| “(...) hiç: Fiko”
|
|
|
|
(Bu hikayedeki isim(belki mekanda) hayali; fakat dram gerçektir. Asıl önemli olan, ismin Ayşe yada Mehmet olması değil; kurumlar ve paradigmalar ile bunlardaki değişim, erezyon, daha doğrusu yozlaşmadır )
“Ölürken, çocukluğumu getirin bana”*
Ölürken, yavrularımı getirin bana Kulaklarımın seslerinde, Gülen gözlerinde gönlümün alacağı var.
Ölürken, hayatımı getirin bana .......... hayatımın Ölümden alacağı var.
*ilk mısra Şair Veysel Çolak’ındır. Gerisi benim uyduruğum.
“(...) hiç: Fiko”
Güneeş vaaar... Çivit vaaar .... Soda vaaar... Mintaaak vaaar...; gıymatlı, kemik taraklarım vaar... diye bağıran sesi, kendisinden önce mahalleye girerdi. Bu nakaratın arkasını ise: Gomşular, “göçüyüm ha, göçüyüm...” “ Ardahan’a göçüyüm... Şu borçlarınızı verin!...” diyen sesini duyardık. Bu sesi içerde duyunca pencerelere, dışarda ise sesin geldiği yöne koşardık. Bu sesi, 1900 lerin, üçüncü çeyreğinden, 60 ların sonu, yetmişlerin başın dan anımsıyorum. Bu ses, o tarihlerde çerçicilik yapan, sırtındaki heybesine doldurduğu deterjanların, tokanın, tarağın adını, markasını çığıran Abbas (lakabı,Fiko), amcanın sesiydi. Bu seslerin içinde, Güneş var, Güneeş... demesiyle; gomşular, “göçüyüm ha... göçüyüm...” “Ardahan’a göçüyüm...” demesi dikkatimi çekerdi! Güneş: poşet içerisinde, hem bulaşık, hem de çamaşır temizliğinde kullanılan, o zamanlar yeni bir icat olarak algıladığımız krem deterjanın markası idi. Ardahan’a göçüyüm haa… Ardahan'a.... demesine karşın aylarca,yıllarca hatta, hiçbir zaman Ardahan’a göçmemiş olmasına ve göçmemesine ise bir anlam veremiyordum. Bu, benim için sihirli bir muamma idi!.. İlle de cevabını bulmalıydım... Ama epeyce zaman da bulamadım. Oysa ne göreyim... Bir gün, farkettim ki, bu sorunun cevabı, Fiko amcanın sözünün devamında: “Gomşulaaar... şu borçlarınızı verin ha, verin...”de imiş. Çerçi deyip de geçmeyin, o zamanlar çerçi olmak, yöremizin az çok varlıklı ve saygın insanları arasına girmekti de. En azından sattığı şeylerden evinde vardı-yada biz öyle düşünürdük. Onların bir paketini satın almak için varlıklı ailelerin kadınları bile, kocalarından, kaynanalarından ve kayın babalarından gizli gizli arpa, buğday vs. verirlerdi. O zamanlar öyleydi… Bazı çerçiler gıda maddeleri de satardı.Bir kundak üzüm, bir kol seker sucuğu almak için insanlar, ailelerine ne oyunlar oynardı. Bu süreci yaşamak büyük bir heyecandı, bugünse acı bir tebessümle hatırlanan bir anı! O’ zaman meyvalar mı, çok lezzetli idi; yoksa ulaşılması güç olduğundan bize mi öyle geliyordu bilinmez,ama tadına doyum olmadı! Belki de, bu soruların tek bir cevabı yoktu...
