mükemmel, be Nâzım! Demek sen böyle hissi şeyler de yazarsın ha!" diye yeri göğü inletti. Suat Derviş, Mahmut Yesari, Naci Sadullah da çok duygulanmışlardı.

^
Yukarı

·  BİR PROVOKATÖR ÜSTÜNDE

HİCİV DENEMELERİ

                   "Sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın."

                                                                  T.F.

Sen çıkmadın

çıkardılar karşıma seni!

Kıllı, kara elleriyle tutup enseni

gövdeni yerden bir karış kaldırdılar,

sonra birdenbire

bırakıp yere

seni pantolonumun paçasına saldırdılar.

Bir düşün oğlum,

bir düşün ey yetimi Safa

bir düşün ki, son defa

                        anlıyabilesin :

Sen bu kavgada

bir nokta bile değil,

bir küçük, eğri virgül,

bir zavallı vesilesin!..

Ben, kızabilir miyim sana?

Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir

bir posta tatarına

                  bir emir kuluna sövmek,

efendisine kızıp

                uşağını dövmek!.

Sen de bilirsin ki, jurnal esnafı, senin gibiler

tutulup kulaklarından birer birer

                                  teşhir edilirler..

Ben, sadece söküp

                   bir fitnenin otuz iki dişini,

ve Babıâli kaldırımlarına döküp

                               geleceğini, geçmişini

aldım omuzuma işte bu teşhir işini....

Bir düşün oğlum,

bir düşün ve inkâr etme ki;

Keteon matbaasında ut çalıp

ayak şarkıcılarına beste talim eylemek,

ve o biçare Larus'un ırzına geçip

zatını âlim eylemek,

sana pek

zor geldi ki, demek;

aranızda dolaşır görünce

benim "Orhan Selim" adlı dilsiz

                       ve kolu bağlı gölgemi,

hemen azıya alıp gemi

Faşisto-demokrato-liberal

                            bir jurnal

                                     yazıp

delikanlıyı yere çalmak

ve bir miktarı minasip elden almak

                                        istedin!..

Elden alıp almamana

                    karışmam ama,

biz,

gölgemizi bile çiğnetmeyiz adama!

 

Bir düşün oğlum,

bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin

"Doğru yol" göstericisi,

bir düşün ey yetimi Safa,

bir düşün ve hatırla ki, son defa :

O, takma aslan yeleli Namık Kemal üstadın senin;

abanoz ellerinden

                 zenci kölesinin

som altın taslarla şarap içerek

ve "didarı hürriyet"in dizinde

                        kendi kendinden geçerek :

"Yüksel ki yerin

            bu yer değildir,

Dünyaya geliş

            hüner değildir!" demiş...

Sen de yükseldin uyup

                          onun sesine

"La dam o kamelya"nın fesli figüranlığından

Ahmet Haşimin "Degüstasyon"daki iskemlesine..

 

Bir düşün oğlum!

Bir düşün ve mezarların hududunu aşma!

Kendine güven üstat

                    babana değil,

bir ölüyü koluna takıp dolaşma!

Öyle zart zurt eşilmez toprağı gidenlerin!

Rahat bırak oğlum

                rahat bırak uyusun

O muhterem "şehidi hürriyet" bey pederin!

Hem böyle daha iyi.

Çünkü bak ortada

ne yeni bir İngiliz-Boer

                        harbi var,

ne de tebrik isteyen bir İngiliz elçiliği...

Ölüleri rahat bırak oğlum.

Rahat bırak uyusun benim de gidenlerim!

Sen de bilirsin ki ben

                      ne dedemden

                                miras bekledim,

ne babamdan şeref, şan!

Hasep, nesep, kan, soy sop işinde yoğum.

Çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum

                             ne de tecrübelik bir tavşan.

Ben sadece ölen babamdan ileri,

doğacak çocuğumdan geriyim,

ve bir kavganın adsız neferiyim..

 

Ey ihtisas mahkemeleri kaçağı

ve Despinis Kokonun aftosu,

ey marka malı kör

                 provokatör,

ve ey zavallı yetim...

Yoktur şimşiri kahrını inkâra niyyetim...

Kokla, çek ve iç,

üzülme hiç...

Billahi cihan bilir ki, sen

kahraman, ulusal muhaliflerimizdensin!

Kokla, çek ve iç

üzülme hiç.

Yalnız, ara sıra

bakıp aynalara

bir deve derisinden beli değnekli Hacivat düşün.

Bir düşün oğlum :

müdahin, çelebi hazreti Hacivatın

giyerek harp ilahı göbekli Marsın üniformasını

kahramanane bir dalkavuklukla hesap sormasını.

 

Bir düşün oğlum,

bir düşün ey sayın provokatör...

Her dövüşen sersemdir senin için

her anlayıp inanan kör.

Ve sen ki, bir fikre bağlanışın

                              azılı düşmanısın;

anlat bana nasıl oldu da şu,

anlat bana nasıl oldu da sen,

yanarak boynu müsellesli bir mason imanıyla

boyamak istedin Süleymanın çift sütununu

o biçare "hürriyeti efkâr"ın kanıyla?

Hem ne derin bir inanışmış ki, bu,

ne müthiş bir ateşle yanışmış ki, bu,

göze aldırmış sana

fenafil-maşrıkı âzam olmayı,

mason localarına üç defa bavurup

mason localarından üç defa kovulmayı.

