Talibe Mektup (4)

       

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

 Ya nice okumaktır

Yunus Emre

 

“Derman sende, fakat senin haberin bile yok.

Derdinde sende, fakat sen görmüyorsun. Kendini Küçücük bir beden sanıyorsun;

 Hâlbuki koskoca âlem, dürülmüş içinde senin.

Öyle apaçık kitapsın ki gizli şeyler,  onun harfleri ile çıkmada. Dışarıdan bir ihtiyacın yok senin;  gönlüne yazılmış yazılar, her şeyden haber verir.”

            Hz. Ali.(A. Gölpınarlı: İmam Ali Buyruğu, Ankara-Emek Yayınevi, s.240-241-alıntı Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, III-IV.Cilt. İst. İnkılap Yayınevi-İstanbul..178)

 

  Ne elbiseler gördüm, içinde adam yok; ne adamlar gördüm, üstünde elbise yok.

 

   

     Bir gün, işim dolaysıyla, bir hemşerimizin işletmesine gidiyorum. Bu köylümüzün dükkânının yerini tam olarak bilmiyorum. Bu dükkâna da ilk gidişim, bu hemşerimizle de doğrudan ilk tanışışım olacak. Ben bu hemşerimizin kimin neyi olduğunu biliyorum. Onunsa benim kimin neyi olduğumu, hatta Fethiyeli olduğumu bilmediğini sanıyorum. Muhtemelen de bu böyle idi.

    Yanımda, kişiliğini büyük ölçüde tanımadığım bir arkadaşım var. Bu arkadaşım, bu iş yerine çok gelip gitmiş ve sahibi ile orada çalışanlarla, önceden tanışmışlığı var gibi hareket ediyor... Benden bir adım önde iş yerine girdi ve beni işyerinin sahibi ile tanıştırdı. Sebebi ziyaretimizi de benden önce kendisi açıkladı. Bir ara arkadaşım; orada duran 17,18 yaşlarında gösteren, zayıf,  uzun boylu, sıkılgan, soluk benizli ve solgun görüntülü, belki biraz mahcup görünen bir gence:  “Oğlum ne duruyorsun iki çay getirsene,” dedi. Genç,  kızgınlığını belli etmemeye çalışan bir ifade ile “çay bayat, yok” ya da benzeri bir cevap verdi… Arkadaşım, “o zaman soğuk bir şey filan” dedi; su vardı, su içtik. Ne gencin tipine nede cevabına pekte dikkat etmedim. Arkadaşımın o gençle ilişkisinin mahiyetini öğrenmeyi de; o gencin kişiliğini anlamayı da pek gerekli görmedim. Ben orada beş dakika duracaktım…

     İşimiz bittikten sonra bu arkadaşım, hemşerimiz olan patrona dönerek, “işimiz acele” dedi ve  az önceki genci göstererek, “araçlardan biri ile bizi çarşıya atsın,” dedi… İşletme bir araç galerisi idi. Patronda, bir aracı işaret etti ve o gence, “onunla götür” dedi. Bu genç, “benzin yok” dedi. Belki benzer durumda birilerini ekmek istediklerinde kullandıkları bir mazeretti bu. Patron, niyetinin bu olmadığını göstererek bu gence kızdı. Genç kızardı, bozardı.

     Taksiye bindik, arkadaşım bu gence bir yandan laubali bir şekilde hitap ediyor, bir yandan da güzergâhımızı tarif ediyor. Bir kaç dakika sonra bu genç, arkadaşıma “ağabey sen kaç yaşındasın,” dedi?  Oda, “ne yapacaksın oğlum: 27, 28 yaşındayım,” dedi.

      Genç; “ağabey, konuştukların ve yaptıkların daha çok 13, 14 yaşlarında gösteriyor…” dedi. “Çünkü benim seninle önceden bir tanışmışlığım ve şakam yok, buna rağmen ne biçim koşuyorsun ,” dedi. Arkadaşım bu cevaba oldukça kızdı; sesini yükseltip daha rahatsız edici sözler söyledi. Genç dişini sıktı, başını sağa sola salladı; fakat patronunun hemşerileri ile bozuşmasının belki de işine sebep olacağını düşündüğünden sustu…

 

***

       Bir gün, vatandaşın biri geldi (…)

***

       Beyaz adam mektubun var

      “Washington’daki büyük başkan, topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir haber yollamış. Dostluktan söz etmiş büyük başkan.