* * *
Zaman geçti, çocuklar yuvadan uçtu; bir Ayvaz, bir Köroğlu kaldı geriye... Bir sure sonrada, eşi de vefat etti. Halen sağ olan (… )erkek, (...) kız çocuğu olmasına rağmen, kaldı virane evde tek başına Fiko Amca. Altmışından sonra, dünya gözlerine sisli, loş görünmeye ve yaşam, aleyhinde bir oyun çevir gibi fıs fıs(kısık sesle) konuşmaya başladı, bedeni zihninde itaat etmiyor, dizindeki takat ayakkabısını bile kaldırmaya yetmiyordu. Bastonuna dayanarak ve ayaklarını sürüyerek yürümeye çalışıyordu. Fiziksel hareketleri, astronotlarınki gibi mekanik ve yavaştı. Onun çamaşırını nasıl yıkadığı ve yemeğini nasıl hazırladığı ise, bir bilinmez(muamma)idi… ( …) yılı Şubat’ın da …..’ye gelmişti. Hal hatır faslından sonra, “Güneeş vaar.. Çiviit vaaar...” dedim. Otuz yıl içinde, belki de bu sözü ilk söyleyen bendim. Acı bir tebessümle, hemen hatırladı geçmişi, “Suvas (Sivas) dan getirirdim onları,” dedi. Parlayan gözleri bulutlandı, derin bir ah’ın ardından kısılıp çatallayan sesiyle: “ Hacca (eşi) ölmeyeydi de, o (ekonomik) sıkıntılarım olaydı.” “Heç bişey, umurumda olmazdı,” dedi ve sıkılan gözlerinden birkaç damla acı süzüldü … Bir tarihte, meraklı yada baktığını gören biri çarşının tasvirini yapacak olsa; aşağıdan yukarı baktığında her iki yandaki kaldırımlar üzerinde sıra sıra akasyalar ve onların altlarına yerleştirilmiş banklar üzerinde ve etrafa serpiştirilmiş insan manzaraları içinde kış yaz demeden ya sol taraftaki fırından aldığı gazeteye sarılı ekmeği ile yukarı, evine doğru giden yada evinden gelen veya (şimdiki) Belediye binasının alt tarafına Akasyalar altına sıralanmış bankların bir köşesindeki ( kendisini gördüğünde burun tutup, burun bükecek insanlardan uzakta olan) bir bank üzerinde, başında bir köylü şapkası, bacağında şalvar ve sırtında ceketi olan, bastonunu banka yaslamış pir bir ihtiyarın silik bir sülietin bulunduğunu kesinlikle manzaraya katacaktır... Kaldırımlar üzerindeki banklar, Akasyalar ve onların etrafı ile gerisindeki yapılar kadar o’da, o manzaranın onsuz olmaz parçalarından olmuştu. Çünkü kaderi evini yuva olmaktan çıkarmıştı… Toplumun tecritle, şeyleştirme etkisine direnebilmek için o, buraları mekan etmişti kendine, ama sonuçta başka bir “şeye” dönüşmekteydi! 1
* * * Geleneklerimize göre yaşayan her ana baba gibi yetiştirmişti o da çocuklarını. Daha doğmadan ölüğün, patiğin, beşiğin temini tatlı bir telaşa dönüşür; bebekken istikbalinin kaygısı çekilirdi. Kıt kanat azıkla kurulan sofranın baş köşesine oturtulur, yemeğin etlisi tatlısı onun önüne konur, mevsimin turfanda meyvesi, sebzesi “yalnızca onun için” edinilir; artanı “çocuk sonra yer,” diye kaldırılırdı… Son üç beş kuruş, “çocuk sevinsin” diye akide şekerine verilir, şehirden aç gelinirdi… Diş çıkardı,bademcikleri şişti, gazı var, düşüp bir yerini yaraladı... “Vah vah yavrum... Sana gelen bana gelsin” denerek uykusuz geçen gecelerde başında mum kesilinirdi. Ömür boyu bitmezdi, bu fedakarlıklar... Büyüdükçe, dertleri de büyürdü. Ayşe