 

Bir düşün oğlum,

bir düşün ve inkâr etme ki;

gizli gece yolculuklarından kalmadır senin alın terin.

Sen her gece

el ayak çekilince

"Nuvel Literer"in

bir arşınlık duvarından aşarak

ve parmaklarının ucuna basıp dolaşarak

                                    yapraklarında onun,

apartırsın satırlarını birer birer

                                Cingözle beraber.

 

Fakat her duvar

bir karış değildir.

Her duvardan atlamayı kesmez senin gözün

ve her fikrin açılmaz kapıları

maymuncuğuyla Cingözün..

Okuman lazım evlat.

Evirip çevirmeyi, göze girmeyi, falan filan

                                           bırakıp

                                             okuman....

 

Bir düşün oğlum,

bir düşün ey yetimi Safa,

bir düşün ve benden öğren ki son defa :

FİKİR dediğin

              şeyin

Karabet ustanın uduna benzemez suratı.

O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız,

ne "Vatan-Silistre"de Abdullah çavuşun tiradı,

ne de "Bir Akşamdı"da müteverrim bir bayan ilacıdır.

O, şahlanmış bir savaş kılıcıdır.

Bu ata atlıyacak yürek

ve bu kabzaya bilek

                      gerek....

Peyami Safa 9 Eylül 1935 tarihli "Hafta"daki yazısının altına eklediği notta bu şiirde yergi konusu yapılan yönleriyle övündüğünü belirtti :

"Nâzım Hikmet'in fikir taraflarında apışınca söyleyecek bir şey bulamayarak işi destan yazmaya döktüğünü ve hakkımda bir manzume çırpıştırarak dükkân dükkân dolaşıp okuduğunu evvelce bildirmiştim. Bu manzumesini bir mecmuada gördüm. Alık oğlan, benim sayısız kusurlarım dururken iftihar ettiğim tek tük birkaç faziletimi hicvetmeye yeltenmiş. (...)

"Sözü Cingöz Recai'ye bırakacağım. Gelecek sayılarımızın birinde onun bu Nâzım Hikmet denilen meslektaşına cevabını okuyacaksınız. İşi fikir ve ideoloji tarafından kaçırıp, vesikasız imalarla dolu adi bir soytarılığa götüren bu zıpıra artık Server Bedi'nin kahramanı şak şak vuracaktır."

Peyami Safa'nın "Cingöz Recai müstensihi [kopyalayanı] Server Bedi" diye imzaladığı karşı yergi, "Cingöz Recai'den Nâzım Hikmet'e" başlığıyla, "Hafta"nın 23 Eylül 1935 tarihli sayısında yayımlandı. Sunu yazısının sonunda şöyle deniyordu :

"Münakaşayı (...) çirkin bir alay zeminine döken Nâzım Hikmet, artık ciddi bir muhatap olmaktan böylece istifa edince, Peyami Safa ona kendi tarzında manzum konuşmanın ne basit bir yazı oyunu olduğunu ispat için karaladığı şu cevabı, Server Bedi'nin meşhur kahramanı Cingöz Recai imzasiyle bugün 5. sayfamızda neşrediyoruz."

Nâzım Hikmet'in tarzını "basit bir yazı oyunu" sanıp ona bu yolla seslenmek isteyen herkes gibi, Peyami Safa'nın da tam bir başarısızlığa uğradığı görüldü. Başka anlayışlarda kendilerini kabul ettirmiş şairlerin bile, denediklerinde tatsız taklitler durumuna düştükleri, gizine varılması hiç de ilk bakışta sanıldığı kadar kolay olmayan bir tarz söz konusuydu.

"Cingöz Recai'den Nâzım Hikmet'e" başlıklı oldukça uzun yerginin ilk satırlarıyla son satırlarını okuyalım :

Gel bakayım,

lüle lüle, kıvrım kıvrım, samur saçlı,

pamuk tenli, al yanaklı sarı papam,

gel bakayım anam babam,

gel bakayım yetimlikle maytap eden paşa zadem,

güzel âdem!

                            ***

Bre toprak altında yatan

büyük Türk ölülerine çatan

bre tümen tümen kıtır bom

bre tümen tümen palavra

bre işçiye yalan

ölüye iftira atan

sağı sola katan

bre kaltaban

bre Türk düşmanı, bre vatan

haini şarlatan!

Sen artık buralarda

kolay dikiş tutturamazsın

sahte komintern taktikalı

dolmalarını yutturamazsın.

Çekil!

Bugün yaptığın gibi

Metr-Goldvin-Mayer şirketinin

İstanbul kolunun başına dikil.

Yüzünden maskeni, başından kasketi at

sermayenin altına yat!

Yerini şimdi buldun işte :

Hak berekât versin, asilzadem,

 

Tartışmanın Nâzım Hikmet ile Peyami Safa arasında kişisel bir çekişme olarak kalmayacağı beklenen bir şeydi.

"Bir Provokatör Üstünde Hiciv Denemeleri"nde Namık Kemal'e değinilen bir bölüm vardı.

