|
Alevi
Beldeleri
Ve
Online
Ezan
Bir
gece sıçradık uykudan; imsak ezanı ile… Yani online ezan, biz
uyurken gelmişti beldemize… Online Ezandan önce, 235.000,00.ytl’ye
ihaleyi almış taşeronlar geldi; tarihi camimizi “sözde”
restorasyon yapmaya…
Sözde
restorasyondan önce Diyanetin memur imamı ve imam evi geldi…
Bunlar
gelmeden önce kimse bize sormadı; böyle böyle bir ihtiyacınız,
talebiniz var mı diye?.. Sorsalardı da bir şey değişmezdi;
çünkü gelenleri bizim talep edip etmemiz pekte önemli değildi…
Çünkü,
hitap edilenlerin talepleri değil; hitap edenlerin arzuları,
düşünceleri, inançları ve projeleriydi önemli olan…
Demokratik bir hukuk devletinde yurttaş yaşamın merkezindedir
ve onun duyguları, düşünceleri inançları… kısacası her türlü
temel hak ve hürriyetleri, dikkate alınır!
Demokrasilerde, devlet yurttaşının inancını tanımlayamaz…
Yurttaşların kendi tanımlarına saygı duyar. Tanımına güvence
sağlar... Laikliğin bilinen çok yaygın tanımı: Devlet ile din
işlerinin bir birlerinden ayrılmasıdır… Bu tanım yanlıştır.
Çünkü eksiktir. “Laiklik, yalnızca din ile devlet işlerinin bir
birlerinden ayrılması değil; aynı zamanda bir dinin, bir
mezhebin, bir başka din ve mezhebe ve inançsızın inançlıya,
inançlının inançsıza baskı yapmasını engelleyen, inançlıya ve
inançsıza güvence sağlayan sistemdir.”
Demokratik hukuk devleti aynı zamanda laik bir devlettir. Fakat,
laik devlet demokratik hukuk devleti olmayabilir. Yani demokrasi
laikliği kapsar; fakat, laiklik demokrasiyi ille de kapsamaz...
***
Buralara nasıl ve neden geldik?
Cumhuriyetimiz, endüstriyel bir kalkınmanın sonucu
burjuvazinin önderliğinde İmparatorluğa ve emperyalizme karşı verilmiş bir
ulusal kurtuluş savaşı sonucu değil; Kurtuluş Savaşımızın önderi
Mustafa Kemal Atatürk’ün, zafer kazanmış bir komutan olarak
yaptığı bireysel tercihi sonucu kurulmuş bir cumhuriyettir…
Bu
Cumhuriyet, olmayan burjuvaziyi, endüstriyi ve henüz
uluslaşamamış bir ümmetten millet ve aynı zamanda bu topraklarda
“tek millet ve tek din” yaratmak gibi bir misyonu devlet eliyle
gerçekleştirilmeye çalışmıştır...
Her
ne kadar, bu devletin anayasasında değiştirilemez,
değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerinden biri “laik”lik
olsa da; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, AB, standartlarında “laik
bir devlet” değildir…
Laik
bir devlette… tekbir dinin, tek bir mezhebin öğretimini ve
finansmanını merkezi idare bütçesinden karşılayan, Diyanet
İşleri Başkanlığı gibi bir anayasal kurum olamaz. Böyle bir
kurumun olduğu devlet ise, “laik bir devlet” olamaz.
Laik
bir devlette, ne böyle bir kurum olur; nede merkezi idare
bütçesinden aldığı payla, yüz binin üzerinde bir kadroyu
istihdam eden ve nede devletin okullarında “zorunlu din
dersleri” olur… Hele de bu eğitim yalnızca belli bir din ve
mezhebin öğretildiği zorunlu bir eğitim ise…
***
“Osmanlı Devleti'nde din işleri Meşihat Makamlığı'nca
Şeyhülislam eliyle yürütülürdü. 1920 yılında Ankara'da kurulan
Meclis Hükümetinde Meşihat, "Şer'iye ve Evkaf Vekâleti" adıyla
"Bakanlık" olarak yer almış, 1924 'e kadar da bu statü aynen
devam etmiştir.
Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması
gerçeğinden hareketle 3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf
Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet
bütçesine dahil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği,
bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”
(Kaynak D.İ.B.
Resmi Sitesi)
Diyanet İşleri Başkanlığı ilk defa 27 Mayıs darbesi sonucu
yapılan 1961 anayasası ile anayasal bir kurum haline
getirilmiştir. 1920’den 1961 tarihine dek farklı isimler ile
varlığını sürdüren bu kurum, 1982 anayasasına da girmiştir.
***
1945’lerde başlayan soğuk savaş sonucunda; batı, Sovyetlere
karşı bir “yeşil kuşak” oluşturma projesi geliştirmiş. Bunun
sonucu da, batının büyük desteğini almıştır, milliyetçi
mukaddesatçı çevre… Yani un var, yağ var geriye helva yapmak
kalıyor…
Bu
tarihsel ve konjoktürel temele dayanarak helvacılar derhal
göreve başlıyor ve bayrağı daha da yükseklere çekiyorlar…
“Necmettin
Erbakan "Ben mi açtım imam hatip liselerini" diyor. Doğru o
açmadı. Kim açtı, Demirel açtı. Yani laik olduğunu iddia
eden politikacı açtı. Cevdet Sunay (eski Genel Kurmay
Başkanı ve dönemin Cumhurbaşkanı-a.s.) 1968'de beyanat
veriyor Diyor ki; "Biz ülkeyi bu solcu gençlere, bu komünistlere
mi emanet edeceğiz. Hayır. Biz ülkeyi milliyetçi mukaddesatçı,
İmam Hatip mezunu gençlere emanet edeceğiz" diyor.(Küreselleşme
Bağlamında Türkiye /E.Kongar / 2001)
Bu
adımlarlarla güvenlik milliyetçilere, dinde mukaddesatçılara
emanet ediliyor devlet aracılığı ile... Son günlerin popüler
haberleri, ülke gündemi: “E” Muhtıralarla, “Y” Muhtıralarla
meşgul olması. Ordunun da, yargının da temel gerekçesi iktidarın,
“laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olması…” Dikkat edin bu
cümleye:”Gerek askeri, gerek sivil; gerekse sağ, gerekse sol
hükümetler döneminde dokunulamayan tabulardan biri İncirlik Üssü, biride Diyanet İşleri Başkanlığı…”
Bu
kurumları mukayesemizdeki tek sebep yalnızca, hükümetler üstü
devletin bir politikası olduğuna ve bu muhtıraların ve aynı
zamanda din istismarcılarının asıl gerekçesinin “laik
devleti” koruma yada yıkmanın dışında bir anlamı da olduğuna dikkat çekmek
içindir… Tartışma konusu dahi yapmadığımız bir noktadır,
Diyanetin hitap ettiği kitlenin inancının saygınlığı…
İkinci Dünya Savaşı sonunda 1945’te başlayan soğuk savaş,
1990’larada, Sovyetlerin çözülmesi ile son bulmuştur. Milli
Güvenli Konseyi ancak bundan yedi sonra bunu kabul etmiş ve
”artık komünizmin bir açık ve yakın tehdit olmadığını”
bildirisine koymuştur... Fakat, dış destekte azalmasına rağmen,
hala “yeşil kuşak” harekatının kaynağı olarak muhafaza edilen
Diyanet’e verilen destek, 18 yıldır değişen konjoktüre ve tam
aksine demokrasiye verilen dış desteğe rağmen devam diyor…
Bunun bir boyutu, dünyadaki değişime ayak uyduramayan
muhafazakar “asker sivil, elit” kesimin, hala “tek millet, tek
din” politikasındaki ısrarıdır… Daha dünün Genel Kurmay Başkanı
Doğan Güreş paşa bile, “Kürtleri yok saymakla doğru bir politika
izlemedik,” diyor; fakat devlet üzerinde etkili bir güç olan
bahsedilen o çevre hala: “Bu ülkenin %99 Müslüman’dır ve
Türk’tür,” tezinden vaz geçemiyor… Göremiyorlar ve gördüklerini
de kabul edemiyorlar; Türk, Türk demekle Kürtleri Türk
edemediklerini ve edemeyeceklerini; Müslüman Müslüman demekle
de Alevileri… Müslüman edemediklerini ve edemeyeceklerini…
Bunlar kadar önemli olanda bu çevrenin, yurttaşının kendi
kimliğini ve aidiyet duygusunu, inancını kendisinin
tanımlamasına ve yurttaşının bu tanımına saygı duymakla ve
yurttaşının tanımına güvenceler sağlamakla uygar devletlerin
bölünmediğini, din devletine dönüşmediğini görememesi ve
gördüklerine de inanamamasıdır…
Bir
inancın bir başka inancı, inançsızın inançlıyı, inançlının
inançsızı tanımlamaya, kendi kalıbına dökmeye çalışması, buna da
devletin taraf olması, inanç özgürlüğünün ve herkesin kanunlar
karşısında eşit olduğunu varsayan temel bir insan hakkının
olduğu kadar, aynı zamanda laiklik ilkesinin de ihlalidir...