teyzenin camını kırdı, Ahmet amcanın bağına girdi; yasak ilişkilere girdi, başını belaya soktu; evlendi ekonomik düzenini kuramadı, eşiyle bozuştu vb. vb... Her şeye rağmen yedisinde de, yetmişinde de “o, yetişkin çocuklarının” yanındaydı, her ana baba gibi... Geleneksel yapıda ilişkiler, doğrudan ve sevgi yüklü idi. Birey, kendi kişisel kanaatine göre değil aşkın, kutsal olan bir değerler ve hedefler bilgisine göre hayatını yönlendirirdi. Büyük küçük, ilişkileri de aynı temele dayanıyordu. Vakti geldiğinde, çocuk büyüyüp erişkin; büyükte yaşlanıp düşkün olduğunda; çocukken ana babanın kendisine yaptığını, çocukta ana babaya yapardı.(İşler, “Ne ekersen onu biçersin” deyimine uygun yürürdü.) Ana babanın sevgisi şartsız, hesapsız ve karşılıksız olduğundan; çocuğun sevgisi de bilmukabeleydi ana babaya karşı. Çocuk kaygılanmazdı; çünkü dağ gibi ana babası vardı. Ana baba da geleceğinden kaygı duymazdı; çünkü babayiğit, aslan gibi torun tosunları vardı. Bu denge çocukla, yaşlanan ana babanın güvencesi ve mutluluğunun teminatıydı. “Çocuğunun atı olan ana babaya, vakti geldiğinde çocukta baston olurdu.” Sistem böyle kurulmuştu. Kusursuz değildi ama, önemli bir seviyede ihtiyacı karşılıyordu. * * * Zamanla daha çok şeye sahip olmayı ve tüketmeyi iyi yaşama hedefi, hatta hayatımızın biricik hedefi olarak aldık … Daha iyi yaşamak gereği için yola çıktık ve her gün biraz daha çok çalışır olduk; ereğin profanlaşıp işbölümünün çağımızdaki sonucu olarak uzmanlaşmanın da önem kazanmasıyla, ayrıntı özerkleşti. Bunun sonucu olarak, parça ile bütün; akıl(reason) ile duygu; iman ile amel; form ile muhteva; bilim ile teknik; insan ile insanlık en önemlisi de insanla Hakk, arasındaki köprüler(sıratlar) birer bir uçtu ve giderek hedeflerle araç (öncelikler) yer değiştirdi. İyi yaşamak için çalışma gereği, zorlanım(tapım)a dönüştü ve çalışmak için yaşamak, üstün bir meziyet haline geldi . Modern insan için meta-anlatılar öldü ve onun yaşama enerjisi kişilik pazarının karlı bir yatırım aracına dönüştü. Ve artık o, hayatının başat ereğine ulaşmak için kişilik pazarının mübadele değeri yüksek bir metası olmalıydı. İşte bu dürtü kendisini, ailesini giderek insanlığı unutturan iş, güç, prestij vb aşkına kaynak oldu. Bu sürecin sonunda, iş hayatı diye bir kavram oluştu. İş, bir hayat şeklinde yaşanmaya başlanınca bireyin, ailesine ve diğer insanlarla insani etkinliklere hatta, kendisine ayırdığı zaman arasında uçurumlar oluştu. Her geçen gün bireyin ailesine ayırdığı zaman, iş hayatına ayırdığı zaman karşısında küçülmeye başladı. Giderek aile (hatta insan) ihmal edilir oldu; çünkü herkesin “işi var”dı! Bu süreçte, ekonomik değere dönüşmeyen her emek ve çaba ise “iş” addedilmiyordu… (Sormalı ? İletişim, ulaşım ve üretimdeki bunca hız niçin? Yeterlilik, verimlilik ve hakimiyet niçin? Değişim, gelişim, bunca rekabet, kar ve ilerleme niçin? Hesaplanabilirlilik, olabilirlilik, olgusallık, sağgörü bütün bunlar niçin? Yada neye karşılık, diye?) Bu yüzden çocuklar