Bu sağcıları kışkırtmak için bulunmaz bir fırsattı. Nihal Adsız bir kitapçık yayımlayarak gençliği ayaklanmaya çağırdı :

"Komünist Nâzım Hikmetof ile romancı Peyami Safa'nın aralarında ne geçtiyse geçti. Düne kadar birbirinin dostu ve bedava reklamcısı olan bu iki edib-i şehir bozuşup cilveleştiler. (...) Fakat Nâzım Hikmetof Yoldaş bu münakaşayı Türk milliyetperverliği üzerinde tepinmeye yeltenmek için bir vesile yaptı ve Türkiye'nin en büyük adamlarından biri olan Namık Kemal'i arslan postu giymiş olmakla itham etti. (...)

"İstanbul'da bir de 'Milli Türk Talebe Birliği' vardır. (...) Türk şairi hakarete uğruyor da bu Türk gençliği sesini çıkarmıyor. Nerde kaldı Namık Kemal için yapılan ihtifaller?.. (...)

"Türk işçisi bu deli saçmaları, bu gerdan kırmalar, nara atmalarla mı kurtulacak, bolluğa, tokluğa, sağlığa kavuşacak? Hayır Nâzım Hikmetof Yoldaş! Aç adamlar ne yetimi Safa'nın kırık mızraplı udu, ne de Namık Kemal'in ölüsüyle ve kemikleriyle beslenmek istemiyorlar. (...) Aç adamlar iş ve refah istiyor. (...)

"Nâzım Hikmetof Yoldaş! Sarı suratlı afyonkeş Çinlilerle kara suratlı yamyam Habeşlerin davasını güdüyorsan, haydi oraya... Yolun açık olsun. Babıâli Caddesi'nde Habeş davası müdafaa olunamaz. (...)"

Peyami Safa "Hafta"nın 11 Kasım 1935 tarihli sayısında yayımlanan "Namık Kemal ve Gençlik" başlıklı yazısında, Adsız imzalı bir kitapçığın çıkmasıyla kapışılıp tükenmesinin bir olduğunu, bir söylentiye göre de toplatıldığını, onun için de kendisinde bulunmadığını, ama bir gencin elinde görüp ayaküstü bir göz gezdirdiğini anlatarak şöyle diyordu :

"O hicviye, ne Türk gençliğinin Namık Kemal'e bağlılığından, ne de bu bağlılığı gösterme cesaretinden şüphe ettirecek ehemmiyette olmadığı için, küstah bir ağıza inmiş veya inecek münferit şamarları kâfi bulanlardanım. Çünkü her yerde ve her devirde büyüklerin mezarına işemek isteyen birkaç fikir züppesine tesadüf edilebilir. (...) İki sille ve bir tekme, külhanileri makberin civarından uzaklaştırır. (...)

"Bu vazife yapılmıştır ve eksiği kaldıysa yapılacağına da şüphe yoktur. (...) Türk gençliğinin artık notunu tamamiyle verdiği bir nafile delikanlı için seferber olmasına lüzum görenlerden değilim."

Nâzım Hikmet'le arası açık olan Hikmet Kıvılcımlı'nın çevresindeki solcu gençler de onun Namık Kemal'e sataşmasını doğru bulmamışlar, bunu gazeteye gelip kendisine söylemişlerdi. Böylece Namık Kemal solda da, sağda da günün konusu oluverdi. Soruşturma kitapçıkları hazırlanıyor, toplantılar yapılıyordu.

Öylesine ki, arkadaşları Nâzım'ın sokakta bir saldırıya uğramasından bile korkmaya başladılar.

Atatürk'ün ulusal hudutlarımız içinde, kendi gücümüze dayanarak ayakta durmak, gelişmek, ülkemizi onarmak, insanımızı mutlu etmek amacını güden, gerçekçi "milliyetçilik" anlayışına karşı, Almanya'dan esen rüzgârlarla iyice güçlenmeye başlayan ırkçı, turancı, dünyadaki bütün Türkleri bir araya getirme düşünü kuran, serüvenci bir "milliyetçilik" anlayışını savunanlar, Namık Kemal'in vatan şairliğinden, gür sesinden hız almak istiyorlardı. Nitekim 1930'ların başında Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) Türk Ocağı'na hem Mustafa Kemal'in, hem de Namık Kemal'in büstlerinin konulacağını söylemişti.

Bu gelişmeler yaşanır, üniversite gençliği bu yöne çekilmeye çalışılırken, İspanya'da Cumhuriyetçiler'den yana çıkan, İtalyan faşizminin Habeşistan'ı işgal etmesini kınayan, Namık Kemal'e dil uzatan bir şaire katlanılamazdı. Saldırıların arkası kesilmek bilmedi. 1936 yılına da aynı havada girildi.

Nâzım Hikmet, kimileri sonradan çeşitli alanlarda üne eren (Namık Gedik, Zahir Güvemli gibi) gençlerin söylediği ağır sözlerin yanı sıra, kendi tarzında manzumelerle de aşağılanıyordu.

Abdülbâki Gölpınarlı'nın yergisinden bölümler :

Bugünlük senin ağzını kullanacağım : Ulan

Yalancı pehlivan!

"Ölüleri rahat bırak oğlum"

Dedikten sonra bilmem kime çatmak için

Ve birkaç afi satmak için

Bu millete milliyetini duyuran,

Zulmü, istibdadı, tahakkümü kıran

Büyük Türke, Namık Kemale sövmek

İçtiğin Moskof şarabının neşesinden olsa gerek!

(...)

Galiba aynaya baktın ki

Takma arslan yeleli

Aksini gördün,

Ey yetim-i vatan!

(...)

Sırtlan tabiatlı nebbaş!