Din inanç ve vicdan özgürlüğü; bir dinin bir başka dine yada
inançsıza olduğu gibi devlet idaresine de müdahale etmemesi ile
sınırlıdır. Çünkü, bu özgürlüğün bir hak olarak kabul edilmediği
ve farklılıkların kendi tanımlarına saygı duyulmadığı
sistemlerde kin, nefret, düşmanlık duygularının oluşması ile
anarşinin, çatışmanın ününe geçebilmek pekte mümkün
gözükmemektedir…
Bu
gün beni tanımlamayı sen meşru görürsen, yarında benim seni
tanımlamayı ve kalıba dökmeyi meşru görebilmemin ve başka bir
günde o'nun, beni ve seni kalıba dökebimesinin meşru zeminini
hazırlamış olursun. Böylesi bir ortamda uzun vadede her tarafta
kayıp eder…”
Görüntü
odur ki, "bu kavganın asıl taraflarının gerçekten laikler ile
dindarlar olmadığıdır." Değişimin ve gelişimin önündeki
bu engellemenin bir kısmı dünyayı iyi okuyamamak olsa da; bir
kısmı da varlığını ve gücünü bu yapının muhafaza edilmesinden,
sürdürülmesinden alan oldukça güçlü olan bir çevrenin menfi
direnişi yada bu çevrelerin kendi kişisel ve gurupsal
istikballerinin, ülkemizin çağdaş normlarla yönetilen,
“Demokratik, Laik ve Sosyal bir Hukuk Devleti” olmasının önüne
geçmesidir...[1]
Hatırlanacağı üzere, Alevilerin bir kısmı kendini İslam’ın
içinde, bir kısmı ise dışında görür. Kendini İslam’ın içerisinde
gören Alevilerin dahi cemaati camide değil, cem evlerinde
bulunur ve onların namazdan anladığı ve pratiği ise “halka
namazı”dır.
Alevi beldelerine, orada yaşan Alevilere sormadan Cami
yaptırmak, memur imam göndermek ve online ezan okutmak, “temel
bir insan hakkı olan, inanç özgürlüğü bağlamında, bu devletin
bir kısım yurttaşlarının kendi inancını tanımlama hakkının ihlal
edilmesi değildir yalnızca, hatta aynı zamanda onları asimile etme çalışmasıdır da…
Bir durumun yasal ve anayasal bir açıklaması olsa da; çağdaş
dünyanın değerlerine ters, karşı bir süreçtir bu yapılanma.
Girmeyi taahhüt ettiğimiz AB’nin: Kopenhag Siyasi Kriterleri,
A.İ.H.M. Kararları, Temel Haklar Şartı, A.B. İnsan Hakları
Sözleşmesi… Gibi normlarına tezat oluşturmaktadır…
Dünyalı, uygar dünyanın bir parçası olabilmenin biricik yolu,
uygar dünyanın değerlerini içselleştirebilmekten ve “laik
Cumhuriyetimize, evrensel ölçekte hukuk ve demokrasi eklemekten”
geçer.