daha kundakta iken başka ellere (anaokullarına) emanet edilir oldu. Kopuş, o kopuş... Ana okulu, ilk öğretim okulu, yüksek okul, üniversite, mastır, doktora vb… devamında iş hayatında kariyer derken beşikten mezara kadar olan bir süreç, aile ortamının doğrudan ilişki ve sıcaklığından yoksun bir hayata dönüştü. Öğrenim ve İş hayatında geçerli ilke olan araçsal akıl, parağmatik düşünce ve maddi ilerleme öndeyişi geçerli olduğundan insanların, dolaysıyla aile bireylerinin aralarındaki ilişkide de (araçsal) akıl ve parağmatik düşünce hakim olmaya başladı... Maddi iktidar tutkusu, manevi (kutsal) otoritenin önüne geçti! Duygusallık bir zayıflık belirtisi olarak algılandı ve düşünce ile duygu; duygu akıl; akılla, gönül; gönülle amel arasındaki denge, uyum bozuldu ve bağlar bir bir kopmaya başladı. Ve iman, inanç, ibadet dolaysıyla din rafa kaldırıldı. Bu süreçte modern insan seküler alana kaydı. Bu ise insanı akıl(reason), düşünce, duygu ile ameline esin olabilecek olan aşkın, kutsal bir inanç ve otoritenin etkisinden kopardı ve onu manevi otoritesi olmayan dinsiz, bireysel (seküler ve kılgısal) bir ahlaka bağladı. Bunu müteakip ahlak(etik) kişisel bir tercih düzeyine indirgendi ve modernitenin idügü belirsiz özgürlük anlayışının sonucu olarak birey, bu tercihinden dolayı kendi dışında hiçbir kimseye yada otoriteye karşı sorumluluk duymaz oldu.( Dostoyevsky’nin deyimiyle:Tanrı öldü ise her şey serbesttir-öyleyse hesap verilecek, kendi dışımızda, üstümüzde evrensel bir merkez –ilke-yoktur.) Küreselleşme bir veçhesi de standartlaşma olduğundan dolayı, metaların standartlaşmasını kişiliklerin standartlaşması izledi. Sonuçta fıtrata uygun sistem ereği, sistem için insan üretme ereğine dönüştü. Dolaysıyla bu şartlarda yetişmiş çocuk (yetişkin), hiçbir duygusal rahatsızlık hissetmeden yaşlanan ana basına kataloglardan huzur evi arar yada onu kendi haline bırakır oldu. Çünkü: onun “işi vardı,” hem de “aklın(reason) ve özgürlüğün-modernitenin gereği” buydu...(!?) Bu süreçte ev, yuva; eş, yar; ana baba, ata; çocuk, yavru,evlat; tabiat, nimet ve türdeşi olan insan ise Allah’ın halefi olarak algılanmaktan çıktı. İçi boşaltılan bu kavramlar, gerçek(Ezeli Hikmet)le olan canlı bağını yitirdi ve alfabenin her hangi birkaç karakterinden meydana getirilmiş bir kombinasyona dönüştürüldü. * * * O, her ilerleme ve değişimin, insani bir tekamül(kemâl) anlamına gelmediğini, kimi zamanlarda bir yozlaşmaya dönüştüğünü bilemiyordu. Ahlaki gerilemeye uzuvları da iştirak ediyor, çözülme yaşamın her alanına sirayet ediyordu. Ayaklarının sürünüşünü, gözlerinin gündüzü gece gibi görüşünü, dünyanın aleyhinde sessiz sessiz, fiskos yapar gibi homurdanışını; nüfus kayıtlarına rağmen hayatın, kendisini yanıltmak için sen yalnız, kimsesiz ve düşkünsün demesini anlayamıyordu; bir lokma sıcak yemek, bir sıcak yatak için kendi evlatlarına bile evet efendimcilik edemiyor, bir başına her gün biraz daha viranesinin(doğup, yaşayıp ve öldüğü evinin) baykuşuna dönüşüyordu...