Ulaaan

Boynundan yaralı

Kızıllı karalı

Engerek!

 

Köy ağası olduğunu söyleyen biri de 12x16 cm boyutlarında, 32 sayfalık küçük bir kitapçık yayımlamıştı. Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bolayır'a armağan edilen bu kitapçıkta da gene aynı tarz bir manzumeyle ileri geri sözler ediliyordu.

Nâzım Hikmet'in arkadaşlarından Ahmed Cevad, İt Ürür Kervan Yürür adlı, 48 sayfalık bir kitapçıkta Orhan Selim'in bazı yazılarını bir araya getirerek, başa, sona eklediği kısa açıklamalarla bu saldırılara da değindi. Baştaki yazısını şöyle bitiriyordu :

"Ben Nâzım'ın yazılarından bir kısmını seçtim, neşrediyor ve iddia ediyorum : Nâzım'a bu adamlar iftira ediyorlar."

1935'in ekim ayı sonlarına doğru birkaç yazısını Zekeriya Sertel'in yayımlatmaması üzerine, Nâzım Hikmet "Tan"dan ayrıldı. Artık yalnız "Akşam"da yazıyordu. Şiirleri ise "Yedigün"de, "Aydabir"de, "Resimli Herşey"de çıkmaktaydı. Taranta-Babu'ya Mektuplar'dan bazı parçaları da bu dergilere verdi. Yıl sonuna doğru Yeni Kitapçı Portreler'i yayımladı. Arkasından yayımcısı açıklanmayan Taranta-Babu'ya Mektuplar geldi. Bu kitabı da herhalde Sabiha Sertel'in kardeşi Yusuf Kenan'ın sahibi olduğu Yeni Kitapçı yayımlamıştı. Ama faşizme karşı yayın yapmanın sakıncalar doğurabileceği bir dönemde, şair kitabın tek sorumlusu görünmeyi daha doğru bulmuş olmalıydı.

Türkiye gerçi Milletler Cemiyeti'nin bir üyesiydi. Atatürk dünya olaylarının gelişiminden kaygılanıyor, çevresindekilere, Hitler ile Mussolini için, "Bu adamlar insanlığın başını yakacaklar, çünkü savaş nedir bilmiyorlar!" gibi sözler ediyordu.

1935'ten 1936'ya geçerken Nâzım Hikmet'in yüklendiği işler gittikçe ağırlaşıyordu. Bir yandan sabahtan akşama kadar İpek Film Stüdyosu'nda çalışarak ailesinin geçimini sağlıyor, bir yandan da Orhan Selim'in güzel Türkçe denemelerinin arasına sokuşturduğu yazılarla okurlarına dünya olayları üzerine doğru bilgiler vermeye çalışıyordu. Biraz daha fazla para kazanmak için gazetelere yazdığı tefrika romanlarında bile insanları sağlıklı düşüncelere çekme çabası içindeydi.

Ama yazınımız açısından en önemlisi, o güne kadar edindiği şiir deneyimiyle, yapıtlarının doruğuna oturtacağı, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı üzerinde çalışmakta oluşuydu.

Bu işe yeterince zaman ayıramadığına üzülüyor, yaşam koşullarının, olayların baskısından kurtulamamanın sıkıntısını çekiyordu. Aklı İtalya'da, İspanya'da, Almanya'daydı.

Örnekse Orhan Selim 26 Temmuz 1936 tarihli "Akşam"da, Sadri Ertem'in İspanya olaylarının içyüzünü anlatan bir yazısını söz konusu ederek bu işin dünya için ne anlama geldiğini belirtmeye çalışmıştı :

"İspanya'da irtica çoluk çocuk, kadın erkek, şehir ve köy bütün bir emekçi İspanyol halkını kan ve ateş içinde ezmeye çalışırken kaydedilmesi lazım gelen bir nokta daha vardır.

"İspanya'da bu en mürteci unsurları teşkil edecek asiler muzaffer olurlarsa dünya sulhu, bu sulhun bugün yegâne temeli olan 'demokratik' cephesinden yara alacaktır. İspanya sulh unsuru olmaktan çıkacak, harp unsuru olacaktır. Dünya sulhunu korumak için uğraşan bütün milletler, işte bir de bu bakımdan İspanyol hadiselerini heyecanla takip etmektedirler."

Orhan Selim, kendine sataşanların çoğuna gülüp geçiyordu. Ama günlük yaşamla ilgili olaylara, örnekse öğrenci pasoları ya da Sular İdaresi gibi konulara değinirken, araya "Mistik" diye bir yazı sokup şöyle sözler etmekten de geri kalmıyordu :

"Bayım MİSTİK'tir!

"Bayım mistiktir, ama yemekte tabak tabak mistizme değil, tabak tabak levreğin âlâsına, kebabın yumuşağına ve pilavın yağlısına iltifat eder.

"Bayım MİSTİK'tir!

"Bayım mistiktir, ama ruhunu mistizmle sarhoş etmek isterken bile, midesini yardımcı çağırır. Votkanın sertine, rakının altınbaşına, biranın köpüklüsüne ve alışkanlığı varsa eğer kokainin halisine başvurur. (...)

"Bayım MİSTİK'tir!

"Bayım mistiktir, ama ne sırtında aba, ne elinde asa vardır. Elbisesi modaya uygun, iskarpinleri halis glasedir. (...)