       Ama biz sizin dostluğumuza ihtiyacınız olmadığını biliriz. Biz onun ne istediğini düşüneceğiz, zira eğer satmaya razı olmazsak, belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim topraklarımız zorla alacaktır.

      Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? Yada satabilirsiniz? Ya toprakların sıcaklığını? Havanın taze kokusuna, suyun parıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?..

      Kutsaldır bu topraklar benim ve milletim için… Yağmur sonrası ışıldayan her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanları koynundaki sis, vızıldayan her böcek. Bu dünyanın her bir parçası Milletim için kutsaldır. Ve bilin ki:

       Kızılderili adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır. Beyazların ölüleri, yıldızların altından geçmek için uzaklara giderken, doğdukları toprakları unuturlar. Fakat bizim ölülerimiz bu büyülü dünyayı hiçbir zaman unutamazlar. Çünkü toprak bizim anamızdır. Biz bu toprakların bir parçasıyız. Onlar da bizden birer parçadırlar. O güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir, geyik, at ve büyük kartal erkek kardeşlerimiz… Yüksek kayalılıklar, yeşil çayırlıklar, ılık sıcak vücutlarıyla taylar ve insanlar, hepsi bizim ailemizdir.

       Washington’daki büyük başkan bizden topraklarımızı istediği zaman bütün bunları da istiyor. O bizden çok şey istiyor. Büyük başkan bize yer vereceğini ve bizim orada rahatça yaşayabileceğimizi haber veriyor. O bizim babamız, bizde onun çocukları olacakmışız!

      Büyük ruh Milletimiz sever, fakat Kızılderili çocuklarını terk etti. Şimdi size makineler yolluyor, sizin için büyük köyler yapacak. Ve beklenmedik yağmurlar sonrası ırmaklar nasıl yataklarından taşarlarsa, sizde çok geçmeden bu toprakları dolduracak her tarafa taşacaksınız. Bizler yetim kaldık… Bilesiniz ki… Derelerin ve ırmakların içinden geçerken pırıldayan sular, yalnızca su değildir. Atalarımızın kanlarıdır onlar. Size bu toprakları sattığımızı zaman, bilesiniz ki onlar kutsaldır. Sizin çocuklarınızda öğrenmelidir onların kutsal olduklarını ve göllerin berrak sularında oynaşan her pırıltının benim milletime ait masalları, hikâyeleri anlatmakta olduklarını… Benim atalarımın sesleridir sularda şakırdayan sesler.

      Bunları hatırınızda tutun ve çocuklarınıza öğretin. Esirgemeyin iyiliğinizi ırmaklardan ve diğer kardeşlerimizden.

      Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam. Onu elde ettikten sonra ilerilere gider. Toprak onun kardeşi değil düşmanıdır. Babalarının mezarını ve çocuklarının doğum hakkını çabucak unutur. Annesi olan toprak ve kardeşi olan gökyüzü satılacak, talan edilecek şeylerdir onun için. Ya koyunlar, parıldayan inciler gibi satın alınacak… O toprağı çocuklarından çalar ve gene ilgilenmez.

      Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardında çölden başka bir şey kalmayacak!

       Beyazların şehirlerinde sessizlik yoktur. Oralarda ilkbahar yapraklarının sesini,  uçuşan böceklerin vızıltısını işitemezsiniz. Gürültü, patırtı kulaklarımızda uğuldar. Kuşların ötüşünü, subaşındaki kurbağaların bağırışlarını işitemezsen bu dünyada ne kalır ki?

       Kızılderili adam vahşidir, sizin şehirlerinizi anlamaz. O bir gölün üstünden geçen rüzgârın mülayim gürültüsünü sever. Öğleyin yağan yağmurun temizliği, taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı rüzgârın kokusundan hoşlanır. Kızıl adam için hava kıymetlidir; çünkü hayvan, ağaç ve insan, hepsi ayı solunumdan pay alır. Beyaz adam teneffüs ettiği havanın farkında değildir. Sanki birkaç gün önce ölen bir insanın kötü kokuları duymayışı gibi…

    Eğer topraklarımızı size satarsak, onu mübarek bir şey  olarak  değerlendirmeli, çayır  çiçeklerin  üzerinden  geçen  rüzgarın, onun  kokusuyla nasıl tatlı  koktuğunu  duymalısınız. Topraklarımızı satma konusunda daha düşüneceğiz. Eğer buna karar  verirsek  bir  şartımız  olacak; beyaz  adam  topraklarımızdaki  hayvanlara kardeşleri gibi  muamele  etmelidir.