Düşkündü, ama düşmemişti; eğrilip bükülmedi, ilkelerini ve onur(kadim değerler)unu kahramanca savundu. Kimseyi değiştiremedi; fakat kendiside değişmedi ve özgürlüğünün(moderniteye iteatsizliginin) bedelini, sefaletiyle ödedi.
Sonunda biri gelip bir gün, morgun anahtarını istedi... Kim öldü soruma: “hiç... Fiko,” dedi! Hiç, kimdi dersiniz? Geride, aklı erdiği ve gücü yettiğince “kadim değerler”e tutunarak yaşanmış bir hayat bırakarak göçen mi; yoksa asıl hiçleşen, kişiliksizleşen, özüne yabancılaşıp dünyalığı için bukelamunlaşan ve mekanikleşmiş bir dünyaya uyum adına büyük bir makinenin küçük bir dişlisi haline her gün biraz daha gelmekte olan direnme gücünü yitirmiş, umutsuz, inançsız, duygusuz, sevgisiz bir otomata dönüşen, bizler miydik?.. Bir bakıma sürünen ve sürüklenen Fiko amcanın ayağı değil, sahih geleneğimiz;3 kokuşan, bin yıllık büyük küçük(insan)ilişkilerinde yaşadığımız sıcak, candan, duygu yüklü bağlarımız ve her gün biraz daha sislenip puslanıp görünmez hale dönüşen, sesi gittikçe kısılansa, “insanlığımızdı”...3 Fiko amca, ne Çivitinin gücü kararmakta olan gönlümüzü ağartmaya; nede Güneş’inin gücü kafalarımızı aydınlatmaya yetti... Umarız, burada hiç bir işe yaramayan sattığın o (bir değer addedilmeyen ulvî) şeyler kara talihini, göçtüğün o yerde ağartır ve yolunu aydınlatır... Bu tarafta işler nicedir diye darlanma , su akarını bulur.4 Uyuyabilirsen sininde, sen rahat uyu, ruhun şad olsun!..
1 …(Bu dip notu, bazı sebeplerden dolayı çıkardım İlerde ekleyeceğim.a.s.) 2.Geleneği, örf âdet, anâne vb. anlamında değil, onu aşan tradisyonel anlamda:Kaynağını kutsaldan alan; bir medeniyeti medeniyet yapan bütün yapıcı ve ayırıcı unsurlar ve bunların sahih aktarımı anlamında kullandım.
3.”İnsanlık” kavramını geleneksel formda, benini Mutlak benlikte öldürmüş, kadim değerlerden mürekkep Kûllî İnsan yada İnsan-ı Kamil’in bir değer olarak alınması ve yaşanması anlamında kullandım.