"Sokakta kadınlara söz atar ve barda dansözleri sıkıştırır ve bütün bunları yaparken aklına bir tek mistik beyit gelmez...

"Bayım MİSTİK'tir!

"Leon Blum'u ekmek bıçağıyla kesmek lazım geldiğini söyleyen meşhur kralcı Fransız yazıcısından ders almıştır. (...)

"Ve 'Kandit', 'Grenguvar', 'Nuvel Literer' gibi yine Fransız mecmuaları kapanır da, ben burada Yunus Emre'ye Paris modası üzere dikilmiş papaz cübbesi giydiremem diye korktuğu için, Fransa'da 'Halk Cephesi'nin zaferini beşeriyet için felaket telakki eder.

"Bayım MİSTİK'tir!

"Bayımın mistikliği ölçülüdür, hesaplıdır, menfaatlere dayanır, pratiktir. Fakat ona sorarsanız, mistizm bütün bunların üstündedir, bir anlatılmaz, sezilir ruh haletidir, mistizm her yerde hazır ve nazırdır, onu kaybetmek hayvanlaşmak demektir...

"Bayım MİSTİK'tir!

"Ve bayımın bütün hüneri, hünerbazlığı mistik oluşundadır. Çünkü o yüzünü bu peçenin altından gösterdiği gün karşınızda ya kolay bir şöhret avcısı, ya bir avantürist göreceksinizdir..." (Akşam, 2 Haziran 1936)

Böyle bir yazı ortalığı karıştırmaya yetiyordu. Üç gün sonra :

"İşte konuşuyorlar :

"- Bu sözleri benim için yazdı. Fakat benden korktuğu için adımı söyleyemiyor.

"- Hayır, senin için değil, benim için yazdı. Senden korkmaz, benden korkar.

"- Hayır, hayır, ikiniz için de değil! Benim için. İş ortada, sizin için olsaydı 'kokain', 'fırıldak' demez, sade 'mistik' derdi. Hem o benden hepinizden çok korkar. Adımı bile ağzına alamaz!

"Hedefinize nasıl ulaştığınızı görüyorsunuz ya! (...) Maksadınız bir ferde 'taş atmak' değil, bütün bir sürüyü bir tip biçimde toplayıp teşhir etmektir.

(...)

"Bilin ki, şimdilik, hiçbiriniz teker teker, adınızla sanınızla yoksunuz benim için. Benim için topunuzu birleştiren bir tek 'BAYMİSTİK' tipi var. Hodri meydan, Bay Mistik!.." (Akşam, 5 Haziran 1936)

İki gün sonra, 7 Haziran 1936 tarihli "Akşam"da çıkan "Bay Mistik'in Kurnazlığı yahut 'Taktik'" başlıklı yazıdan da parçalar okuyalım :

"İçlerinden biri topunun namına söz söyledi. Benim de sözüm topunun firması olan Bay Mistik'edir.

* * *

"Bay Mistik kurnazdır.

"Sahib-it-taktiktir.

"Küfreder. 'Küfür ediyorsun!' der. Müfteridir. İftiraya uğradığını söyler.

"Bay Mistik o kadar kurnazdır ki bu marifeti yüzüne vurulduğu zaman :

"- İspat edin! diye böbürlenir.

"Çünkü Bay Mistik bilir ki, onun küfürbazlığını, müfteriliğini, jurnalcılığını ispat etmek için, şimdiye kadar yaptığı 'polemik'leri teker teker, yeni baştan neşretmek lazımdır. (...)

"Halbuki bu yapılmaya değer bir iş değildir. Hem çok uzun sürer, çok yer tutar, hem de bilineni bir daha bildirmek gibi komik bir şey olur. (...)

"Dedim ya, Bay Mistik kurnazdır.

"Sahib-it-taktiktir.

"İşte yine bu kurnaz Bay Mistik'e 'iftira?!' ediyorum. Diyorum ki :

"Onun kurnazlığı bir fırıldağın kurnazlığı gibidir.

"Bir bakarsınız : hudutsuz mücerret 'hürriyet' taraftarıdır. Sonra döner, 'disiplinli' hürriyetten yana çıkar. (...)

"Bir bakarsınız : 'izm'le biten her çeşit mefhumun düşmanıdır. Sonra döner, bazı 'izm'li mefhumlara bağlanır.

"Babıâli caddesinde Kont de Larok gibi dolaşıp, taktik icabı, haykırır :

"- Var mı bana yan bakan? Biz adamı 'Höt!' diyip kaçırırız! Karşımızda kimse dikiş tutturamaz! (...) Biz biliriz, başkası bilmez... (...) Sosyoloji mi istersin? Buyur!.. Felsefe mi?.. Âlâsı bizde!.. Edebiyat mı? Gel öğretelim!.. Doktorluk, mühendislik, hepsi bizde!.. (...)

"O yine, ister geçen seferki adıyla, ister başka bir isimle, başka bir imzayla göstersin kendini. Biz de elimizden geleni yapmaya çalışır, Bay Mistik'in kurnazlıklarını ve taktiğini incelemeye devam ederiz..."