   Ben vahşiyim ve başka türlüsünü anlayamam. Demir at(lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız, binlerce buffalo’dan nasıl daha kıymetli olabilir? Hayvanlar insanları bırakırsa, insanların ruhları yalnızlıktan ölmez mi?  Hayvanların başına gelen, oğullarının da başına gelecektir. Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecektir. Toprak bizim anamızdır. İnsanlar toprağa tükürürlerse kendi yüzlerine tükürmüş olurlar. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir lif tir sadece…

      Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı?  Koşan  antilopların çabukluğunu mu?  Biz size bunları satabiliriz?  Ve siz buları nasıl satın alabilirsiniz? Bir kağıt parçasını imzalayıp verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi sanıyor beyaz adam? Havanın taze kokusuna, suyun parıltısına sahip değilsek bunu nasıl satabiliriz size? Son buffalo da öldüğünde onları yeniden geriye satın alabilir misiniz?

      Beyaz adam geçici bir iktidardır ve o kendisini,  bütün dünyanın kendisine ait olduğu Tanrı sanmaktadır. Bir insan annesine sahip olabilir mi? Günlerimizin kalan kısmını nerede geçireceğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş gördüler. Savaşçılarımız utandılar, yenilgiden sonra günlerin miskince geçirdiler. Vücutlarını tatlı yemeklerle ve kuvvetli içkilerle zehirlediler. Bir kaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda, yakında matemimizi tutacak bir kişi bile kalmayacak, ama niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelir geçerler. Biz gidiyoruz ama beyaz adamında bir gün keşfedeceği şeyi şimdiden biliyoruz.

       Bizim Tanrımız da aynı Tanrı’dır. Sizler belki bizim topraklarımıza sahip olduğunuzu düşündüğünüz gibi O’na da sahip olacağınızı  düşünüyorsunuz; fakat buna muktedir olamayacaksınız. O İnsanların Tanrı’sıdır; Kızılderililerinde, beyazlarında… Bu topraklar onu için kıymetlidir. Onları yaralamak, onların yaratıcısını hor görmek demektir.

       Beyazlarda bir gün bu topraklardan, bu dünyadan gidecektir. Belki de  bütün ırklardan daha çabuk… Yataklarınızı zehirlemeye devam edin! Ve bir gece kendi çöplerinizin içinde boğulacaksınız! Bütün buffa’lolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, ormanların en gizli köşeleri binlerce insanın ağır kokusuyla dolduktan, sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra… Bir bakacaksınız ki… Gökteki kartallar yok olmuş… Bu yaşamın sonu ve daha çok hayatta kalabilmenin başlangıcıdır! Biz, her şeyden önce her insanın istediği gibi yaşama hakkını tanır ve sayarız.

       Eğer teklifinizi kabul edersek, bu sadece yeni toprakları güvenlik altına almak için olacaktır. Belki orada kısa günlerimizi kendi alıştığımız şekilde geçirebileceğiz. Son Kızılderili bu dünyadan gittiği ve onun hatırası,  yalnız bir bulutlun sonsuz çayırların üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman babalarınızın ruhu bu kıyılarda ve ormanlarda yaşamaya devam edecektir. Çünkü onlar bu toprakları seviyorlardı. Yeni doğan bir çocuğun annesinin kalbinin atışını sevdiği gibi…

   Size bu toprakları sattığımız zaman, sizde onları bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onlarla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Onları çocuklarınız için koruyunuz. Ve Tanrı’nın hepimizi sevdiği gibi seviniz…[1]

    Talip: Okumak, senin için yalnızca bireysel ve maddesel fırsatlar ve refah; güç, yalnızca top tüfek ve parayla kurulan hakimiyet demekse;  zafer yıkılan, yakılan şehirler,  pınarlar gibi akan göz yaşı, kan  ve parçalanan aileler demekse; iktidar, bir ideale kendini adama ve evrensel olanın değersizleştirilmesi ile ahlaki kişisel bir tercih düzeyine indirgemekse; kayalar   yalnızca taş, ağaçlar tomruk, toprak kapladığı alanın mülkiyet meselesi ile ilgili bir konu demekse; balıklar yalnızca havyar, leopar ve samurlar post, filler diş demekse;  yücelik yalnızca para, silahlı güç ve “her ağza göre verilen  şerbetler” misali gereği olarak(geçici) alkışlar, övgü, plaketler, madalyalar ve sertifikalar… demekse, senin merada koyun otlanman insanlığa, belki de kravatlı takımlı olarak bir makamı işgal etmenden daha evladır!..