4. Tablo karanlık;fakat gökteki yıldızlar, Ay ve Güneşin ve sabahın habercisidir… O’nun Sodom ve Gomora’ya yaptıklarına bakın! O’nun Tufan’ına bakın... Her helak, her Celâl, her kahredişin arkasından bir rahmet, bir hidayet ve takdis gelmiştir. Adem ilk ve en büyük günahı işleyip koca Cenneti bir buğday tanesine sattı; fakat O,“Adem asi oldu”(Taha 20:121) dedi; buna rağmen “Allah adem’i seçti” ( Ali İmran 33:3) “Meleklere Adem’e secde edin”,[Bakara 2,34] o benim halefimdir, onu kendi suretimde yarattım dedi.(Tevrat 1,2-27 Yaratılış) İnsanın bunca asiliğine rağmen “O onları sever, onlarda O’nu sever.”(Maide 5:54) ve “ Doğrusu Allah bütün günahları bağışlayacaktır”(Zümer 39:53) dedi. Sem’ânî: “O, ne arş’a,“Ey Arşım”; ne Kalem’e,“Ey Kalemim;” ne “Levha’ya,“Ey Levham;” ne Cennet’e,“Ey Cennetim”; ne Ateş’e,“Ey Ateşim” dedi. Asilere,“Ey Kullarım” dedi. Bu sana yeter bir övünçtür- “Ey Kullarım” der… Kur’ân: “Yeryüzündeki her şey yok olmaktadır; ama Rabbin yüzü bakidir”(Rahman:55:26-27) ve “O, evvel ve Ahir ve Zahir ve Batın’dır”[Hadid 57:3] der ayeti, suresinde. W.C.Chıttıck’in Kur’âni mühür dediği, büyük Mutasavvıf İbni Arabi,”Allah’ı, Allah’tan başkası sevemez.” “Allah’tan başka hiçbir aşık ve hiçbir sevgili yoktur.” “Seven ve sevilen, arayan ve aranan O’dur,” der. Öyleyse, seven O’da, O’dur; sevilen O, olmayan o(hicap-maya)da O’dur. Fakat, buna rağmen O, o’nu aşar… Göklerin, yerlerin ve dağların alamadığı “kutsal emaneti” alan, sonludaki sonsuz; sonsuzdaki sonlu olan o’(baki kalacak veçhe, yüz- Hakk’ın kendi sureti olması cihetiyle)da, O’dur. (Bir hadiste Allah,”Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi sevdim.”der. Hakk’ın sevdiği ve bâki olan Hakk’ın tek bilen-idrak sahibi, eşrefi mahlukat-ı, insan’da, bu sebeple bâkidir, diye düşünülebilir. Çünkü,tufan olsa da o, O’nun la bâki kalmıştır. O, evveldir; fakat zahirde o’nda tecelli etmiştir; o fanidir, fakat fanideki batın(heyulâ)da O’dur. Şu halde: evvel de, ahir de; zahir de, batın da odur. İstersen O, odur de. İstersen o, O değildir de. Fakat “Hangi yöne dönerseniz hakk’ın yüzü oradadır” Ayetini hep hatırlayın... Ol, diyerek yeni bir alem yaratacak olan biricik halefte o’dur! Sen(Adem)in, Allah indinde mekanet(makam ve mertebe)in budur. Hatta:Vuslat…melekesi verilmiş, iki cennet seçeneği önüne konulmuş, tek seçilmiş olanda sensin. Bu ise senin için bir nimet değilse nedir? Biraz daha umut,inanç ve moral için bir olan Zât-ı Mutlak’ın, nurundan yansıyan farklı renklerdeki ışıklara; Yunus Emre ile Mevlana ve Hallac-ı Mânsur’dan bin(lerce) yıl kadar önce(başka bir yolla “Enel Hakk” diyen) Hindu Aziz, Svetasvatara Upanişad ve Kahta Upanişad’ın şu dizelerine ve nesrine bir göz atalım.
Evvel benim âhir benim canlara can olan benim Azıp yolda kalmışlara hazır medet eren benim. … Kâ’be vü büt îman benim çark uruban dönen benim Bulut olup göğe ağan yağmur olup yağan benim ….. Hamza’yı Kaf’dan aşıran elin ayağın şaşıran Çokları tahttan düşüren hikmet ıssı sultan benim. … Kar yağdıran yer donduran hayvanların rızkın veren Şöyle bilin mahlûkata ol rahîm ü rahman benim. … Yere göğe bünyad uran ırılmadan kayyım duran Denizlere göl çağıran adım Yunus umman benim. … Ne kişidir Azrâil ki kasdede canıma benim Ben anın kendi kasdını kendine zindan eyleyim
Ya Cebrail kim ola kim hükmede benim âhıma Yüz bin Cebrail gibiyi bir demde perrân eyleyim
Der Yunus Emre; Mevlana ise:
An olur, boylarım denizlerin dibini, An olur, bir güneş gibi yeniden yükselirim.