Daha çok özgürlük ve daha çok zenginlik ancak; referansını
çağdaş dünyadan alan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devletinin kurum ve kurallarının, bu ülke insanın da toplumsal
hayatının normları haline dönüştürülmesi ile mümkündür. Şeriat,
darbe ve muhtıraların önüne geçebilmenin biricik yolu, bu gün
için bu görülmektedir.
a.s.
27
Mayıs 2008
[1] “…Yasa
tasarısının en önemli ve kanımca ortalığı ayağa
kaldırması gereken yeri TMSF’nin Hazine’ye olan yaklaşık
90 milyar YTL dolayındaki borcunun terkin(yani, üzeri
çizilecek.-a.s.) edilmiş olması.
Meseleyi biraz
daha açalım.
1990’larda ve özellikle ikinci yarısında tavan yapan bir
sistemle özel ve kamu bankalarının içleri boşaltılıyor,
bu boşaltma işlemi özel bankalarda sahipleri tarafından,
kamu bankalarında ise, kısmen görev zararı ismi altında
siyasetçi-bürokrat-işadamı (!!!) marifetiyle
gerçekleşiyor ve bu iğrenç sistem, bütçe açıklarıyla
beraber ülkeyi hızla 2001 krizine taşıyor.
2001 krizi sonrası meseleye neşter atılıyor ama
operasyonun kaçınılmaz sonucu içleri boşaltılmış
bankalara Hazine kağıtları (DİBS) konuyor, bankaların
yapıları düzeltilmeye çalışılıyor, özel batık bankalar
TMSF’ye devrediliyor ve bu kağıtlar TMSF’nin Hazine’ye
borcu haline geliyor.
TMSF gerçekten zorlu bir süreçle bu paraların bir
bölümünü kurtarmaya çalışıyor ama bu çabanın çok
yetersiz kalacağını herkes çok iyi biliyor ve sonuç
olarak milyarlarca dolar borç (faizleriyle beraber
anlaşılan 90 milyar YTL’yi bulmuş) TMSF’nin ve nihai
olarak da vergi mükelleflerinin sırtında kalıyor.
….Özellikle özel bankaların içlerinin vergi
mükellefi yani yurttaş aleyhine boşaltıldığı dönem tam
da 28 Şubat dönemiyle üst üste oturuyor; bu dönem de
dönemin yargı mensuplarının otobüslerle Genelkurmay’a
taşındığı ve rejimin içinde bulunduğu tehlikeler üzerine
brifinglerin verildiği dönem.
Ve o dönem boyunca kimse rejimi bekleyen
en büyük tehlikenin soyulan 90 milyar YTL(65 Miyar Dolar
civarı.-a.s.) olduğunu dile getirmiyor; bugünün
Yargıtay Başkanlar Kurulu üyeleri de muhtemelen
1997-1998 yıllarında üst düzey yargısal görevlerdeler ve
yine muhtemelen brifing alma sürecinin birer parçaları
durumundalar” (Eser KARAKAŞ / 23 Mayıs 2008- Star Gazetesi)
Bunlar kadar önemli bir nokta ise, Ege Bank skandalının devlete
maliyetinin altı milyar ytl civarı olmasına rağmen,
bankanın sahibi olan Murat DEMİREL’in para ve hapis
cezası ile ilgili dosya Yargıtay’da kayıp oluyor.
Karşı tarafın avukatları zaman aşım süreci dolacak diye
Yargıtay’a tekrar müracaat ediyor… Buna rağmen, zaman
aşım tarihi dolduktan sonra dosya bulunuyor.
Gerekçe, sonuçlanmış dava dosyaları arasına yanlışlıkla
karışarak, çuvala basılıp arşive konulmuş olduğu
şeklindedir. Sonuç olarak, zaman aşımı dolaysı ile hapis
ve para cezası kağıt üzerinde kalmıştır…
|