     Medeni dünyanın bütün sembollerini kullanır, onun bütün araç, alet ve imkanlarını kullanacak bir pozisyonda iken, “ ben  vahşiyim, baş  türlüsünü anlamam diyen Duwerwish Kızılderili’lerin reisi Seatle gibi(kadar): “Hava kirliliği, sera etkisi, küresel ısınma; her yıl milyonlarca kamyon toprağın sele verilmesi ve artmakta olan kuraklık ile ekilebilir tarım alanların daralmasını; tatlı su kaynakların kirlenmesi, eriyen buz dağları ile yabani hayatın yok edilmekte  ve beslenmenin doğallığını yitirmekte olduğunu; genetik ve  uzay teknolojisi ile dünyada bozulan gelir dağılımını ve  güç, hakimiyet; adalet, ahlak, barış ve evrensel  istikrarı beraber okuyamayacaksan; Afrika’da yanan bir ormanla paçaların tutuşmuyor; Batıdaki bir obezle, doğudaki bir  aç, arasındaki bağı kuramıyor; bu gün Filistin’de, Irak’ta bir mayının uçurduğu bacakla, kendini sakatlanmış hissedemiyor; Fizan’a ilan edilmiş savaşın, aslında sana ilan edilmiş bir savaş olduğunu okuyamıyor- göremiyorsan…, bilki her gün biraz daha, insanlıktan uzaklaşmakta ve ayaklı bir ansiklopedi yada hard diskinde şu kadar mb.yada gb. bilgi kayıtlı olan bir bilgisayara dönüşmektesin”.

       Ansiklopedileri yazanda, yongaları yapanda insandır…  Kisvesi ne olursa olsun ilkellik ve en büyük gericilik, insanın yaptıklarına ve yarattıkları tabi olmakta olması ve düşüncelerinin, duygularının ve hayallerinin kendi içlerinde parçalanmakta ve bunlar asındaki bağların her gün biraz daha  ufalanması ile meta anlatıların tahtından indirilmesidir.   Modern dünyanın, insanlık açısından en riskli tapım nesnesi ve yönü budur!

       Oysaki Talip, “ne var ise âlemde, örneği var âdemde” misali, en büyük kâinat insandır( sensin)…  Sende bir deki bini, bireyde ki toplumu; toplumlumdaki evreni, kısacası; en büyük kitap olan Âdemi,  âdemdeki âlemi bir okuyamayacaksan, senin okuryazarlığın, olsa olsa hariçten gazel okumaktır…    

        Dileriz,  “12 Derslikli Fethiye İlk Öğretim Okulu” yetmişliklerinin, yedilik; diplomalılısının, çarıklı; idarecisinin idare edilmeye muhtaç; kamilinin “ ben  vahşiyim, baş  türlüsünü anlamam diyen Duwerwish Kızılderili reisi Seatle’in gerisinde gibi göstermediği ve yalnızca cebi değil gönlü zengin, kafası dolu, ufku geniş, derin görüşlü insanların yetişmesine vesile olan bir duruş ve yönelişin vesilesi olur!..

[1] Bu mektup, Duwerwish Kızılderili’lerin reisi  Seatle tarafından, 1853-1857 yılları arasında, ABD Cumhurbaşkanı olan Franklin PIERCE  ve aynı zamanda insanlığa yazılmış evrensel bir mesajdır!

    Bu mektup, aklın yolu birdir deyimini doğrulayan nitelikte bir eserin kısaltılmış bir özetidir.  Seatle’in, başka bir kıtada ve muhtemelen diğerlerinden habersiz olmasına rağmen, büyük ölçüde Hz. Ali, Mevlana, Yunus Emre … gibi, insanlığın büyük öğretmenleri ile düşünceleri örtüşmekte. Hatta günümüzde dünya çapında gündem belirleyen sivil toplum örgütlerinin söylemleri arasında bir paralellik arz etmektedir… Örneğin:  “Greenpeace” örgütü.

 

 

29 Temmuz 2006

Malatya / Fethiye

a.s.                                                                                                    Ana sayfa>>