An olur, bir cihan gebe kalır benden; An olur, dünyaya bir cihan getiririm.
Hiçbir yere sığmam ben bu alemde, Mekansız yardan başkasına yar değilim. ….. Anka’nın gölgesi öyle bir okşadı ki beni, Sanki o gölge kesilmiş de Anka benim. ……. Sen o nursun ki Mûsâ ’ya hep diyorsun: “Hüdâ’yım ben, Hüdâ’yım ben, Hüdâ’yım”
“Kimsin “ dedim Şems-Tebrîzî’ye; “Sizim ben,” “sizim ben-sizim”.
Der ve Aziz Svetasvatara Upanişad
“Kulaklarımızla, iyi olanı işitelim Gözlerimizle senin adaletini görelim Bedenimizde senin ilahi huzurunu bulalım … Sevgi ve ahenk, daima bizimle olsun.” “Kişi Mutlak varlığa ancak arınmış bir zihin vasıtasıyla ulaşabilir. Bütün evrende var olan sadece Tanrı dır. Tanrıdan başka hiçbir şey yoktur. Evreni tek ve gerçek görmeyen, çeşit çeşit gören kişi, ilâlebet ölümden ölüme gider.” Kahta Upanişad: “Atman her türlü mantık(reason- a.s.) bilgisinin ötesindedir……..” “Atman ile Brahman’ın, başka bir deyimle, insanın uhrevi tarafı olan gerçek “Ben” ile yüce Tanrı’nın aynı varlık olduğunu bilen bir kimseden öğrenim gören kişi, anlamsız doktrinleri terk ederek Hakikat’e ulaşır.” “Ölümsüzlüğün sırrı; kalbin arınması, derin düşünme ve insanın manevi aleme dönük gerçek Ben’inin(Atman) Tanrı(Brahman) ile aynı varlık olduğunu idrak etme yoluyla bulunabilir. Çünkü, ölümsüzlük Tanrı’ya ulaşmaktır.”(Maya, Atman;Atman ise Brahman’dır.a.s.) “Svetasvarata Upanişad: Bir odunun içindeki ateş, o odun kibritle tutuşturuluncaya kadar anlaşılmaz, der.” Silkin ve kendine gel, sende çak kibritini; içindeki aşk ateşini tutuştur ve “Ben kulumun konuşan dili” olurum diyen hakk’ın diliyle Kün(ol) de… İşte o zaman, aklının alamadığı bir yaratım sürecinin başladığını; “Keruvlar*” ve her yana dönen ateş saçan kılıçlarla tutulan yolu aştığını göreceksin. Çünkü: Halik ile mahluk arasında,”Ol” diyecek tek halef sensin! Yeter ki kendini tanı ve kendine dön… “Tevrat’ın,Yaratılış:3,4’ün 24. suresine geçen Keruvlar kavramı: Ademin yaşam ağacına ulaşıp, Tanrı gibi ölümsüz olmasını engellemek için Rab Tanrı’nın, bu yolu kontrol ve korumakla görevlendirdiği, kanatlı doğa üstü varlıklar ve bunların heykelleri.” Not: Bu yazımda bir çok yazardan yararlandım. Yazımı bilimsel bir makale olarak görmediğimden, falanca yazar, falanca kitabının, falanca sayfasında şöyle demiştir şeklinde dipnot düşecek bir yol izlemedim. Düşüncelerimde orijinallik iddiam olmadığı gibi, tradisyonalist(bana göre: Alevi-Bektaşi) perspektifte ortalama bir tutarlılık sağlamış olmak sevincimin kaynağı olabilir! Yorumlarımda, haddimi aştığım noktalardan dolayı, Tanrı’nın Rahman ve Rahim olan Esmâ’sına ve suret –i Cemâl(İnsan)inin hoşgörüsüne sığınırım. Bunlar benim naçizane görüşlerimdir.Tabii… Doğrusunu Allah bilir! Selam ile… * * * Bir anı: Kendisinden önce mahalleye giren sesini duyan çocuklar koşar ve Fiko amcanın üzerine üşüşürler… Çocuğun biri koşar anasının eteğine yapışır ve çerçinin sattığı meyvelerden almasını ister. Aile fakirdir...