Gene iki gün sonra, 9 Haziran 1936 tarihli "Akşam"da "Bilanço" başlıklı bir yazı yayımlandı. Karşılıklı söylenenleri sırasıyla özetleyerek, Bay Mistik'in arada bir, "Bu işe polisin müdahalesi hayırlı olur," diye feryat etmesini de anlayışla karşılayan yazar, tatışmayı şöyle bağlıyordu :

"- Bay Mistik, çok kullandığı bir tabirle 'fertiği kırdıktan' sonra, taktik icabı boş bıraktığı meydana tekrar dönerse, bu meydanda yine ana avrat söverek, bin bir dereden su getirip, işine gelmeyen şeyleri anlamamakta inat ederse, 'Ben onu demedim, bunu dedim, benim ispatını istediğim o değil, buydu,' diyerek yaygarayı basarsa, bizim için yapılacak iş : 'Paradi'ye çıkıp profesörün gösterdiği hünerleri seyretmekten ibaret kalacaktık."

Orhan Selim "Akşam" gazetesinde siyasal konulara girmemek koşuluyla yazıyordu. Baştan bunu kendisine açık açık söylemişlerdi. Yazdıklarını temiz Türkçe denemeleri diye niteleyerek güncel yaşam olaylarından söz ediyor, ama fırsatını bulursa araya böyle üstü kapalı bir şeyler sokuşturuyordu. Bu bakımdan yazıları hem gazetede, hem de dışarda yakından izlenmekteydi.

Milletvekili olarak Ankara'da bulunan gazete sahibi Necmettin Sadak arada bir ihbar telefonları alıyordu. Gerçi o böyle şeylere aldırmayan, seçkin bir gazeteci, olgun bir siyasa adamıydı, ayrıca toplumsalcılığı kaçınılmaz bir gerçeklik olarak görüyordu, ama hava gerginleşip bu tür telefonlar sıklaşınca, İstanbul'a gelişlerinden birinde, ilkin gazetesinde çalışan Vâlâ Nureddin Vâ-Nû gibi, Cemal Nadir Güler gibi güvendiği kişilerle konuştu, sonra gazeteye yazı getirdiği bir gün Nâzım Hikmet ile yazıişleri müdürü Enis Tahsin Til'i odasına çağırıp onlara yapılan ihbarlardan söz etti. Orhan Selim'in suçlanan yazılarını birlikte gözden geçirdiler. Hiçbir şey yoktu. Bu arada Nâzım Hikmet yazıları Enis Tahsin Til'in kendisinden daha iyi anımsadığını, büyük bir dikkatle, üstelik de beğenerek okumuş olduğunu gördü. Demek içerden de denetleniyordu, ama büyük bir sevgiyle.

Sorun Orhan Selim'in yazdıklarından değil, arkasında Nâzım Hikmet'in olmasından kaynaklanıyordu. Devletin başındaki insanın, Atatürk'ün de faşizme, nazizme karşı olduğu biliniyordu. Ama bu gerçeğe ses çıkaramayanlar, özellikle solcuların Mussolini'ye, Hitler'e, Franco'ya dil uzatmalarına katlanamıyorlardı.

Değil Nâzım Hikmet gibi komünist olduğunu açık açık söyleyenlere, halktan geldikleri, halkın acılarını yansıttıkları için adı komüniste çıkanlara bile Babıâli'de yer yoktu.

Böyle yazarları işsiz bırakarak nasıl açlıktan öldürdüklerine Kemal Ahmet olayı taze bir örnekti. Orhan Selim'in de her kapıdan geri çevrilmesini, işsiz kalmasını istiyorlardı.

Burjuva Oldu Suçlamasına Karşı

Nâzım Hikmet'e soldan gelen sataşmaların başında ise "burjuva oldu" suçlaması yer alırdı. Cihangir, Nişantaşı gibi semtlerde apartmanlarda yaşıyor, Orhan Selim adıyla patron gazetelerinde suya sabuna dokunmayan yazılar yazıyordu, demek ki burjuva olmuştu. Portreler'de yer alan "Orhan Selim" başlıklı şiirin son dizeleri ardı arkası kesilmeyen bu suçlamalara karşılıktır :

Yalnız unutma bir şeyi :

yorulur da

      ayağın kayarsa eğer

seni herkesten önce ben

                             taşlarım!

Fakat bugün

sende beni sattığını gösteren

bir tek satır bulanın

                    alnını karışlarım!

"Sol" Geçinen Delikanlılara Karşı

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bereddin Destanı'nda, "sol" geçinen delikanlılardan gelebilecek eleştirilere karşı bir not vardır.

Dokuzuncu bölümde Şehzade Murat'ın ordusuyla Bedreddin yiğitleri arasında "mübalağa cenk olunur".

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

hep beraber sulardan çekmek ağı,

demiri oya gibi işleyip hep beraber,

hep beraber sürebilmek toprağı,

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,

yHarin yanağından gayrı her şeyde

                                  her yerde

                                             hep beraber!

                                  diyebilmek

                                    için

on binler verdi sekiz binini...

Yenildiler.

Bedreddin yiğitleri "boşanan yağmur içinde gün inerken akşama" Şehzade Murat ordusuna yenik düşmüşlerdir. Bu yenilgi karşısındaki üzüntüsünü şair şöyle açıklar :

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların

                       zaruri neticesi bu!

                                             deme, bilirim!

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.

Ama bu yürek

        o, bu dilden anlamaz pek.

O, "Hey gidi kambur felek,

hey gidi kahbe devran hey,"

                                 der.