* Anne çocuğu avutmak için her yola baş vurur fakat başaramaz. Çocuk iki gözü iki çeşme ağlayarak, kapıyı bacayı taşlar. Bu kargaşayı fark edip sebebini öğrenen Fiko amca çocuğa “ağlama, git bir kap getir”; “hiçbir şey gözyaşlarından daha değerli değildir,” der. Bütün serveti ve sermayesi sırtındaki heybesindekinden ibaret olan Fiko amca, “n’olacak sanki” ** der ve çocuğun kap’ını, doldurur… Ve meyve dolu kapla, eve doğru koşan çocuğun peşinden bakar, tebessümle! Olay, altmışlı yıllarda geçer. Bu aile, sonradan Almanya’ya gider kaderleri değişir. Bir kap meyve için kapı baca taşlayan çocuğun, Almanya’da özel işletmesi var, şimdi. Anlatılanlara bakılırsa, servetini Türk lirasına çevirecek olursa paraları, Fiko amcanın heybesini doldurabilirmiş… Heybe dolusu parası olan insanlar çoğalmakta; fakat “n’olacak sanki…” “ağlama, hiçbir şey, senin gözyaşlarından daha değerli değildir-söyle derdini” diyen, gönlü zengin( çerci cömertliğinde), insanların ise nesli, her geçen gün biraz daha tükenmekte… * * * *Ne kadar fakir bu aile: babayı, bir çanak sakız için tomuz sıcağında günlerce dağ bayır gezdirecek; anaya da, sık sık bıcakdamı(mutfak)na giderdim bir işim varmış gibi; ama asıl maksadım kayırlayarak (külleyerek yada kumlayarak) raflara dizdiğim gaz ve helva tenekelerini, şükür benimde ğablığım dolu diyerek coşkuyla seyretmekti, dedirtecek kadar.(Bu anıyı, olayı yaşayan kişiden bizzat diledim. Bu kadın şükür şimdi porselenleri, camları ve kromları koyacak yer bulamıyorum, fakat onlarda o tenekelerin sihri, yok diyor.) ** N’olacak sanki? Bu cevap: Günümüz insanının aklî(reason), düşünüşüyle ulaşılan bilgiyle uyuşmaz, hatta çelişir. Bu kaynağını, ancak gönlü bir meleke(ıntellect) ile ulaşılan bir bilgi(ezeli hikmet)den alabilir! a.s. 27 Şubat 2004 Malatya, Fethiye
(Bir gün( Ekim ….), sabahleyin işe giderken, çarşıya gireceğim bir noktada ayaklarını sürüyerek ve bastonuna dayanarak Fiko amcanın gelişini gördüm. Şu aşağıda duran araba İstisyona(İlçeye) gidiyor mu dedi? Gülümseyerek yine bir şikayetin mi var diye sordum? Şu kahvecileri şikayet edeceğim! Başefendiye, Kaymakama hatta Savcıya da çıkacağım dedi. Nedenini sormadan kendisi yanıtladı: beni kahveye koymuyorlar, çay vermiyorlar dedi! Bunu duyunca sarsıldım, içim parçalandı!(Bu satırı her okuyuşumda gözüm dolar.) Bu gibi durumlarda insan etrafındakilere bakarak bu bir ayıptır, geleneklerimize dolaysıyla insanlığa yakışmaz bu demek istiyor, onlardan da onay bekleyerek! Benimde içimde de böyle bir istek oluştu; fakat onaylanacağımdan emin değildim, çünkü bu konuşmaya tanık olanlar alaycı bir şekilde sırıtıyorlardı!..) a.s. |