Ve teker teker,

bir an içinde,

omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,

                       yüzleri kan içinde

geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak

geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlupları..*

 

Nâzım Hikmet bu sözlerine şöyle bir not düşmek gereğini duymuştu :

(*) Şimdi ben bu satırları yazarken, "Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın..." gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.

Ve şimdi eğer böyle bir istidrad [açıklama] yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.

Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi?

Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihi, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri "bir ıstırap şarkısı" gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?

Marksist, bir "makina-adam", bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre bir insandır.

Bu nottaki kaygılanıştan anlaşılacağı gibi, Nâzım Hikmet'e soldan gelen saldırılar onu bayağı üzüyordu. Partili komünistler de, kimi alttan alta, kimi açıktan açığa, onunla uğraşıyorlardı.

Komintern'e bağlı yasadışı Türkiye Komünist Partisi'nden "anti-Stalinist" nitelemesiyle "ihraç" edilmişti. Çeşitli nedenlerle kendisi gibi örgütsüz kalmış arkadaşlarıyla kurmayı denedikleri ikinci bir yasadışı partiye de Komintern kucak açmamıştı. Zaten çok geçmeden bu parti kovuşturmalar, tutuklamalar, mahkûmiyetlerle kendiliğinden dağılmıştı. Hikmet Kıvılcımlı ile yandaşları ise Nâzım Hikmet'e düşman gibiydiler.

Kısacası, o artık örgütsüz bir komünistti.

Bir yazar, bir şair olarak, Babiâli'de, çevresindeki Naci Sadullah, Suat Derviş, Mahmut Yesari, Nizamettin Nazif, Sabiha Sertel gibi ileri düşünceli gazetecilerle arkadaşlık ederek, faşizme, nazizme, kendilerini "milliyetçi" diye tanımlayan ırkçılara, turancılara karşı, hiçbir örgütten destek almadan, savaşım veriyordu.

Bu durumdan pek hoşlanmayan partili yoldaşlar, sürekli onun bir açık vermesini bekliyor, her davranışını olumsuz yorumlamak için kendilerini bayağı zorluyorlardı.

Örnekse Piraye'nin teyzesinin kocası Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun "Yeni Adam" dergisinde, 1936 yılı temmuzunda, "Kısa tetkik ve tenkitler" başlıklı ona buna takılma sütunlarında şöyle bir alaycı haber yer almıştı :

"Bir gün Dr. Fuat Sabit, Kerim Sadi'ye : Nâzım Hikmet Beyoğlu'nda bir apartman yaptırmış kapıları elektrikle açılıyor, dedi. Kerim Sadi bir an düşündükten sonra şu cevabı verdi : Nâzım'ın apartmanındaki kapılar bir şey mi, sen gel de benim Kuzguncuk'ta sekiz liraya tuttuğum yalıyı gör, kapılar rüzgârdan kendiliğinden açılıyor."

"Yeni Adam" anti-faşist bir dergi oluşuyla o günlerde ilericilerin en etkili dergisiydi. Çevresinde solun güçlü yazarları, ressamları, bu arada doğal olarak derginin işlerini yüklenen partili gençler vardı. Kim bilir kim yazmıştı bu aşağılayıcı takılmayı.

Nâzım için solcuların daha önce de yaptıkları, "O artık burjuva oldu!" dedikodusu, Cihangir'de kaloriferli bir apartman dairesine taşınmasıyla büsbütün alevlenmiş, "Yeni Adam"a da işte böyle yansımıştı.

Nâzım Hikmet soldan kendisine sataşanları, bu notunda, "sol geçinen delikanlılar" ya da "sol züppeliği" gibi nitelemelerle anıyor. Ayrıca, açıklamasının onlar için olmadığını da özellikle belirtiyor. Demek ki onlarla tartışmak, onlara bir şey anlatmak olanaksız. Böylesine umutsuz karşısındaki Marx'çılardan.



^
Yukarı

Milliyetçi Suçlamasına Karşı

Şeyh Bedreddin Destanı'ndan kısa bir süre sonra yayımlanan Millî Gurur adlı ek kitapçığın yazılmasını Yeni Kitapçı yapıtın kovuşturmaya uğrayıp toplatılmasına engel olabilir düşüncesiyle istemişti. Ama Nâzım bu "zeyl" ile daha çok kendisine "milliyetçi" diye saldıran solculara yanıt vermeyi amaçladı.

Beş sayfalık yazının bir yerinde Ahmed'le konuşurlarken araya Lenin'in ezberlenmiş bir yazısı giriyordu.

"Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ben :

"- Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.

"Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, 'millî gurur' terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demişti ki :

"- Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin'i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilel rehberi, 1914 senesinde 'Sosyal Demokrat'ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? (...)

"'... Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. (...)

"'... Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Çünkü Rus milleti de inkılapçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti de beşeriyete yalnız büyük katliamların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomesçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerin numunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.' (...)

"Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle :

"- Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yı, Torlak Kemal'i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, milli bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir."

Nâzım Hikmet, bu sözlerle, Şeyh Bedreddin Destanı gibi bir yapıtla memleketinin tarihsel değerlerini yüceltmesini, "milliyetçilik" diye olumsuzlamaya yeltenen kimi solcuların anlayışsızlığına karşı, Lenin'i yanına almış oluyordu.

Millî Gurur'un sonunda şu üç dize vardı :

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!

Dünü bugüne

bugünü yarına bağlayın!

^
Yukarı

Memet Fuat (d. 1926, İstanbul - 19/12/2002, İstanbul) 1946'da Haydarpaşa Lisesi'ni, 1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi.

Öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik, inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı. 1960'ta De Yayınevi'ni kurdu. 1964-1975 yılları arasında "Yeni Dergi"yi yönetti. 1963'ten 1972'ye kadar, on yıl, bir önceki yılda çıkmış yazı, öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar derledi.

Küçük yaşlarından beri süregelen spor tutkusunu, yaşadığı çevredeki çocukları sporculuğa yönlendirme yolunda değerlendirdi. Bir semt kulübü olan Altınyurt'ta futbol, masatenisi, voleybol kollarıyla ilgilendi. 1972-1980 arasında voleybol erkek milli takımlarına antrenörlük etti. Ünlü oyuncular yetiştirdi. 1979-1982 arasında ise Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak voleybol dersleri verdi.

1980'den 1983'e kadar "Yazko Edebiyat" dergisini yönetti.

1981'de Adam Yayınevi'nin yerli yayınlar yönetmenliğini üstlendi, 1987'de emekli oldu. Ama 1985'te yayımlanmaya başlayan "Adam Sanat" dergisinin genel yayın yönetmenliği görevini 1999'a kadar sürdürdü.

Yazılarında ağırlıklı olarak düşünce özgürlüğü, hoşgörü üzerinde duran, çağdaş Türk şiiriyle yakından ilgilenen Memet Fuat, 1959'da dergilerde çıkan denemeleriyle Ataç Eleştiri Armağanı'nı, 1961'de Düşünceye Saygı adlı kitabının birinci basımıyla Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü'nü kazandı. Çağdaşımız Makyavel adlı kitabıyla 1992 SedatSimavi Ödülü'nü Gülten Akın'la paylaştı.

1995'te kendisine Kültür Bakanlığı "Kültür ve Sanat Büyük Ödülü", 1996'da Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyası verildi.

Yayımlanmış olan kitapları :

Anlatı : Aşk ve Sümüklüböcek (1946, öyküler, Tuna Baltacıoğlu ile)
Yaşadığımız (1951, yeni yazımı 1998, roman)
Bir Ayrılışın Öyküsü (1998, öyküler)

Anı : Gölgede Kalan Yıllar (1997)
Tribünden Palavra Anılar (1999)

Deneme : Düşünceye Saygı (1960, genişletilmiş 2. basım 1994)
Çağını Görebilmek (1982)
Unutulmuş Yazılar (1986)
Çağdaşımız Makyavel (1992)
Eleştiri Sorumluluğu (1994)
İki Yönlü Yozlaşma (1995)
Konuşan Toplum (1996)
Dağlarda Yüreğim (1996)
Özgünlük Avı (1996)
Sömürüsüz Bir Dünya (1998)
Çoğunluğun Gücü (1998)
Duyumsanmayan Karanlık (1998)
Biçemden Biçeme (1999)
Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (1999)
Aykırılıklar (2000)
Din ile Felsefe (2000)
Demokrasi Kültürü (2000)
İkinci Yeni tartışması (2000)

Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi :
Yunus Emre (1976)
Şinasi (1977)
Pir Sultan (1977)
Karacaoğlan (1977)
Ahmet Haşim (1977)
Tevfik Fikret (1979)
Namık Kemal (1999)

Antoloji :
Türk Edebiyatı (yıllıklar, 1963'ten 1972'ye on cilt)
İlkokul Çocukları İçin Şiirler (1968)
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1985, genişletilmiş basımı 1999)
Dünya Yazınından Çeviri Şiirler (1992)
Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Oyunlar I-II (1993)
Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Öyküler (1993)
Türk Yazınından Seçilmiş Çocuklar İçin Şiirler (1993)
Türk Yazınından Seçilmiş Denemeler (1993)
Türk Yazınından Seçilmiş Eleştiri Yazıları (1993)

Seçme Şiirleri :
Nâzım Hikmet (1997)
Orhan Veli (1997)
Oktay Rifat (1997)
Cahit Külebi (1997)
Edip Cansever (1997)
Sabri Altınel (1997)
Cahit Irgat (1998)

Tiyatro :
Tiyatro Tarihi (1961)
Her Yer Tiyatrodur (1997)

Spor :
Voleybol (1983, Mehmet Bengü adıyla)

Çeviriler :

Şiir :
Çimen Yaprakları (Walt Whitman)
Roman :
Alın Yazısı (Erskine Caldwell)
Öykü :
Morgue Sokağı Cinayeti (Edgar Allan Poe)
Ateş Yakmak (Jack London)
Kasımpatları (John Steinbeck)
Denizin Değiştirdiği (Ernest Hemingway)
Yoksul İnsanlar (William Saroyan)
Kuyudaki Zenci (Erskine Caldwell)
Ölü Albayın Kızları (Katherine Mansfield)
Gece Ağacı (Truman Capote)
Oyun :
Doğum Günü Partisi (Harold Pinter)
Kısa Oyun :
Çağrılmadan Gelen (Maurice Maeterlinck)
Kulaktan Kulağa (Lady Augusta Gregory)
Trenton ile Camden'e Mutlu Yolculuk (Thornton Wilder)
İstiridye ile İnci (William Saroyan)
Zavallı Aubrey (George Kelly)
Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü (Lorca)


Kaynak: Yazar, Mehmet Fuat